"can you show me where it hurts?"*
(Pink Floyd-comfortably numb)
"bakmalısın, görmelisin acıyan yerler neresi?"
(Yasemin Mori-mutsuz punk)
Profesyonel anlamda müzikle ilgili olsam Pink Floyd'u özellikle dinlemezdim, yaptıkları müzikten, yazdıklarından etkilenmemek mümkün değil ki; David Gilmour (benim için 'High Hopes' demek) başta olmak üzere özenle başka gezegenlerden tek tek seçilmiş olmalılar, grup halinde bile değil bak, tek tek..
Allah korumuş da Pink Floyd olmuş:) Bir yüzyıl sonra da hiçbir şey değişmeyecek, çoğu grup/şarkıcı silinecek (hatta belki fd'ciğim bile), ben de portakalda vitamin falan olucam ama Pink Floyd halen var olacak; halen yeryüzünde "hey, teacher, leave those kids alone!!" diye bağırılacak ama, bunu düşünmek cidden içimi acıtıyor..
Bişeyler değişsin bence. Tyler? Travis? Gelin evladım bi siz şu yana..
not: Komşu blog Kültür Mantarı'ndan gelen soğuk hava dalgasından Solar Günlüg de nasibini aldı:)
*"acıyan yerleri gösterebilir misin?" olarak çevirdim..
29 Aralık 2008 Pazartesi
26 Aralık 2008 Cuma
yeni başlayanlar için türkiye'de öğrenci olmak
Öldüğüm zaman dünyaya gelen biri yolda; 'Beni Türkiye'ye gönderiyorlar, sence dikkat etmem gereken en önemli şey ne?' diye sorarsa, "üniversite ve/veya bölüm tercihini çok dikkatli yap" diyeceğim. Bu basit hata(?) sonrasında işler fena halde sarpa sarabiliyor;-Bir anlık gaza gelip okuduğun bölümü bırakabiliyorsun..
-Bir anlık gaza gelip tekrar öss'ye hazırlanıp başka bir bölüme başlayabiliyorsun..
-Aynı dönemden arkadaşların mesleklerinde birinci yılını doldurmak üzereyken, halen 'Lan bunun cevabı 16/3 olmalıydı ama cevaba 32/6 yazmış??' diyerek yarım dakikalığına yapılmış en büyük salaklıklardan birini yaşayabiliyorsun.. (Evet, ilköğretim 5, 2 ile sadeleştirme)
-Kimse sana 'bi baltaya sap ol artık' demese de, hatta 'on sene uzat okulu ama yeter ki sağlığından olma' diyen dünya tatlısı bir annen, 'boşver kardeşim hayatını yaşa' diyen altın kalpli bir kardeşin bile varken, günün büyük bir bölümünü 'asalak gibi yaşıyorum' psikolojisiyle geçirebiliyorsun, bu sınav dönemleri üzerindeki stres ve baskıyı 'n elemanıdır R artı' ile çarpıyor..
-"-Beni nasıl isterdin? +Tek parça." diyen şarkıya saatlerce takılabiliyorsun..
-Sırf ders bırakmayayım diye karakterin değişiyor; huysuz, çok kahve içen, uykusuz, sinirleri bozuk, asabi, kalp kıran, iğrenç bir insan olup çıkıyorsun..

-'Hemen okuyacağım' diye aldığın kitapları aylarca okuyamamanın ağırlığı altında ezilip kalıyorsun..
Kısacası, gözünü seveyim, çok dikkat et o yuvarlakları karalarken, madem karalayacak kadar gözün kararmış; bari dışına taşırma.. Çünkü stres insanı öldürmüyor ama süründürüyor bu ülkede.
Yeni yıldan en büyük beklentim bu yüzden çabuk geçmesi; bence de merhaba 2009, ama mümkünse ben fazla kalmıycam!
(emeğe saygı; 1, 2)
25 Aralık 2008 Perşembe
ice dance
Sabah, istatistik dersinin başlamasına var daha; arkadaşların çay içme fikrini 'gerek yok' gibi abuk bir cümleyle reddettikten sonra sınıfa gidip dışarıyı izliyor, içimden hayali kahramanıma, Edward'a teşekkür ediyorum kar yağdırdığı için.. Kulaklarımda tabii ki 'ice dance', şarkı bitene kadar dans eden 'Kim' oluyorum, kim olduğuma bakmadan..
Beyaz.. Nasıl güzel bir renktir? Doğaya bu kadar mı yakışır? Kış mevsimini insan bu kadar mı sevebilir? Aslında çok üşürüm ben, öyle böyle değil, kimse üşümezken sarınacak bişeyler ararım etrafta, biriyle tokalaşırken ellerimin soğukluğundan utanırım hatta, ama yine de kutuplara taşınmalıyım bence..
Umuttepe'den bugünün kar manzaraları bunlar. Siz muhtemelen göremeyeceksiniz ama, gençlik trafik levhasına gülücük yapmıştı karla (yukarıdaki fotoğrafta), gülümseyerek yürüdüm uzun bir süre sayelerinde, ne bileyim işte, o sıcak sevgi dolu kalplerin yansıması bu galiba, bunu sen de yapıyorsun bence, ben de iz bırakıyorumdur bir yerlerde.. Söylediğin bir kelime ya da bir mimik veya sürekli giydiğin bir şey, koku
Yine de, en çok ben hatırlıyormuşum gibi, en çok ben düşünüyormuşum gibi, biri daha var ki, O kar yağdırdıkça dünya kurtulacak ve en güzel masal onunki olacak, biliyorum işte ya, hissediyorum..
Cennet kar yağan bir yerdi ya, ben cennetteyim, düşündükçe.
(Sıradaki yazı 'Edward kim ya?' diyenler için gelirdi aslında, ama bence buraya tıklarsan ayrıntılı bilgi edinebilirsin.)
22 Aralık 2008 Pazartesi
teyze değil ablayım ben
Sonunda bu da oldu günlügcüğüm:( Halen yıllar öncesinde takılı kalmışken, otobüsteki o sevimli çocuğun 'teyze'si oldum...
Entel bir yazar olsa bu duyguları şöyle anlatırdı;
İzmitburg'da güneşin batmakta olduğu saatler, yine kafamda binbir düşüncenin ağırlığı altında ezilerek ağır adımlarla belki de huzur bulduğum tek yere, evime doğru yürüyordum. Mahallenin neşeli yüzünün gerçekliğini yaşayan çocukları ise kırmızı plastik bir topla şampiyonlar liginde oynuyormuş ciddiyetiyle tozu dumana katıp futbol oynuyorlardı. Takımın beyni diye tabir edilen Hasan orta yuvarlağın gerilerinden var gücüyle bir şut çekti, top az farkla outt..
Ehem, radyo spikeri modundan çıkabildim, devam ediyorum..
Fakat top, gün batımını da ardına katıp kalenin yanından geçti, ayaklarıma çarptı. O sırada içlerinden en haylaz olanı Ahmet küçük gözlerini bana dikerek;
"Amca, topu atar mısın?"
diye bağırdı. İrkildim. Ne zaman bu kadar büyüdüm? Hayat bana ne zaman bu ciddi rolü verdi? Zaman bu kadar çabuk mu eriyip gidiyordu...
Güneş artık görünmüyordu ve aklımda tek kelime. Ben amca değil, halen oradaki çocuklardan biri, kaleye geçmek istemeyen oyunbozan çocuk olmalıydım, amca değil...
Ama işte, sıradan bir solar olduğum için olayı şöyle anlatabileceğim ancak idare edin;
Efenim, arkadaşın evinden çıkıp otobüse bindim. Hava çok soğuktu (Ne alaka?). Gözlüklü güzel bir bayan çocuğunu "Hadi gel teyzenin yanında oturalım" diyerek yanıma sürükledi. Ben de içimden "Teyze değil ablayım ben" dedim elimde teyze olmadığıma dair bir belge yokken. Sonra eve geldim, balık yedim, şıveps içtim.
'Hanfendi'ye yeni yeni alışmışken bir de 'teyze' çıktı şimdi iyi mi.. Yarın öbür gün "Bugün toniklerin yanındaki anti-aging kremlerine de baktım, uzun süreli kullanım gerektirdikleri için almakta tereddüt ettim ama mor olanı çok güzeldi, dayanamadım aldım, kullandıktan sonra işe yarayıp yaramadığını anlatırım artık.." falan da yazarım ben:(
Hava soğuktu. Güneş çoktan batmıştı. Hava hem puslu hem de soğuktu. Hava çok soğuktu..
Hakkaten de ya, bugün hava acayip soğuktu, Beytepe soğuğu kadar hem de.
Entel bir yazar olsa bu duyguları şöyle anlatırdı;
İzmitburg'da güneşin batmakta olduğu saatler, yine kafamda binbir düşüncenin ağırlığı altında ezilerek ağır adımlarla belki de huzur bulduğum tek yere, evime doğru yürüyordum. Mahallenin neşeli yüzünün gerçekliğini yaşayan çocukları ise kırmızı plastik bir topla şampiyonlar liginde oynuyormuş ciddiyetiyle tozu dumana katıp futbol oynuyorlardı. Takımın beyni diye tabir edilen Hasan orta yuvarlağın gerilerinden var gücüyle bir şut çekti, top az farkla outt..
Ehem, radyo spikeri modundan çıkabildim, devam ediyorum..
Fakat top, gün batımını da ardına katıp kalenin yanından geçti, ayaklarıma çarptı. O sırada içlerinden en haylaz olanı Ahmet küçük gözlerini bana dikerek;
"Amca, topu atar mısın?"
diye bağırdı. İrkildim. Ne zaman bu kadar büyüdüm? Hayat bana ne zaman bu ciddi rolü verdi? Zaman bu kadar çabuk mu eriyip gidiyordu...
Güneş artık görünmüyordu ve aklımda tek kelime. Ben amca değil, halen oradaki çocuklardan biri, kaleye geçmek istemeyen oyunbozan çocuk olmalıydım, amca değil...
Ama işte, sıradan bir solar olduğum için olayı şöyle anlatabileceğim ancak idare edin;
Efenim, arkadaşın evinden çıkıp otobüse bindim. Hava çok soğuktu (Ne alaka?). Gözlüklü güzel bir bayan çocuğunu "Hadi gel teyzenin yanında oturalım" diyerek yanıma sürükledi. Ben de içimden "Teyze değil ablayım ben" dedim elimde teyze olmadığıma dair bir belge yokken. Sonra eve geldim, balık yedim, şıveps içtim.
'Hanfendi'ye yeni yeni alışmışken bir de 'teyze' çıktı şimdi iyi mi.. Yarın öbür gün "Bugün toniklerin yanındaki anti-aging kremlerine de baktım, uzun süreli kullanım gerektirdikleri için almakta tereddüt ettim ama mor olanı çok güzeldi, dayanamadım aldım, kullandıktan sonra işe yarayıp yaramadığını anlatırım artık.." falan da yazarım ben:(
Hava soğuktu. Güneş çoktan batmıştı. Hava hem puslu hem de soğuktu. Hava çok soğuktu..
Hakkaten de ya, bugün hava acayip soğuktu, Beytepe soğuğu kadar hem de.
20 Aralık 2008 Cumartesi
öylesine söyledim
Bunun kadar sinir bozucu bir cümle daha biliyorsam o da "bişey diyecektim sana ama, neyse ya, boşver sonra söylerim" dir, fena halde 'öylesine söyledim'in ekürisidir..Hani öyle çok fazla bir yaşanmışlığım yok ama bu zamana kadar aldığım eğitim beni espri ile ciddi söylemler arasındaki farklılığı ayırt edebilecek kıvama getirdi çok şükür. Yani birisi "ya bu sanki tuzsuz olmuş eheheh" diyince bunun espri olmadığını anlayabiliyorum, bu eleştiriyi ciddiye alıp (evet eleştiriye tahammülüm yok bu konuda, saatlerce emek harcıyosun neticede) "çok biliyorsan sen yap" dediğimde karşımdaki "aman canım sen de hemen ciddiye alıyorsun öylesine söyledim ben ehu ehu" dediğinde tepem atıyor, ağzıma ne gelirse söylüyorum.
Ne olur ya, insanlar bana 'öylesine söyledim', 'bişey diycektim ama.. neyse söylemeyeyim' demesin, ben de öbür tarafa daha çok kalp kırıp gitmek zorunda kalmayayım..
Gidin bakkala söyleyin, otobüs şoförüne söyleyin, çok söyleyesiniz varsa çıkın dağa bağıra bağıra söyleyip rahatlayın ama bana demeyin bunları işte ya, çok mu zor kardeşim!
Öylesine konuşmayın bence, ve bir cümle espriyle ciddiyet arasında bir yerdeyse ben hakkım olarak işime geldiği gibi anlarım ama, bence bir gün öyle bi noktaya gelicem ki artık 'yangın var' deseniz yardıma gelmiycem, gerçekten, ihtimaller dahilinde bu..
(aman be ya, ne ciddiye alıyon ki, öylesine yazdım, ehu ehu)
(emeğe saygı)
15 Aralık 2008 Pazartesi
monochrome
"mochrome floors, monochrome walls
only absence near me
nothing but silence around me
monochrome flat, monochrome life
only absence near me
nothing but silence around me"
Yann Tiersen.. İsmini bu kadar hak eden bi şarkı daha dinlemedim.
14 Aralık 2008 Pazar
şirinler uslu olursak gökkuşağını bile görebiliriz*
Yok öyle değil ki; "Eğer uslu bir çocuk olursanız belki bir gün siz de şirinleri görebilirsiniz." şeklinde olacak.
Bu neyse de hadi, Google'a "fridun düzağaç şarkı sözleri" ve "fridün düzagaç f.d" yazıp aratarak buraya ulaşan ikinci tekil şahıs, doğru dürüst "Feridun Düzağaç" yazabil, n'olur.. Bu yüce şahsiyet "Yalnızlığım sana emanet" gibi kutsal sayılabilecek bir cümle ve daha nicelerini kurmuş, solar demedi deme, çarpılırsın..
"Eti topkek kakaolu tarifi" arayan güzel insana ise bu sevdadan vazgeçmesini salık veririm, ben eti cin denedim, öyle hazır aldığın gibi olmuyor.. Çok uğraşmak istersen şayet ev doritosu yapabilirsin ama, hem de çam ağacı şeklinde, ehik.
"feysbuuk uyelıgı nasıl sılınır" diye sorana cevabım şüphesiz ki "üye olurken aklın neredeydi allasen?" şeklinde olacaktır.. Eheheh, solar feysbuuk'a da karşı:p
Derslere söyleyin de, başlamasınlar:( Okuldan nefret eden öğretmen olarak lanse edileceğim hep ama napim yaa:(
*Başlık da ilginç google aramalarından biri.
Bu neyse de hadi, Google'a "fridun düzağaç şarkı sözleri" ve "fridün düzagaç f.d" yazıp aratarak buraya ulaşan ikinci tekil şahıs, doğru dürüst "Feridun Düzağaç" yazabil, n'olur.. Bu yüce şahsiyet "Yalnızlığım sana emanet" gibi kutsal sayılabilecek bir cümle ve daha nicelerini kurmuş, solar demedi deme, çarpılırsın..
"Eti topkek kakaolu tarifi" arayan güzel insana ise bu sevdadan vazgeçmesini salık veririm, ben eti cin denedim, öyle hazır aldığın gibi olmuyor.. Çok uğraşmak istersen şayet ev doritosu yapabilirsin ama, hem de çam ağacı şeklinde, ehik.
"feysbuuk uyelıgı nasıl sılınır" diye sorana cevabım şüphesiz ki "üye olurken aklın neredeydi allasen?" şeklinde olacaktır.. Eheheh, solar feysbuuk'a da karşı:p
Derslere söyleyin de, başlamasınlar:( Okuldan nefret eden öğretmen olarak lanse edileceğim hep ama napim yaa:(
*Başlık da ilginç google aramalarından biri.
10 Aralık 2008 Çarşamba
manifesto
"Artık beni kimse yalnız bırakamaz."
(Mythe - Özdemir Asaf)
Not: İşbu cümle 'yanımda biri var ki ben artık hiç yalnız kalmam' anlamı taşımamaktadır; bu anlama gelseydi orada zaten " Özdemir Asaf " yazmazdı di mi..
(Mythe - Özdemir Asaf)
Not: İşbu cümle 'yanımda biri var ki ben artık hiç yalnız kalmam' anlamı taşımamaktadır; bu anlama gelseydi orada zaten " Özdemir Asaf " yazmazdı di mi..
7 Aralık 2008 Pazar
sur le fil*
Evet bayram, kutlu olacaktır illa ki. Hatta olmuştur bile, olsun zaten.
"Ahh eski bayramlar.." derken bir insan, ben de hüzünlenirim onun için. Özlediği aslında eski bayramlar falan değildir, eski günleri, çocukluğudur. Mutluluğun ve mutsuzluğun uçlarda yaşandığı o günlerin basitliği, saflığı; 'yerden yüksek'tir.
Ben hiç özlemiyorum çocukluğumu. Halen büyüyemediğim için galiba. Hiç yaşamadığım yaşlılığımı hayal ediyor, onu özlüyorum; bir gün sallanan sandalyede kar yağarken sıkıca sarıldığım kırmızı-siyah ekose battaniyemi düşlüyorum..
Evet, geleneklerimiz zamanla yok oluyor ama bu beni tedirgin etmiyor, sizi de etmesin bence. Zaten yaptığımız en iyi şeylerden biri bu; değişen çevre koşullarına ayak uyduruyoruz. Atalarımız bu konuda bize anlayış gösterecektir muhakkak. Ben olsam anlayış gösterirdim, kızmazdım yahu, benim yaptığımı yapmadınız ne biçim insanlarsınız siz falan diye, benim doğru yaptığım ne malum, di mi..
Yine de, iyi haber geleneklerin devamı için, samimiyetin sorgulanmadığı iletişimlerin sağlığı açısından az yakıtla uzaya gönderilme fikrine halen olumlu bakıyorum (kim bilir kaç kişi daha aynı şekilde düşünüyordur, öyleyse dünya neden bu halde?).
Ben kendimi kurtardıysam, sen kendini kurtardıysan, dünyanın neden halen kurtarılmaya ihtiyacı olsun -ya da neden halen kurtarılmaya ihtiyacı var- ki..
Neyse, bu güzel bayramın tadını daha fazla kaçırmadan "büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden öperim; iyi bayramlar:)" diyerek kaçayım (piyano halen sıcak, fazla uzağa gitmiş olamam).
*Yazdıklarımla alakası yok, yaşadıklarımla var; Yann Tiersen eseri, fransızca; 'ip üzerinde'.
"Ahh eski bayramlar.." derken bir insan, ben de hüzünlenirim onun için. Özlediği aslında eski bayramlar falan değildir, eski günleri, çocukluğudur. Mutluluğun ve mutsuzluğun uçlarda yaşandığı o günlerin basitliği, saflığı; 'yerden yüksek'tir.
Ben hiç özlemiyorum çocukluğumu. Halen büyüyemediğim için galiba. Hiç yaşamadığım yaşlılığımı hayal ediyor, onu özlüyorum; bir gün sallanan sandalyede kar yağarken sıkıca sarıldığım kırmızı-siyah ekose battaniyemi düşlüyorum..
Evet, geleneklerimiz zamanla yok oluyor ama bu beni tedirgin etmiyor, sizi de etmesin bence. Zaten yaptığımız en iyi şeylerden biri bu; değişen çevre koşullarına ayak uyduruyoruz. Atalarımız bu konuda bize anlayış gösterecektir muhakkak. Ben olsam anlayış gösterirdim, kızmazdım yahu, benim yaptığımı yapmadınız ne biçim insanlarsınız siz falan diye, benim doğru yaptığım ne malum, di mi..
Yine de, iyi haber geleneklerin devamı için, samimiyetin sorgulanmadığı iletişimlerin sağlığı açısından az yakıtla uzaya gönderilme fikrine halen olumlu bakıyorum (kim bilir kaç kişi daha aynı şekilde düşünüyordur, öyleyse dünya neden bu halde?).
Ben kendimi kurtardıysam, sen kendini kurtardıysan, dünyanın neden halen kurtarılmaya ihtiyacı olsun -ya da neden halen kurtarılmaya ihtiyacı var- ki..
Neyse, bu güzel bayramın tadını daha fazla kaçırmadan "büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden öperim; iyi bayramlar:)" diyerek kaçayım (piyano halen sıcak, fazla uzağa gitmiş olamam).
*Yazdıklarımla alakası yok, yaşadıklarımla var; Yann Tiersen eseri, fransızca; 'ip üzerinde'.
30 Kasım 2008 Pazar
orda durma
Evet, nihayet sevgili Lal-ı Reyhan'ın 'sobeee:))'sine cevab veriyorum..
Bulunmaktan zevk aldığım yerler şöyle efenim;
Listemin en başına canım İzmit'i
mi bırakıyorum. Aramızda özel bir iletişim var kesinlikle. Bazen ben dinlerim onu, bazen o beni dinler, sırtımı sıvazlar, mavi mavi umutlar, sarı mutluluklar verir, keyifsizse yine beraber yaşarız gri bulutların kasvetini ve bence kar en çok İzmit'e yakışır.. Yerimde başka biri olsa şair olurdu kesin ya, neyse, bu beceriksizliğime rağmen seviyor beni:)
Yandaki fotoğraf bir üst geçit üzerinden, marinaya giderken içimden 'bu anı kaçıramam' diyerek durmuş, yorgun bir iş gününü daha bitiren güzel İzmit'e bakmıştım hayranlıkla.. Yorgun ve güzel şehrim:)
Şehirlerden başlamışken, ilk görüşte sevdiğim diğer iki yere geçm
ek istiyorum; Marmaris ve İzmir.
Marmaris, yüzeysel bir bakışla Türkiye'den çok farklı. Kendi memleketimde kendimi yabancı hissetmiştim ilk gittiğimde. Yollarda Türkten çok Rus var yahu:p Davay davay.. Ehem, ciddiyeti muhafaza edelim pliz. Bir süre şaşkınlıkla etrafa bakındıktan sonra Marmaris'in arka sokaklarını keşfe çıktık babamla, emekli dedelerle, gözlerinin içi pırıl pırıl gülen teyzelerle tanıştık. Ahanda bizim insanımız işte dedim, kanım kaynadı Marmaris'e. Beş yıldır ilk kez bu yaz gitmedik:( Çok fen
a özledim mehtaba bakıp canlı canlı 'deniz ve mehtap'ı dinlemeyi:)
İzmir.. Bence fazla söze gerenk yok. Hani "GATA!" gibi, ismini duyduğun an iyileşmiş olman lazım (burada Cem Yılmaz'ın son gösterisini izlediğinizi varsaydım, aferin iyi varsaydım). Zaten yazmıştım da, bünyesindeki pozitifliği, canlılığı, insanlarının sıcaklığını adım attığınız andan itibaren hissedebileceğiniz en
der şehirlerden..
Tekrar bu taraflara dönelim. Hereke denizin verdiği huzuru anında damarlarınıza nüfuz ettireceğiniz bir yer. Biz genelde mangal yapmak için gideriz:) Hereke deyince aklıma gelen ikinci şey de hamak sefasıdır bu yüzden. Hakkatten ya, 'kurtulur muyum bunalımdan hamakta sallansam'? Bekle beni Hereke:p

Nerede (hangi şehir anlamında bea, biliyoruz, karada gitmez vapurlar), ne zaman, kiminle (bazen yalnız olmak tercih nedeni) olduğum önemli değil, vapurda olayım, elimde martılara atacak kadar simitim olsun, 'ben dünyanın en mutlu insanıyım lan şu an!!' diye aşka gelirim.. Hayat ne tuhaf di mi, vapurlar falan..
Hımm, başkaaa, evimi, evimin mutfağını ve odamı çok seviyorum, eğer ki iyi günümdeysem eve gelir gelmez mutfağa selam eder, kahvemi yapıp odama geçer, arka plana da güzel bir müzik bırakıp kendimi huzurun kollarına atarım..
İçinde sevdiklerim olduktan sonra dünya bile huzur bulabileceğim bir yer olabiliyor demek ki. Onlar da olmasa zaten;
***
Altın Kalp...
Marvin: Artık gıcırdayan kapılardan daha büyük bir sorunumuz var.. Solar geliyor..
Ford: Keşke annemi dinleseydim
Arthur: Nelerden bahsederdi ki?
Ford: Bilmem, hiç dinlemedim..
***
p.s.:merak etme lan ömrüm yetmez gelmeye yolda ölürüm ben, yok ki öyle son model uzay aracımız bizim, hımppff, yazık bizeğğğ..
Başlık 'Mor ve Ötesi'nin 'Gül Kendine' albümünde yer alan 'orda durma' adlı eserden itinayla araklanmıştır. Yazarın yazılı veya sözlü izni olmadan benzer biçimde araklama yapılamaz.
Bulunmaktan zevk aldığım yerler şöyle efenim;
Listemin en başına canım İzmit'i
mi bırakıyorum. Aramızda özel bir iletişim var kesinlikle. Bazen ben dinlerim onu, bazen o beni dinler, sırtımı sıvazlar, mavi mavi umutlar, sarı mutluluklar verir, keyifsizse yine beraber yaşarız gri bulutların kasvetini ve bence kar en çok İzmit'e yakışır.. Yerimde başka biri olsa şair olurdu kesin ya, neyse, bu beceriksizliğime rağmen seviyor beni:)Yandaki fotoğraf bir üst geçit üzerinden, marinaya giderken içimden 'bu anı kaçıramam' diyerek durmuş, yorgun bir iş gününü daha bitiren güzel İzmit'e bakmıştım hayranlıkla.. Yorgun ve güzel şehrim:)
Şehirlerden başlamışken, ilk görüşte sevdiğim diğer iki yere geçm
ek istiyorum; Marmaris ve İzmir.Marmaris, yüzeysel bir bakışla Türkiye'den çok farklı. Kendi memleketimde kendimi yabancı hissetmiştim ilk gittiğimde. Yollarda Türkten çok Rus var yahu:p Davay davay.. Ehem, ciddiyeti muhafaza edelim pliz. Bir süre şaşkınlıkla etrafa bakındıktan sonra Marmaris'in arka sokaklarını keşfe çıktık babamla, emekli dedelerle, gözlerinin içi pırıl pırıl gülen teyzelerle tanıştık. Ahanda bizim insanımız işte dedim, kanım kaynadı Marmaris'e. Beş yıldır ilk kez bu yaz gitmedik:( Çok fen
İzmir.. Bence fazla söze gerenk yok. Hani "GATA!" gibi, ismini duyduğun an iyileşmiş olman lazım (burada Cem Yılmaz'ın son gösterisini izlediğinizi varsaydım, aferin iyi varsaydım). Zaten yazmıştım da, bünyesindeki pozitifliği, canlılığı, insanlarının sıcaklığını adım attığınız andan itibaren hissedebileceğiniz en
der şehirlerden..Tekrar bu taraflara dönelim. Hereke denizin verdiği huzuru anında damarlarınıza nüfuz ettireceğiniz bir yer. Biz genelde mangal yapmak için gideriz:) Hereke deyince aklıma gelen ikinci şey de hamak sefasıdır bu yüzden. Hakkatten ya, 'kurtulur muyum bunalımdan hamakta sallansam'? Bekle beni Hereke:p
Nerede (hangi şehir anlamında bea, biliyoruz, karada gitmez vapurlar), ne zaman, kiminle (bazen yalnız olmak tercih nedeni) olduğum önemli değil, vapurda olayım, elimde martılara atacak kadar simitim olsun, 'ben dünyanın en mutlu insanıyım lan şu an!!' diye aşka gelirim.. Hayat ne tuhaf di mi, vapurlar falan..
Hımm, başkaaa, evimi, evimin mutfağını ve odamı çok seviyorum, eğer ki iyi günümdeysem eve gelir gelmez mutfağa selam eder, kahvemi yapıp odama geçer, arka plana da güzel bir müzik bırakıp kendimi huzurun kollarına atarım..
İçinde sevdiklerim olduktan sonra dünya bile huzur bulabileceğim bir yer olabiliyor demek ki. Onlar da olmasa zaten;
***
Altın Kalp...
Marvin: Artık gıcırdayan kapılardan daha büyük bir sorunumuz var.. Solar geliyor..
Ford: Keşke annemi dinleseydim
Arthur: Nelerden bahsederdi ki?
Ford: Bilmem, hiç dinlemedim..
***
p.s.:merak etme lan ömrüm yetmez gelmeye yolda ölürüm ben, yok ki öyle son model uzay aracımız bizim, hımppff, yazık bizeğğğ..
Başlık 'Mor ve Ötesi'nin 'Gül Kendine' albümünde yer alan 'orda durma' adlı eserden itinayla araklanmıştır. Yazarın yazılı veya sözlü izni olmadan benzer biçimde araklama yapılamaz.
26 Kasım 2008 Çarşamba
çitten atlayan koyunlardan da bahsetmediler
Merhaba, iyi geceler, tatlı.. Neyse..
Bir eşik var, esnediğim an gözlerimi kapatmam gerekiyor, bunu yapmadığım zaman da 'hadi bana eyvallah' diyerek beni 1'ler ve 0'lar dünyasına emanet ediyor ya da sade melodilere bırakıp kaçıyor, uykum.
Az önce laptopın kablosunu çekiştirirken üçlü prizi yere düşürdüm mesela, olaki birilerini uyandırdıysam ona yapabileceğim en büyük kötülüğü yapmış olurum bu saatte onun da uykusunu kaçırarak. Henüz ne oldu diye gelen olmadı. Belki de aslında yaşamıyorumdur, iyi.
Lal-ı Reyhan mimlemiş beni, kendimi iyi hissettiğim ya da mutlu olduğum birkaç yeri yazacağım; ama bir sonraki yazının konusu olsun o, şimdi aklımda bi tek kuğulu park var çünkü, arka planda da eski bi 45lik; bana yalan söylediler.
Evet, uykumun kaçacağını söylemediler. Bana hayatıma en çok etki edecek olan şeyden, 'kader'den bahsetmediler, bilsem gelmezdim, ama kısfmet..
"Kaç koyun uyku eder?" bugünlerde en büyük problemim bu..
Çitten atlayan koyundan kurbanlık olur mu ya da?
Dursun bu yazı da böyle..
Bir eşik var, esnediğim an gözlerimi kapatmam gerekiyor, bunu yapmadığım zaman da 'hadi bana eyvallah' diyerek beni 1'ler ve 0'lar dünyasına emanet ediyor ya da sade melodilere bırakıp kaçıyor, uykum.
Az önce laptopın kablosunu çekiştirirken üçlü prizi yere düşürdüm mesela, olaki birilerini uyandırdıysam ona yapabileceğim en büyük kötülüğü yapmış olurum bu saatte onun da uykusunu kaçırarak. Henüz ne oldu diye gelen olmadı. Belki de aslında yaşamıyorumdur, iyi.
Lal-ı Reyhan mimlemiş beni, kendimi iyi hissettiğim ya da mutlu olduğum birkaç yeri yazacağım; ama bir sonraki yazının konusu olsun o, şimdi aklımda bi tek kuğulu park var çünkü, arka planda da eski bi 45lik; bana yalan söylediler.
Evet, uykumun kaçacağını söylemediler. Bana hayatıma en çok etki edecek olan şeyden, 'kader'den bahsetmediler, bilsem gelmezdim, ama kısfmet..
"Kaç koyun uyku eder?" bugünlerde en büyük problemim bu..
Çitten atlayan koyundan kurbanlık olur mu ya da?
Dursun bu yazı da böyle..
21 Kasım 2008 Cuma
nice yıllara solar günlüg
Bir yıl oldu, ben buradayım halen. Hayatımı şöyle bi gözden geçirirken 'bu güzel bişi..' dedim içimden..
Solar günlüg, benim için bir briç tutkununun briç kulübü gibi, deniz kenarında, rüzgarı bol, manzarası süper, kendimi ifade edebildiğim bir yer ve bir yıldır buraya gelip gittiğim için çok memnunum.
Sen burada olduğun için de tabii, sağol..
Solar günlüg, benim için bir briç tutkununun briç kulübü gibi, deniz kenarında, rüzgarı bol, manzarası süper, kendimi ifade edebildiğim bir yer ve bir yıldır buraya gelip gittiğim için çok memnunum.
Sen burada olduğun için de tabii, sağol..
17 Kasım 2008 Pazartesi
yeni başlayanlar için kendinden nefret etmek
İşin kötü yanı da, ben düşüşe geçince dibe vururum. Çünkü hiçbir şeyin ortası yok benim için; iyi olmanın ya da kötü olmanın. Evet, nereden baksan saçmasapan bir yaşam tarzının içindeyim ki kendime bile itiraf edemiyorum bunu çoğu zaman. 'İyidir böyle' diyorum iyinin ne olduğunu bilmeden. Asya gibi 'Sevgi neydi?' dediğimde 'Emekti' diyemiyorum; 'Sevdiğin için kendinden vazgeçmekti' diyorum. Bundan daha fazlası olmalı diyorum, vazgeçiyorum. Ruhumdan katıyorum sevdiklerime ve bir zaman sonra tıpkı Mahmut gibi onları da zehirliyorum. Evet, damarlarımda dolanan şey her ne ise, içinde sevdiklerimi de zehirleyen bir şey olmalı. Bu yüzden Mahmut bu kadar kısa sürede öldü, uyandığımdan beri aynı, baş aşağı duruyor, hareket etmiyor, fanusa tık tıklamam, çevirmem, 'şaka yapıyorsun, üzüleyim diye böyle yapıyorsun, arkamı döndüğümde yüzeceksin yine' demelerim sonrasındaki hayal kırıklığım aynı. Buralar gitmiyor, yine, o gitti, yine, çok ağlıyorum çürüyor gözlerim, ama bişey değişmiyor, yine.
Alt tarafı 'balık' işte değil mi, anlatamıyorum ki, arçeliğin robotu boynunu bükürken bile gözlerim doluyor, 'robot' işte di mi, değil işte.
Mahmut yazıp aratınca iki yazı çıkıyordu mutluluğumu anlatan; birincisi bu, ikincisi de bu. Benim için mucizevi bir canlıydı, bana 'Hande Yener bile dinleten balik'tı, o balık değildi işte; 'balik'tı.
Gitmek neyi çözecek balik? Beni de götür işte, bırakma buralarda, ben kendimden daha fazla nefret etmeden. 'Bana bak salak, bir daha hiçbir şeyi bu kadar sevmeyeceksin'i kendime daha fazla demeden.. Uyan işte, yine baloncuklar çıkar.. Özür dilerim, seni de sevgimle boğduğum için, en azından sınavlarım bitene kadar bana katlandığın için, seni hiç unutmayacağım, belki de unutmamı isterdin kim bilir, aklımda bile yer almamak, seni düşünerek manevi varlığını da zehirlemememi isterdin ama ben yine yapamayacağım bunu, umarım benden nefret etmiyorsundur..
Mutlu muydum, al işte; berbat bir sabah, berbat bir gün ve işin kötü yanı artık kendime hiç acımıyorum: Bir daha bu eve içimdeki zehre bağışıklık kazanamamış başka bir canlı girmeyecek. Ben de en kısa zamanda Mahmut'un gittiği ebediyete intikal ederim umarım; iyi ki varsın değil işte, keşke hiç olmasaydım.
13 Kasım 2008 Perşembe
ben de onu diyordum işte..
Bazı günler, tıpkı ülke gündemi gibi insanların da bir gündemi olur ve her şey bu gündemde üst üste gelir; rastgele çıkan şarkılar olsun, insanların ağzından çıkan kelimeler olsun ('ya ben de tam onu düşünüyordum..' iç sesi eşliğinde), farkında olarak veya ol(a)mayarak sizin dile getirdikleriniz olsun, gazetelerden, dergilerden, e-posta kutularına düşen 'fw mail'lerden olsun..
Mesela bugün okulda sınavdan sonra kafamız dağılsın azcık diye hafif geyiğimsi diyaloglarla bu konuyu konuşuyorduk piyensesimle; "Bir insan bir insanı sevmiyorsa o insan değersizleşir mi acaba?" diye.. İfade karışık oldu biraz dur; sevdiğin tarafından sevilmemekten bahsediyorum aslında.. Bu konuda siz ne düşünürsünüz bilemem ama biz beyin fırtınasının sonunda bir netice elde ederek; 'yok öyle bişii' dedik..
İşin ilginç yanı, bu konuyu bugün piyensesimle konuştuğumuzdan haberi olmayan bir insandan geldi bana bu öğüt.. İşte, bütün bunları bir kenara yığdığınız zaman, verilen işaretleri algılamak çok da zor olmuyor; düşünürken, doğruyu bulmaya çabalarken doğa da insana yardım ediyor.. Kimi buna kulak tıkayıp bildiğini okuyor, kimi bu sesin peşinden gidip değişmeye çabalıyor..
Eğer "fw mail" olayına sıcak bakan biri olsaydım, bu cümleleri yollayabileceğim ikinci grubun tüm mensuplarına yollardım ama, buraya bırakıyorum, daha çok insana ulaşır hem:
"bak... bil ki domuzların önüne inciler serilmez,
mücevherden sarraflar anlar ancak, başkası bilmez,
ne fark eder ki kör insan için elmas da bir cam da,
sana bakan bir kör ise, sakın kendini camdan sanma.."
Reklamlardaki salak geyiklere benzeyecek bu cümle ama; 'siz' hakikaten de değerlisiniz..
Bence.
Tamam. O zaman yazlığı benim üzerime yapalım:p
(powered by CMYLMZ , 2008)
Mesela bugün okulda sınavdan sonra kafamız dağılsın azcık diye hafif geyiğimsi diyaloglarla bu konuyu konuşuyorduk piyensesimle; "Bir insan bir insanı sevmiyorsa o insan değersizleşir mi acaba?" diye.. İfade karışık oldu biraz dur; sevdiğin tarafından sevilmemekten bahsediyorum aslında.. Bu konuda siz ne düşünürsünüz bilemem ama biz beyin fırtınasının sonunda bir netice elde ederek; 'yok öyle bişii' dedik..
İşin ilginç yanı, bu konuyu bugün piyensesimle konuştuğumuzdan haberi olmayan bir insandan geldi bana bu öğüt.. İşte, bütün bunları bir kenara yığdığınız zaman, verilen işaretleri algılamak çok da zor olmuyor; düşünürken, doğruyu bulmaya çabalarken doğa da insana yardım ediyor.. Kimi buna kulak tıkayıp bildiğini okuyor, kimi bu sesin peşinden gidip değişmeye çabalıyor..
Eğer "fw mail" olayına sıcak bakan biri olsaydım, bu cümleleri yollayabileceğim ikinci grubun tüm mensuplarına yollardım ama, buraya bırakıyorum, daha çok insana ulaşır hem:
"bak... bil ki domuzların önüne inciler serilmez,
mücevherden sarraflar anlar ancak, başkası bilmez,
ne fark eder ki kör insan için elmas da bir cam da,
sana bakan bir kör ise, sakın kendini camdan sanma.."
Mevlana
Reklamlardaki salak geyiklere benzeyecek bu cümle ama; 'siz' hakikaten de değerlisiniz..
Bence.
Tamam. O zaman yazlığı benim üzerime yapalım:p
(powered by CMYLMZ , 2008)
11 Kasım 2008 Salı
balık hafızası
Evet, var böyle bişi bence. Ders çalışmamak için balik Mahmut üzerinde çeşitli deneyler yapıyorum. Bu sabahkini sizlerle paylaşmak isterim..
Efenim, malum baliklar da biz omurgalılar gibi yaşamak için beslenmek zorundalar, haa, bu omurgasızların yaşamak için beslenmek zorunda olmadığı anlamına gelmemeli.. (Ben olsam okurken düşünürdüm de, o açıdan, empati yani.) Ehem, neyse, Mahmut'a yemi verir gibi yapıp (burada da araya girmem lazım; Mahmut balıkların günün büyük bir kısmını yüzerek geçirdiğinin farkında değil, birkaç dakika dolanıp dibe çöküyor tüm gün, sürekli bir uyuklama hali gözlemlediğim için çok daha öncesinde balikin depresif olduğuna kanaat getirmiştim) yani fanusa tırnaklarımla birkaç 'tık tık tık' yapıp balikin yüzeye çıkmasını sağladım. Balik yüzeye çıktı, ama o da ne, Pavlov'un köpeğinin kandırıldığı gibi kandırıldı o da, yem yok..
Üç saniye sonra..
Araştırmacı tekrar fanusa 'tık tık tık' yapar..
Balik tekrar yüzeye çıkar..
Buradan da anlaşılıyor ki; balıklar harbiden de balık hafızalı efenim.
Sonuç: Allah herkeşlere böyle hafıza nasip etsin, amin.
Demem o ki Hande Yener dinliyorum, Yola Devam diyor. Yok, diyeceğim bu değildi aslında da itiraf edip rahatlamak istedim.. 'Hande Yener mi dinliyorsunuz?? Sığ insansınız, bu ülke sizin gibiler yüzünden bu halde..' içerikli yorumları yayınlamama hakkım bu açıdan güzel bişi, teşekkürler Blogger.
Neyse, birkaç saat sonraki sınavım için çalışmam lazım şimdi, izninizle, byeess şekerler.. Yüreğineee güneş koy, yüreğineeee bulut koy, yüreğineeee yıldız koy, durmak yok yola devam..
Efenim, malum baliklar da biz omurgalılar gibi yaşamak için beslenmek zorundalar, haa, bu omurgasızların yaşamak için beslenmek zorunda olmadığı anlamına gelmemeli.. (Ben olsam okurken düşünürdüm de, o açıdan, empati yani.) Ehem, neyse, Mahmut'a yemi verir gibi yapıp (burada da araya girmem lazım; Mahmut balıkların günün büyük bir kısmını yüzerek geçirdiğinin farkında değil, birkaç dakika dolanıp dibe çöküyor tüm gün, sürekli bir uyuklama hali gözlemlediğim için çok daha öncesinde balikin depresif olduğuna kanaat getirmiştim) yani fanusa tırnaklarımla birkaç 'tık tık tık' yapıp balikin yüzeye çıkmasını sağladım. Balik yüzeye çıktı, ama o da ne, Pavlov'un köpeğinin kandırıldığı gibi kandırıldı o da, yem yok..
Üç saniye sonra..
Araştırmacı tekrar fanusa 'tık tık tık' yapar..
Balik tekrar yüzeye çıkar..
Buradan da anlaşılıyor ki; balıklar harbiden de balık hafızalı efenim.
Sonuç: Allah herkeşlere böyle hafıza nasip etsin, amin.
Demem o ki Hande Yener dinliyorum, Yola Devam diyor. Yok, diyeceğim bu değildi aslında da itiraf edip rahatlamak istedim.. 'Hande Yener mi dinliyorsunuz?? Sığ insansınız, bu ülke sizin gibiler yüzünden bu halde..' içerikli yorumları yayınlamama hakkım bu açıdan güzel bişi, teşekkürler Blogger.
Neyse, birkaç saat sonraki sınavım için çalışmam lazım şimdi, izninizle, byeess şekerler.. Yüreğineee güneş koy, yüreğineeee bulut koy, yüreğineeee yıldız koy, durmak yok yola devam..
8 Kasım 2008 Cumartesi
mahmut de
(İspat alıştırma olarak okuyucuya bırakılmıştır.)
Teoremi ispatlayamadıysanız boşverin, ben sizi tanıştırayım canım okuyucum; bu balik Mahmut de Souza. Yüzünün asık olduğuna bakmayın, tüm Solar Günlüg okurlarına selam ve sevgilerini iletiyor aslında:)
..............spoiler...................
-Ne diyeceksin balığa, ismi ne olsun?
+(Şakkirrrr) Ne diyem, Mahmut mu diyem..
...
-Alex de Souza bırak..
+Tamam, o zaman Mahmut de Souza olsun..
..............spoiler...................
"Çok tatlıaaağğğğ" di mi:) Yüzerken renk değiştiriyor; renksiz, sıkıcı çalışma masama gökkuşağı manzarası bırakıyor..
Elinde ölümsüzlük iksiri olan varsa artık, bi zahmet..
Bir de, şu fularlı saatler bir benim bileğimde mi bileğim incinmiş de sarılmış gibi, bandaj gibi duruyor acaba..
1 Kasım 2008 Cumartesi
ich gehe in das kino*
Bak aklıma ne geldi, benim Haaacettepe Yüniversitesi (Direk Hacettepe deyince kızıyorlar 'Buna ne hacet?' derken ki hacet gibi okunmalı bu) yani Angara geçmişim var bir seneliğine. Kurtuluş, Beytepe, Baraka dışında aklımda Alamanca hatıralarım var bir de..
Ders çalışmamak için n'apsam diye düşünürken bu şarkı geldi aklıma, ezberlemeye çalışıyordum hazırlığı okurken, bildiğim ilk Almanca şarkı olacaktı. Allah'tan sonra Rammstein ile tanıştım da Almanca arabeske teğet geçtim:p Gerçi Rammstein da arabesk orası ayrı. Olsun ya, hem seviyorum arabeski ben. Bir Orhan Baba olsun, Ferdi Abi olsun, hep büyük insanlar.
Mesela bana sorsalar 'Sence bir Türk'ün Almanlara en büyük katkılarından biri nedir?' diye, bu şarkıyı söylerim hemen, kırk yıl kalsa bir Alman böyle bir müziğe böyle sözler yazıp 'çok geç artık..' demez bence, duygularını aldırmış gibi duruyorlar uzaktan bakınca, hımm, Rammstein hariç:p
Ben de kendi çapımda bir deneme yapıyorum, müzik alt yapısını yapabilecek olan varsa gramer hatalarını düzeltip sözleri kullanabilir, aslında hohşıtendouç öğretmişlerdi ama unuttum maalesef, ya da hiç öğrenemedim:p
du und ich**
er ist in meinem herzen
ich sagt ich liebe dich liebst du mich?
nein, nein er sagt,
dann was für machen?
dienen herzen sağolsun..(n'apayım hatırlayamadım..)
*Bu Almancayı henüz kıvıramamış zavallı öğrenciye hoca 'boş zamanlarında n'aparsın?' dediğinde öğrencinin verdiği default yanıttır: sinemaya giderim.
**sen ve ben
o benim kalbimde
seni seviyorum dedim sen de beni seviyor musun?
hayır, hayır dedi
öyleyse n'apalım,
senin canın sağolsun..
Ders çalışmamak için n'apsam diye düşünürken bu şarkı geldi aklıma, ezberlemeye çalışıyordum hazırlığı okurken, bildiğim ilk Almanca şarkı olacaktı. Allah'tan sonra Rammstein ile tanıştım da Almanca arabeske teğet geçtim:p Gerçi Rammstein da arabesk orası ayrı. Olsun ya, hem seviyorum arabeski ben. Bir Orhan Baba olsun, Ferdi Abi olsun, hep büyük insanlar.
Mesela bana sorsalar 'Sence bir Türk'ün Almanlara en büyük katkılarından biri nedir?' diye, bu şarkıyı söylerim hemen, kırk yıl kalsa bir Alman böyle bir müziğe böyle sözler yazıp 'çok geç artık..' demez bence, duygularını aldırmış gibi duruyorlar uzaktan bakınca, hımm, Rammstein hariç:p
Ben de kendi çapımda bir deneme yapıyorum, müzik alt yapısını yapabilecek olan varsa gramer hatalarını düzeltip sözleri kullanabilir, aslında hohşıtendouç öğretmişlerdi ama unuttum maalesef, ya da hiç öğrenemedim:p
du und ich**
er ist in meinem herzen
ich sagt ich liebe dich liebst du mich?
nein, nein er sagt,
dann was für machen?
dienen herzen sağolsun..(n'apayım hatırlayamadım..)
*Bu Almancayı henüz kıvıramamış zavallı öğrenciye hoca 'boş zamanlarında n'aparsın?' dediğinde öğrencinin verdiği default yanıttır: sinemaya giderim.
**sen ve ben
o benim kalbimde
seni seviyorum dedim sen de beni seviyor musun?
hayır, hayır dedi
öyleyse n'apalım,
senin canın sağolsun..
31 Ekim 2008 Cuma
öyle bir şey ki bu, kolay anlatamam..
Sınavlar başlıyor yine, depresyonu da beraberinde geldi tabii..Geçen seneden kalan bir dersimle birlikte sekiz tane dersten geçmem gerekiyor bu dönem ve ben şu ana kadar sadece kaldığım dersin bir kısmına çalışabildim. Geçen hafta yaptıklarımı yazsam ders çalışmamak için yapılabilecek yüzlerce anlamsız davranış çıkar içinden. Bak yine çalışmıyorum, pis ben.
Üstelik dün akşam da sinemaya gittik, pizza yedik, neyi kutluyorsak.. Film süperdi yalnız, gidin, izleyin, izlettirin;)
Yaa ama, yani, insanın beyni bu kadar karışıkken herhangi bir şeye odaklanması çok zor oluyor.. Nasıl desem, çay içmeye otururken aynı anda dört beş kişi oturuyoruz, şöyle saçmasapan kavgalar çıkıyor içimde:
a: Hahaa, lan bu çayı içsen n'olur ki, neyi değiştirecek ki bunu içmen.. (bu aynı zamanda yaşamak manasızdır da der, nihilist olmakla övünür bi de, salak.)
b: Çay yerine kahve içseydin... (bu sürekli tedirgin ve kararsızdır hata yapmaktan deli gibi korkar)
c: Bırak bu saçmalıkları içtiğin çayın lezzetinin farkına var.(bu hedonist takılır, biraz da zen felsefesinden nasibini almıştır.)
d: Lanet olsun bu dünyaya tüm insanlardan ve tüm çaylardan ve kendimden nefret ediyorum. ( depresif-paranoyak-manyak olanı bu)
e: Sırıt lan sırıt, bozuntuya verme evde konuşuruz senle.. (bu yaşadığı her şeyin bir oyundan ibaret olduğunu düşünür, gerçek yaşam evde ben kendimle başbaşa kaldığımda başlar)
Hal böyle iken, neyi nasıl anlatacağım bilmiyorum, üstelik küstah bir tavırla 'beni anlamıyorsunuz' diye çevremdekilere kızıyorum.. Bişey anlattığım yok ki onlara, konuşsam da boş konuşuyorum.
Şu okulu bi bitirsem ruh sağlığım açısından çok iyi olacak be günlüg.. Benden öğretmen de olmazmış ya, neyse, dinle hayat; kalksam duraktan dolmuş gibi, arka koltukta unutulmuş gibi, terliklerimle gelsem sana, sonunda aşkı bulmuş gibi...
Terliklerimle, evet, bu kadar yalın ve samimiyetle, her ne kadar hak etmesen de..
29 Ekim 2008 Çarşamba
85. yıl
Ne mutlu bana ki seninle beraber büyüyorum Cumhuriyet'im...Yaptıklarını daha iyi anlamak, O'nu daha yakından tanımak için izlemeye gideceğim bu akşam Mustafa'yı...
O'nu ve hayalindeki Türkiye'yi çok iyi anlamış olsaydık dönüp dolaşıp bu paragrafı tekrar etmezdik değil mi:
"Halbuki, hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin?.. Tarih, böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!..."
Mustafa Kemal Atatürk
28 Ekim 2008 Salı
öyleyse böyle
Blogger'a engelleme delil yetersizliği nedeniyle (evet deliller toplanınca yine kapanabilir bloglarımız) kaldırılmış. Bu engellemelerdeki mantıksızlığı satır satır okutup moralinizi çökertmek yerine Penguen'in bu haftaki kapağını ve içinden bir kısmı sizlerle paylaşmak istiyorum:"T.C.
Google Arama Motoru Genel Müdürlüğü
Arama Formu
1. Aramak istediğiniz sözcüğü yukarıdaki kutuya okunaklı olarak yazınız.
2. Bu sözcüğü bulmanız halinde ne amaçla kullanacağınızı ayrıntılı bir şekilde anlatınız.
3. Daha önce bu sözcüğü aradınız mı ya da ailenizde arayan var mı, belirtiniz.
Ad-Soyad :
T.C Kimlik No :
Adres : "
Burada.
26 Ekim 2008 Pazar
yirmi üç
Güzel sayı be, tek üstelik, 13 gibi. Çayımı da yaptım, kendime: "Bir seneyi daha devireceksin yakında, bravo!" demek üzere yazmaya başladım yine sıkıcı bir pazar gününde..
Nedense ilk Gönülçelen'i açtım, Teoman'a çok uzaklaşmıştım halbuki, en son ne zaman dinlediğimi hatırlamıyorum bile.. O zamanlar, yani çok Teoman dinlediğim lise yıllarımda şimdilerde gülüp geçtiğim her şeye üzülürdüm; şimdi üzülmeye değer şeylere üzülüyorum; ileride gülüp geçeceğim.
Aslında epey bir gelişme kaydetmişim bence 22 yılda.. Halen, tek noktada bitiremediğim cümlelerim var ama, eksiltili.. Niye yarıda kesiyorum ki, yahu, üzüldüğüm şeyleri anlatınca 'insanlar neler yaşıyor sen bunlara mı üzülüyorsun' dediler hep, üzerime çok geldiler, ben de içime kapattım onları; süper bir gülümseme bıraktım yüzüme. 'Acayip mutlu bu!' dediler bu defa, haydaaa, garip olan ben oldum kendimce.. Kendince.. Üzülürüm yine, resmini görünce, maziye bakarak...
Neyse.
Sonra insanları (ki dört kişi hariç) umursamamak gerektiğini anladım; 'sen ne kadar çırpınsan da o kendi anlamak istediği gibi anlayacak': nasıl anlarsa öyle anlasın öyleyse bana ne.. Bu umursamazlığı sevmeye başladım, her ne kadar 'yalnızlık' demek olsa da kafa rahatlığı açısından süper bişey.
Hem, bu yılları özetlerken aklımda dahası da var;
-Şiir yazamadığım için, düz yazılarımı da köşe bucak sakladığım için kendime çok kızdım, bu duyguları bir şekilde ifade edebilmem gerekiyordu insaniyet namına; 'hayat'a iki kelimede aşık olan tek canlı ben iken, bak; 'ilk görüş' bile değil..
-Ülkemin geleceği açısından içimde taşıdığım endişeleri sadece içimde taşımamaya başladım, daha önceleri boş teneke misali sadece öterken, içimdeki enerjiyi yönlendirmek konusunda daha kontrollüyüm artık, aferin bana; dünyayı kurtarıcam, 'Solarcık Aslan Parçası' diye filmimi çekecek Erler Film..
-İnsanlara 'Faust'u okumuş mudur acaba..' diye bakmaktan alıkoydum kendimi; herkesten öğrenilecek bir şey elbette var da, yaa ama ne bileyim, zamanında üç-beş bişey okumuş, gezmiş, görmüş, dinlemiş, izlemiş insanların sohbetleri bir başka oluyor be abi.. Yani Penguen okuyan birine 'böyleyken böyle ehik=)' deyince 'öööyleee' bakmıyor demek isterdim de, reelde Penguen okuyan birini de tanımadım ki hiç, oooof offf... Gidip köşedeki büfede elimde Penguen nöbet tutucam bir gün artık n'apayım..
Evet, bir de geleneksel dileklerim olacak önümüzdeki maçlar için; hayatım daha fazla karışmasın, hiç olmazsa mevcut durum sürekliliğini korusun, bir kış olup geçmesin bir yaz; bi daha kimseyi bu kadar çok sevmeyeyim n'olur..
Bu ne biçim iş bee; kaptan, güç kalkanları devrede!
not: Sonunu böyle yazayım da komik olsun dedim, olmuş mu, ehik=)
not reloaded: Yahu insan sırf bu kardeşinin gönlü olsun diye güler bee:( ooof offf, ana baashaq el bahr..
Nedense ilk Gönülçelen'i açtım, Teoman'a çok uzaklaşmıştım halbuki, en son ne zaman dinlediğimi hatırlamıyorum bile.. O zamanlar, yani çok Teoman dinlediğim lise yıllarımda şimdilerde gülüp geçtiğim her şeye üzülürdüm; şimdi üzülmeye değer şeylere üzülüyorum; ileride gülüp geçeceğim.
Aslında epey bir gelişme kaydetmişim bence 22 yılda.. Halen, tek noktada bitiremediğim cümlelerim var ama, eksiltili.. Niye yarıda kesiyorum ki, yahu, üzüldüğüm şeyleri anlatınca 'insanlar neler yaşıyor sen bunlara mı üzülüyorsun' dediler hep, üzerime çok geldiler, ben de içime kapattım onları; süper bir gülümseme bıraktım yüzüme. 'Acayip mutlu bu!' dediler bu defa, haydaaa, garip olan ben oldum kendimce.. Kendince.. Üzülürüm yine, resmini görünce, maziye bakarak...
Neyse.
Sonra insanları (ki dört kişi hariç) umursamamak gerektiğini anladım; 'sen ne kadar çırpınsan da o kendi anlamak istediği gibi anlayacak': nasıl anlarsa öyle anlasın öyleyse bana ne.. Bu umursamazlığı sevmeye başladım, her ne kadar 'yalnızlık' demek olsa da kafa rahatlığı açısından süper bişey.
Hem, bu yılları özetlerken aklımda dahası da var;
-Şiir yazamadığım için, düz yazılarımı da köşe bucak sakladığım için kendime çok kızdım, bu duyguları bir şekilde ifade edebilmem gerekiyordu insaniyet namına; 'hayat'a iki kelimede aşık olan tek canlı ben iken, bak; 'ilk görüş' bile değil..
-Ülkemin geleceği açısından içimde taşıdığım endişeleri sadece içimde taşımamaya başladım, daha önceleri boş teneke misali sadece öterken, içimdeki enerjiyi yönlendirmek konusunda daha kontrollüyüm artık, aferin bana; dünyayı kurtarıcam, 'Solarcık Aslan Parçası' diye filmimi çekecek Erler Film..
-İnsanlara 'Faust'u okumuş mudur acaba..' diye bakmaktan alıkoydum kendimi; herkesten öğrenilecek bir şey elbette var da, yaa ama ne bileyim, zamanında üç-beş bişey okumuş, gezmiş, görmüş, dinlemiş, izlemiş insanların sohbetleri bir başka oluyor be abi.. Yani Penguen okuyan birine 'böyleyken böyle ehik=)' deyince 'öööyleee' bakmıyor demek isterdim de, reelde Penguen okuyan birini de tanımadım ki hiç, oooof offf... Gidip köşedeki büfede elimde Penguen nöbet tutucam bir gün artık n'apayım..
Evet, bir de geleneksel dileklerim olacak önümüzdeki maçlar için; hayatım daha fazla karışmasın, hiç olmazsa mevcut durum sürekliliğini korusun, bir kış olup geçmesin bir yaz; bi daha kimseyi bu kadar çok sevmeyeyim n'olur..
Bu ne biçim iş bee; kaptan, güç kalkanları devrede!
not: Sonunu böyle yazayım da komik olsun dedim, olmuş mu, ehik=)
not reloaded: Yahu insan sırf bu kardeşinin gönlü olsun diye güler bee:( ooof offf, ana baashaq el bahr..
25 Ekim 2008 Cumartesi
ben buna gülüyorum ya
Aferin iyi düşünmüşsünüz, Blogger'ı engellediniz ya, şimdi birçok problemimiz kendiliğinden çözülecek..
Yalnız iki noktaya dikkat çekmek istiyorum;
-Halen bloglarımıza türlü taklalar atarak erişebiliyoruz; bence tek tek peşimize düşüp sorguya almalısınız hepimizi, 'amacınız ne sizin lan?' diye..
-iGoogle(ve tahminimce diğer rss takip aparatları da dahil buna)'dan benim gibi şansını zorlayıp yazı yazan blogger'ları halen okuyabiliyorum; bence bütün rss'leri de engelleyin karşımıza şu güzide uyarı cümleciği çıksın: "Bu rss'e de erişimi engelledik:p"
Zaten tansiyonum bir inip bir çıkıyor, bir de siz üzerine tuz biber oldunuz..
Yalnız iki noktaya dikkat çekmek istiyorum;
-Halen bloglarımıza türlü taklalar atarak erişebiliyoruz; bence tek tek peşimize düşüp sorguya almalısınız hepimizi, 'amacınız ne sizin lan?' diye..
-iGoogle(ve tahminimce diğer rss takip aparatları da dahil buna)'dan benim gibi şansını zorlayıp yazı yazan blogger'ları halen okuyabiliyorum; bence bütün rss'leri de engelleyin karşımıza şu güzide uyarı cümleciği çıksın: "Bu rss'e de erişimi engelledik:p"
Zaten tansiyonum bir inip bir çıkıyor, bir de siz üzerine tuz biber oldunuz..
23 Ekim 2008 Perşembe
kelebekli günlüg
Çoğumuz gerçek hayatta birbirimizi görmedik değil mi yaa? :) Ben buraya yazarken bunu unutuyorum; belki de bu yüzden aramızdaki iletişim bu kadar samimi ve güzel..Mesela bugün canım o kadar sıkkındı ki, otobüsteyken eve geldiğimde bloga içimden ne geliyorsa yazıp biraz olsun rahatlamayı düşünüyordum, öncesinde bakayım dedim Uragan'ım ne yazmış diye ama sadece yazmakla kalmamış, üstelik bana kelebekler göndermiş..
Nev'in şarkısını açtım, 'Kelebek'i dinliyorum şimdi, kafamı azıcık toparlayıp sonraya sakladım içimdeki sıkıntıları, teşekkür ederim canım Uragan'ım..
Ben de yazılarını okuyup kendimden bir şeyler bulduğum, gerçek hayatta da tanıdığım/tanıyamadığım diğer arkadaşlarıma gönderiyorum kelebekleri (alfabetik liste:p ):
*Bloga değil de (ben de yazarıyım ki heheh:)), matematik aşığı örtmenim Aylak Abaküs'e,
*Yarın alacağım simitlerin yanına çay ve sohbetini de katacak sevgili Hale'ye,
*Yıllardır yazdıklarını bıkmadan okuduğum, kendimden çok şey bulduğum Hepatitze'ye,
*Yorumlarıyla yüzümü her defasında gülümsetmeyi başaran, gökkuşağı renkli kıyafetleriyle Herneyse'ye,
*'Converse'li kız' olarak aklımda çıtı pıtı bir hayalini çizdiğim şeker blogger inflack'a,
*Geleceğin doktorları, dostluklarının ömür boyu sürmesini dilediğim Mq ve Ruby'e,
*ÖSS'ye hazırlandığım yıldan bana kar kalan tek güzellik, aşmış sinema kültürüyle beni benden alan adıyla müsemma Serotonin'ime,
*Şiirlerini okumaktan zevk aldığım, 'huhh, O da vardı Haggard dinleyen..' diyerek yalnız olmadığımı düşünmemi sağlayan 't cetvelsiz mühendis':) Sinanonur'a,
ve takipte olduğum tüm diğer blog yazarı arkadaşlarıma az evvel rengarenk kelebekleri gönderdim efendim, kanat çırpışlarını izleyin;)
20 Ekim 2008 Pazartesi
15 Ekim 2008 Çarşamba
kalan sağlar benim olsun
Geçenlerde günlügümden dökülen saçlarım için yardım çağrısında bulunmuştum, internet ve yorum yapan arkadaşların sayesinde dökülmeyi en azından yavaşlatabildim; ilk başlarda on-onbeş saç telim koparken şimdi en fazla iki saç teli geliyor elime..
Buna dahi alışık olmadığımdan gittim doktora. O da 'mevsimsel' diyecek zannedip 'Eylülün başından beri dökülüyor..' dedim. Saçlarıma bakıp karıştırdıktan sonra 'Bu mevsimsel dökülme değil' dedi. İçimden 'işte başlıyorrr' diyen sesi işitir gibi oldum. Doktor 'Ailenizde kimsede var mı?' deyince düğüm çözüldü: bendeniz, bu konuda da babama çekip istemeden de olsa saç dökülmesine sahip olmuşum ve önlem almazsam böyle gidermiş bu:( Bu yaşta ortaya çıkmasının nedeni olarak da stresi gösterdi. Eh, tabii gür saçlı matematikçi yok piyasada pek:p Demire falan da bakacakmış yine de, demir eksikliğinden de olabiliyormuş..
Neyse, işinize yarayacak kısma gelelim: Altı ay boyunca Rogaine adlı losyonu kullanmamı önerdi doktor. Yalnız ısrarla vurguladığı nokta şuydu; altı ay boyunca bıkmadan, usanmadan her sabah ve her akşam bu zımbırtıyı sürmem gerekiyormuş, ara verirsem hiçbir faydasını göremezmişim.
İnternetten bu losyon hakkında araştırma yaptım, kullananların çoğu memnun gibi ama bırakınca her şey eskisi gibi oluyormuş, geçici bir çözüm olduğunu söylemişler. Bırak ömür boyu, altı ay bile her sabah ve her akşam losyonu kullanabileceğimi sanmıyorum.
Bakalım, kan testinin de sonuçlarına bakıp bir karar vericem artık..
Aslında bişey anladım bu sayede, beni kel kalsam da sevecek birileri varmış hayatımda, öyle diyorlar, inandım ben de:) Ama gerçeği zaman gösterecek:p
-Nejdet, kel kalsam beni yine de sever miydin sefgilim?
+Nelbette naşkım, ölüm bile bizi nayıramazz...
(Nalan yoğun saç dökülmesi sonucunda kel kalır)
-Nejdet, naşkım, kel kaldım, seni göremiyorum..
+Nişlerim yoğun Nalan, hem nayrılmalıyız nartık, ben sana layık değilim, kuzinim Jale'yle evlenicez, pembe panjurlu bir nevimiz, bahçesinde koşuşan boy boy çocuklarımız olicek...
-Allah belanı versin Nejdet! Gidip kendimi intihar ediceğimm!!
+Kendini naşşağı bırakırken de 'goodbye cruel world' diye bağır, nihahahaaha..
(Başlık bu kez de Emre Aydın'dan:p)
Buna dahi alışık olmadığımdan gittim doktora. O da 'mevsimsel' diyecek zannedip 'Eylülün başından beri dökülüyor..' dedim. Saçlarıma bakıp karıştırdıktan sonra 'Bu mevsimsel dökülme değil' dedi. İçimden 'işte başlıyorrr' diyen sesi işitir gibi oldum. Doktor 'Ailenizde kimsede var mı?' deyince düğüm çözüldü: bendeniz, bu konuda da babama çekip istemeden de olsa saç dökülmesine sahip olmuşum ve önlem almazsam böyle gidermiş bu:( Bu yaşta ortaya çıkmasının nedeni olarak da stresi gösterdi. Eh, tabii gür saçlı matematikçi yok piyasada pek:p Demire falan da bakacakmış yine de, demir eksikliğinden de olabiliyormuş..
Neyse, işinize yarayacak kısma gelelim: Altı ay boyunca Rogaine adlı losyonu kullanmamı önerdi doktor. Yalnız ısrarla vurguladığı nokta şuydu; altı ay boyunca bıkmadan, usanmadan her sabah ve her akşam bu zımbırtıyı sürmem gerekiyormuş, ara verirsem hiçbir faydasını göremezmişim.
İnternetten bu losyon hakkında araştırma yaptım, kullananların çoğu memnun gibi ama bırakınca her şey eskisi gibi oluyormuş, geçici bir çözüm olduğunu söylemişler. Bırak ömür boyu, altı ay bile her sabah ve her akşam losyonu kullanabileceğimi sanmıyorum.
Bakalım, kan testinin de sonuçlarına bakıp bir karar vericem artık..
Aslında bişey anladım bu sayede, beni kel kalsam da sevecek birileri varmış hayatımda, öyle diyorlar, inandım ben de:) Ama gerçeği zaman gösterecek:p
-Nejdet, kel kalsam beni yine de sever miydin sefgilim?
+Nelbette naşkım, ölüm bile bizi nayıramazz...
(Nalan yoğun saç dökülmesi sonucunda kel kalır)
-Nejdet, naşkım, kel kaldım, seni göremiyorum..
+Nişlerim yoğun Nalan, hem nayrılmalıyız nartık, ben sana layık değilim, kuzinim Jale'yle evlenicez, pembe panjurlu bir nevimiz, bahçesinde koşuşan boy boy çocuklarımız olicek...
-Allah belanı versin Nejdet! Gidip kendimi intihar ediceğimm!!
+Kendini naşşağı bırakırken de 'goodbye cruel world' diye bağır, nihahahaaha..
(Başlık bu kez de Emre Aydın'dan:p)
14 Ekim 2008 Salı
12 Ekim 2008 Pazar
köprüden önce son çıkış
Hakkında 'Bir daha buraya gelmeyeceğim' dediğim ikinci şehir İstanbul. En büyük nedeni kalabalık korkum; buna trafik işkencesini de ekleyince bu kocaman şehir iyice çekilmez oluyor..Benim adım attığım andan itibaren İstanbul'dan kaçmak istemek için nedenlerim şöyle:
>>'Açık adres' denilen nanenin bu memlekette adres bulmaya fazla bi katkısı yok:
-Olsun gezmiş oluyoruz ya, hımmm, Bilgi Üniversitesi de burada demek:)
-Bilgi Üniversitesi?
-E yine Bilgi Üniversitesi..

>>'Köprüden önce son çıkış' tabelalarını her gördüğünde gereksiz bir gerginlik yaşıyor insan..
>>34 FD ile başlayan bir plaka gördüğünde içindekinin Feridun Düzağaç olup olmadığını anlamak için çoğu zaman 120 km'nin üzerinde sürat gerekiyor, alın size içinizdeki trafik canavarını durdurmamak için bir neden..
>>Haberleri izlerken 'canlı bomba kıskıvrak yakalandı' haberi az evvel geçtiğin caddeyi gösterince her zamankinden daha garip hissediyorsun..
>>Beklemen gerekir, beklemen gerekir, yine beklemen gerekir..
Ama ne bileyim, bir şekilde uğurlarken gönlünü de almasını biliyor İstanbul; opet'in tuvaletinin camına bakıp 'ya asıl siz harikasınız bea!' diyip gülümseyince unutuveriyorsun her şeyi ve karmanın ne demek olduğunu bilmenin aslında gereksiz olduğunu fark ediyorsun. Bunu kendine anlatmaya çalışırken buralar gitse her yere, elde kalsa 'the reason' diyor; başını Hoobastank'ın huzurlu melodilerine yaslayıp her şeyi unutabiliyorsun ve ancak o zaman 'köprüden önce son çıkış' çok şey ifade ediyor..
Yine de, bence fena halde 'düşlerime kal'malısın İstanbul; orada her şey Türk filmlerindeki gibi mavi ve ışıltılı sarı:)
2 Ekim 2008 Perşembe
şeker tadında bir bayram
Geçmiş bayramınız kutlu ve mutlu olmuştur umarım diyerek kendi bayramımı birtakım diyaloglarla anlatmak istiyorum canım okuyucu:5 yaşındaki kuzen: a solar: b
b: çinliler böyle selam veriyo bak..
a: kim?
b: çinli.
a: soyadı ne?
b: ahahahah..
a:.. (muhtemelen: niye güldü acaba)
b: yok bak, biz türküz ya onlar da çinli..
a: hııı..
b: gözleri de böyle oluyo onların..
a: (yapar)nasıl görüyolar ki böyle?
b: ahahah, çok tatlısın sen yeeaa, annesi bak kendini çinli yapıyo..
bayramlaşmaya gelen çocuk: a solar: b
a: iyi bayramlar abla..
b: sağolun canım size de, (burada şeker uzatırım) alın bakalım..
a: abla bu (arkasındaki çocuğu gösterip) demin de geldi buraya başka bi abladan şeker aldı zaten..
b: olsun bidaha alsın bişey olmaz, sen de hemen satıyosun arkadaşını he..
a: ?!(arkasındaki mevzubahis çocuk pis pis sırıtır)
En çok yapığım şey kahveli şekerin yanında kahve içmek oldu bu bayramda. Bi süre kahve yasak diyecem ama bu konuda kendime hiç güvenmiyorum:p
TRT1'de bir ney sesi (en çok 'ney the sufi instrumantal' versiyonuna benziyordu) dinledim, uzun zamandır başka bişey dinleyemez oldum..
Ayrıca üçüncü sınıfa geçtiğimi okulu bitirmem için epeyce fırın ekmek yemem gerektiğini kırk yaş üstü her x kişisine x+n defa tekrarladım kaptan kaptanım.. 'Sen kendini kurtardın artık' dediklerinde KPSS'den bahsettim, şayet ikna oldularsa önümüzdeki on sene rahat edeceğim inşallah (umarım o zamana kadar bir yerlere atanmış olurum ehik). Ben kaşınıyorum aslında, bi akrabaya laflarken bişey bulamayıp 'Hıı, ben de bikaç dersaneye başvurdum işte..' dedim herkes sorup duruyor şimdi: 'Dersane nasıl gidiyor, okulla zor olmuyor mu?' diye. Alla
h'tan vals fikrimi de sadece dayıma söylüyorum iki-üç ayda bir, o da her defasında 'Sen ayarla beraber gidelim' diyo, ben de 'Tamam bi ara ayarlıycam' diyorum, su döngüsü gibi tekrar ediyor bu:)Şimdi gülümseyerek yazınca düşündüm de daha nice nice güzel bayramları sevdiklerimizle geçirebilmemiz umuduyla bu güzel günleri de 'anı' diye niteleyip noktalamışız efenim, en kötü günlerimiz böyle olsun, gelinin halasının börülcesini piste davet ediyoruz, pistten çocukları alalım lütfen:p
Yazacak daha çok şey vardı ama Patrick'in kahkahasını dinlerken kafamı toparlayamıyorum, tux'u da acayip sevimli olmuş bence :)
(emeğe saygı)
28 Eylül 2008 Pazar
kurumuş ölen saçlar için
Bir yağmur yağmalı ki dökülenleri geri çıkartacak.. Öyle böyle değil, acayip dökülüyor saçlarım. Daha önce başıma böyle bişi gelmediği için fena panikledim.
Teyzem 'mevsim değişikliğindendir yaa' dedi ama içim rahat etmedi, 'ben önlemimi alayım da' diye düşünüp garip bi rengi olan şampuan ve bakım kremine(şampuanı dalin gibi kokuyor) bir aylık asgari ücretin dörtte biri kadar para verdim. İlk kullandığımda azalır gibi oldu, 'mevsim de değişcek, tam durcak:)' dedim içimden ama mevsim değişti, ortalığı sel götürüyor, benim saçlar farkında değil. Her elimi attığımda on-onbeş tel saç kalıyor elimde. Hani kurutmak için saçları öne düşürürsün ya, öyle yapınca saçlarımdan etrafı göremiyordum ben, şimdi görebiliyorum, o kadar azaldılar.
Aynaya baktığımda 'en azından saçlarıma şekil verdiğimde bişeye benziyorum yauu' rahatlığını kaybedeceğimi düşününce tedirgin oldum, netten araştırayım dedim. 'Sarımsak sürün' diyen bile olmuş. O koku çıkar mı saçlardan ya, hem saçıma sürmeye kalksam bir kiloya yakın sarımsak temizlemem lazım.. Gerçi o dökülmeden önceydi:( Yumurta, zeytinyağı, bal yazmışlar ama bunları da sürmek hiç gelmiyor içimden.
Arkadaşımla telefonda konuşurken kendisi tecrübelidir bu konularda diye çıtlattım hafiften. 'Ya napsam sence, duracak gibi değil??' dedim, öyle yap, böyle yap diye lafladıktan sonra, 'kafana bişeyi çok takarsan da olabilir, halamda da olmuştu, bi bölge döküldü bidaha da çıkmadı' dedi..
İçim rahatlayacağına daha beter oldum. Şimdi de bakıyorum bi bölge tek mi dökülüyor yoksa tamamı mı diye, aslında ikisi de fena ama birinin geri dönüşü yokmuş. Bence genelde bi dökülme var, altı beyaz saç telimden ikisi duruyor diğerleri gitmiş:) yani, gitmiş:(
Hem kafama her zaman bişeyleri takarım ben, bu zamana kadar kafamda saç kalmaması lazımdı bu mantıkla.. Ne bileyim ya, mümkün değilmiş gibi gözüküyor, bi dermatologa gitsem daha iyi.
Aslında 'alternatif tıp' da olur, etkili bişeyler bilen varsa; portakal çiçeği, kekik suyu, oğul otu, lavanta yağı falan, yoksa her şeyden biraz biraz, kokteyl mi yapsam..
Ha, bir de, Feride vardı Kanal D'de, izledim yakaladığım kadarıyla, içimden İstanbul'da boğaza karşı şarkı söylemek geldi yaa, geçse de gençlik çağımm, boş kalsa da kuucağım, sözümü tutacağımm, adını anmayacağımm, nınınınıııınını nınınınıııınını..
Teyzem 'mevsim değişikliğindendir yaa' dedi ama içim rahat etmedi, 'ben önlemimi alayım da' diye düşünüp garip bi rengi olan şampuan ve bakım kremine(şampuanı dalin gibi kokuyor) bir aylık asgari ücretin dörtte biri kadar para verdim. İlk kullandığımda azalır gibi oldu, 'mevsim de değişcek, tam durcak:)' dedim içimden ama mevsim değişti, ortalığı sel götürüyor, benim saçlar farkında değil. Her elimi attığımda on-onbeş tel saç kalıyor elimde. Hani kurutmak için saçları öne düşürürsün ya, öyle yapınca saçlarımdan etrafı göremiyordum ben, şimdi görebiliyorum, o kadar azaldılar.
Aynaya baktığımda 'en azından saçlarıma şekil verdiğimde bişeye benziyorum yauu' rahatlığını kaybedeceğimi düşününce tedirgin oldum, netten araştırayım dedim. 'Sarımsak sürün' diyen bile olmuş. O koku çıkar mı saçlardan ya, hem saçıma sürmeye kalksam bir kiloya yakın sarımsak temizlemem lazım.. Gerçi o dökülmeden önceydi:( Yumurta, zeytinyağı, bal yazmışlar ama bunları da sürmek hiç gelmiyor içimden.
Arkadaşımla telefonda konuşurken kendisi tecrübelidir bu konularda diye çıtlattım hafiften. 'Ya napsam sence, duracak gibi değil??' dedim, öyle yap, böyle yap diye lafladıktan sonra, 'kafana bişeyi çok takarsan da olabilir, halamda da olmuştu, bi bölge döküldü bidaha da çıkmadı' dedi..
İçim rahatlayacağına daha beter oldum. Şimdi de bakıyorum bi bölge tek mi dökülüyor yoksa tamamı mı diye, aslında ikisi de fena ama birinin geri dönüşü yokmuş. Bence genelde bi dökülme var, altı beyaz saç telimden ikisi duruyor diğerleri gitmiş:) yani, gitmiş:(
Hem kafama her zaman bişeyleri takarım ben, bu zamana kadar kafamda saç kalmaması lazımdı bu mantıkla.. Ne bileyim ya, mümkün değilmiş gibi gözüküyor, bi dermatologa gitsem daha iyi.
Aslında 'alternatif tıp' da olur, etkili bişeyler bilen varsa; portakal çiçeği, kekik suyu, oğul otu, lavanta yağı falan, yoksa her şeyden biraz biraz, kokteyl mi yapsam..
Ha, bir de, Feride vardı Kanal D'de, izledim yakaladığım kadarıyla, içimden İstanbul'da boğaza karşı şarkı söylemek geldi yaa, geçse de gençlik çağımm, boş kalsa da kuucağım, sözümü tutacağımm, adını anmayacağımm, nınınınıııınını nınınınıııınını..
26 Eylül 2008 Cuma
kulpsuz fincanda çay içme adabı
Filmlerden öğrendiğim bir şey var ki; Çinliler çayı kulpsuz küçük fincanlarda acayip bi şekilde tutarak içiyorlar.Google'a biraz bakınınca çay içme seremonilerini anlatan şu yazıyı buldum, bir kısmını bırakayım hatta:
"...Sonuç: Gelenekler ne kadar saçma olursa olsun, sorgu kabul etmiyorlar.
- Bu İngiliz tipi çay seremonisi, ritüeliydi; başka neler var?
- İlginç olabilecek iki örnek daha var. Biri Çin'de çayın demlenmesi ve ritüeli. Diğeri de Japonya. Çin'de ağırlıklı olarak yeşil çay tüketiliyor, çay üstadı denilen, çay konusunda tecrübeli kişilerin rolü büyük. Genelde onun etrafında toplanıyorlar. Kuru çayın üzerine sıcak su dökülüyor, bir, iki dakika bekletildikten sonra bu çok küçük, kulpsuz fincanlara servis yapılıyor. Bu, 'iyi koku çayı' olarak anılıyor. Daha sonra, demlikteki ıslanmış yaprakların üzerine ikinci kez sıcak su dökülüyor. Suyun tabii ki taze, uzun süre kaymamış su olması önemli onlara göre..."
Ülkeler, medeniyetler, bilmemnerenin başkenti falan en son merak edeceğim şeyler, bu da durup dururken aklıma gelmedi aslında. Anneme hediye gelen küçük kulpsuz fincanlardan birinde kahve içerken düşündüm, Çinli kardeşlerime hak verdim; sağ elin baş+işaret parmağı (çok gerekirse diğer üçlüden birkaçı) kombinasyonuyla parmaklar yanıyor. Doğru tutuş şekli şöyle: baş parmaklar fincanın üst kısmında tutulmak suretiyle diğer parmaklar yapışık bir şekilde fincanı alt kısımdan destekleyecek.
Bizim ince belli bardak olayı akla yatkın ama, bırakılan dudak payı sayesinde içerken tek yanma tehlikesi çayın üzerine dökülmesi oluyor. Üstelik misafirliğe gittiğimiz evlerde sevimli bi ev sahibesi bakışıyla beraber kulplu bardak alternatifi de sunuluyor, ihih.
Aslında, biz de ince belli bardağı öyle tutsaymışız ya, yeni bir işkence çeşidi; acı yok raki, acı yokk!! :p
(emeğe saygı: 1,2)
24 Eylül 2008 Çarşamba
nice yıllara
Bugün 24 Eylül, bugün güzel bir gün, bugün çok sevdiğim birinin dünyaya geldiği gün:)Kucak dolusu bu şarkıdan armağan ediyorum kendisine:
"güneş açmış mı, yağmur düşmüş mü, dön bak dünyaya.."
(emeğe saygı)
22 Eylül 2008 Pazartesi
sobe: vazgeçtiğim hayaller
Bünyesinde İzmit'ten nefret eden bir blogger barındırdığı halde(:p) sevdiğim tek blog iki dostun yeri'nin solar günlüg'e ortaladığı topa sol kanadın gerilerinden hızla gelerek yetişmeye çalışacağım kısfmetse.
Bu girişe bakarsan 'Fenerbahçe'de futbolcu olmak isterdim:( PAF takımı da olurdu:(' dememi bekleyeceksin, ama yok, benim de mq gibi yazar olma hayallerim vardı ki sanırım daha çok kitaplarıyla vakit geçiren her insan hayatında bir kerecik de olsa yazar olabilme hayali kurmuştur. Fakat insanların hayallerini sistematik bir şekilde yok eden gerçekliğin karşısında benim kırılgan hayalim don kişotluk bile yapamadan sadece can çekişti kısa bir süreliğine, ardından sizlere ömür. Saflık desen bende de vardı, hatta 'şövalyeler yalan söylemez' diye düşünerek her 'şövalyeyim ben' diyene inanacak kadar, ama mücadeleci ruhum yok pek (tiyatroyu da bu yüzden bıraktım zaten, sesim en arkadakilere kadar gitmiyormuş, çiğ yumurta içmem gerekirmiş, siz için kardeşim bana ne).
Şimdi blogger sağolsun, lafa gelince herkes on dakikalığına da olsa Montaigne olabiliyor. Şaka bir yana sağlam içerikli Türkçe blogların ülkemiz adına çok ciddi bir boşluğu doldurduğunu düşünüyorum; kitap, haftalık dergi okumasak da birinin gerçek hikayesini okuyup yorumlayabiliyor ya da internet üzerinden haberleri okumadığımız günlerde bile gündemin sıkı takipçisi en az birini okuyabiliyoruz. Bu bilgilerin güvenilirliği tartışılabilir ama üzerinde biraz düşünecek normal zeka seviyesinde her insanın iyisini kötüsünden ayırabileceğine inanıyorum ki diğer okuduklarımızın da yüzde yüz doğru olmadığını düşünürsek fazla kafaya takılacak bir şey değil, bu konuda fazlaca faydacı bir yaklaşım güdüyorum:p Yaklaşım demişken, felsefeyle alakalı birçok temel bilgiyi, düşünürleri uzun yıllar zevkle okuduğum şimdilerde kapalı olan bir blogdan öğrendiğimi söyleyebilirim. Adam kitapları okuyup, fikirleri işleyip samimi yorumlar yazıyordu, bir günde bir kitap/bir felsefik akım hakkında fikir edinmek hiç de fena bir şey değil neticede:)
Bu da bitirdiğim elmanın koçanı => )(
Neyse konuyu dağıtmayayım daha çok. Hayallere dönelim tekrar.
Daha öncesinde de 'ne olacaksın?' dediklerinde düşünmeden 'astronot!' diyordum. Liseye kadar sürdü bu hayalim hatta. "Uzay-karanlık-boşluk" üçlüsü hep ilgimi çekiyordu, geceleri aptal aptal gökyüzüne, yıldızlara bakıyordum, ne kadar ufak olduğumu düşünüp büyük olanlara hayranlık duyuyordum. Eş zamanlı, odamın her tarafını yıldız, gezegen, uçan daire vs resimleriyle donatmıştım. Sonra 'Astronomi ve Uzay Bilimleri'nin öss kitapçıklarında barajı aşarak girilebilen şık bir isimden ibaret olduğunu algıladım, 'bir bayan için ideal meslek' öğretmenliğe yöneldim. Yarım gün tatil, 3 ay yaz tatili, geleceğim için pek hayal kurmadan iyi kalpli bir öğretmen bulup evimi çekip çevirmem uygun görüldü zaten, gidişata bakarsak öyle de olacak gibi.
He hee, dee, eee? Beyaz atlı prense inanmıyorum ama bir masal var dayea nadayeya dadaeaouvv daeadaaayee. Daha ayrıntılı bilgi için bakınız ilk kabileler dili ve edebiyatı (bu konuyla da dalga geçtim ya kendime bişi diyemiyorum). Ağlansam daha mı iyiydi bea; 'acımız büyük', 'bu defa güldürmedi', 'son şakasını yaptı'.
Bir hayalim daha vardı, her şeyi bırakıp deniz kenarında bir kulübede balıkçılıkla geçinerek daha basit yaşamak. Şimdi diyorum ki;
"well i deserve nothing more than i get
cos nothing i have is truly mine"
(güzeller güzeli Dido - Life for rent)
Tespit: "Hayal kurmak iyi bişeydir ama belli bir dozajda gerçekçiliğe de ihtiyaç vardır." Bu dozajı iyi ayarlayan insanlara bizler halk arasında "mutlu" diyoruz, bunun farkına vardığımdan beri ben de daha az düşünen, daha az hayal ve farkındalıkla daha mutlu bir insan olma yolunda ilerliyorum.
Bu bir çelişki midir? Bingo!
Bu defa bireysel oynamıyorum, gole çeviremeyeceğim için topu ceza alanına doğru gönderiyorum: Eğer ofsaytta değilsen bana vazgeçtiğin hayallerinden bahsetsene; (gözyaşlarını tutabilirse) uragan, (eğer beni duyuyorsa) serotonin, (gücü halen yetiyorsa) inflack.
Ya o değil de, ütü masalarına dikiz aynası takılmalı bence, taşıdığın zaman duvara çarpma olasılığını sıfıra yaklaştırmak için..
Bu girişe bakarsan 'Fenerbahçe'de futbolcu olmak isterdim:( PAF takımı da olurdu:(' dememi bekleyeceksin, ama yok, benim de mq gibi yazar olma hayallerim vardı ki sanırım daha çok kitaplarıyla vakit geçiren her insan hayatında bir kerecik de olsa yazar olabilme hayali kurmuştur. Fakat insanların hayallerini sistematik bir şekilde yok eden gerçekliğin karşısında benim kırılgan hayalim don kişotluk bile yapamadan sadece can çekişti kısa bir süreliğine, ardından sizlere ömür. Saflık desen bende de vardı, hatta 'şövalyeler yalan söylemez' diye düşünerek her 'şövalyeyim ben' diyene inanacak kadar, ama mücadeleci ruhum yok pek (tiyatroyu da bu yüzden bıraktım zaten, sesim en arkadakilere kadar gitmiyormuş, çiğ yumurta içmem gerekirmiş, siz için kardeşim bana ne).
Şimdi blogger sağolsun, lafa gelince herkes on dakikalığına da olsa Montaigne olabiliyor. Şaka bir yana sağlam içerikli Türkçe blogların ülkemiz adına çok ciddi bir boşluğu doldurduğunu düşünüyorum; kitap, haftalık dergi okumasak da birinin gerçek hikayesini okuyup yorumlayabiliyor ya da internet üzerinden haberleri okumadığımız günlerde bile gündemin sıkı takipçisi en az birini okuyabiliyoruz. Bu bilgilerin güvenilirliği tartışılabilir ama üzerinde biraz düşünecek normal zeka seviyesinde her insanın iyisini kötüsünden ayırabileceğine inanıyorum ki diğer okuduklarımızın da yüzde yüz doğru olmadığını düşünürsek fazla kafaya takılacak bir şey değil, bu konuda fazlaca faydacı bir yaklaşım güdüyorum:p Yaklaşım demişken, felsefeyle alakalı birçok temel bilgiyi, düşünürleri uzun yıllar zevkle okuduğum şimdilerde kapalı olan bir blogdan öğrendiğimi söyleyebilirim. Adam kitapları okuyup, fikirleri işleyip samimi yorumlar yazıyordu, bir günde bir kitap/bir felsefik akım hakkında fikir edinmek hiç de fena bir şey değil neticede:)
Bu da bitirdiğim elmanın koçanı => )(
Neyse konuyu dağıtmayayım daha çok. Hayallere dönelim tekrar.
Daha öncesinde de 'ne olacaksın?' dediklerinde düşünmeden 'astronot!' diyordum. Liseye kadar sürdü bu hayalim hatta. "Uzay-karanlık-boşluk" üçlüsü hep ilgimi çekiyordu, geceleri aptal aptal gökyüzüne, yıldızlara bakıyordum, ne kadar ufak olduğumu düşünüp büyük olanlara hayranlık duyuyordum. Eş zamanlı, odamın her tarafını yıldız, gezegen, uçan daire vs resimleriyle donatmıştım. Sonra 'Astronomi ve Uzay Bilimleri'nin öss kitapçıklarında barajı aşarak girilebilen şık bir isimden ibaret olduğunu algıladım, 'bir bayan için ideal meslek' öğretmenliğe yöneldim. Yarım gün tatil, 3 ay yaz tatili, geleceğim için pek hayal kurmadan iyi kalpli bir öğretmen bulup evimi çekip çevirmem uygun görüldü zaten, gidişata bakarsak öyle de olacak gibi.
He hee, dee, eee? Beyaz atlı prense inanmıyorum ama bir masal var dayea nadayeya dadaeaouvv daeadaaayee. Daha ayrıntılı bilgi için bakınız ilk kabileler dili ve edebiyatı (bu konuyla da dalga geçtim ya kendime bişi diyemiyorum). Ağlansam daha mı iyiydi bea; 'acımız büyük', 'bu defa güldürmedi', 'son şakasını yaptı'.
Bir hayalim daha vardı, her şeyi bırakıp deniz kenarında bir kulübede balıkçılıkla geçinerek daha basit yaşamak. Şimdi diyorum ki;
"well i deserve nothing more than i get
cos nothing i have is truly mine"
(güzeller güzeli Dido - Life for rent)
Tespit: "Hayal kurmak iyi bişeydir ama belli bir dozajda gerçekçiliğe de ihtiyaç vardır." Bu dozajı iyi ayarlayan insanlara bizler halk arasında "mutlu" diyoruz, bunun farkına vardığımdan beri ben de daha az düşünen, daha az hayal ve farkındalıkla daha mutlu bir insan olma yolunda ilerliyorum.
Bu bir çelişki midir? Bingo!
Bu defa bireysel oynamıyorum, gole çeviremeyeceğim için topu ceza alanına doğru gönderiyorum: Eğer ofsaytta değilsen bana vazgeçtiğin hayallerinden bahsetsene; (gözyaşlarını tutabilirse) uragan, (eğer beni duyuyorsa) serotonin, (gücü halen yetiyorsa) inflack.
Ya o değil de, ütü masalarına dikiz aynası takılmalı bence, taşıdığın zaman duvara çarpma olasılığını sıfıra yaklaştırmak için..
16 Eylül 2008 Salı
matematikçinin aşkı
Mühendisler şarkısını yapmış, matematikçiler de mektubunu yazmış:
Türev tanem, bir tanem...
Bir sigma işareti kadar kıvrak, bir pi sayısı kadar sonsuzsun sevgilim. Sana olan sevgimin limitleri sonsuzluğuna ulaşıyor. Bir bakışın kalbimde matris kadar derin etkiler yapıyor. Kalem gibi kaşların, trigonometri gibi karışık saçların, tebeşir kokusu gibi burnumda tütüyor.
Çarpanlarına ayrılmayan denklemler gibi nazlanma. Senden mektup almak integral almaktan daha zor. Bilinmeyenlerimiz farklı olsa bile polinomlar gibiyiz. Eğer böyle devam ederse seni keşfedilmemiş dizi kuralları ile izleyeceğim.
Seninle bir daire olalım, merkezde ben etrafımda eşit uzaklarda sen. Nereye bakarsam seni göreyim.
Üzüntülerimiz teğet, sevinçlerimiz kiriş olsun. Birbirimize o kadar yakın olalım ki yarı çaplarımızın limiti sıfıra yaklaşsın. Şu anda y=ax^2+bx+c parabolünün iki ayrı kolu isek de bir gün tepe noktasında buluşacağız.
Sana bir sinx eğrisi gibi sürekli, "k" sabiti kadar bağlıyım, hiçbir parantez bizi ayıramaz.
Türev tanem, bir tanem...
Bir sigma işareti kadar kıvrak, bir pi sayısı kadar sonsuzsun sevgilim. Sana olan sevgimin limitleri sonsuzluğuna ulaşıyor. Bir bakışın kalbimde matris kadar derin etkiler yapıyor. Kalem gibi kaşların, trigonometri gibi karışık saçların, tebeşir kokusu gibi burnumda tütüyor.
Çarpanlarına ayrılmayan denklemler gibi nazlanma. Senden mektup almak integral almaktan daha zor. Bilinmeyenlerimiz farklı olsa bile polinomlar gibiyiz. Eğer böyle devam ederse seni keşfedilmemiş dizi kuralları ile izleyeceğim.
Seninle bir daire olalım, merkezde ben etrafımda eşit uzaklarda sen. Nereye bakarsam seni göreyim.
Üzüntülerimiz teğet, sevinçlerimiz kiriş olsun. Birbirimize o kadar yakın olalım ki yarı çaplarımızın limiti sıfıra yaklaşsın. Şu anda y=ax^2+bx+c parabolünün iki ayrı kolu isek de bir gün tepe noktasında buluşacağız.
Sana bir sinx eğrisi gibi sürekli, "k" sabiti kadar bağlıyım, hiçbir parantez bizi ayıramaz.
11 Eylül 2008 Perşembe
makas eller (edward scissorhands)
Fena halde Tim Burton'a sarmış durumdayım bu aralar ve dolayısıyla Johnny Depp ve dolayısıyla Danny Elfman.. (geçmişe bakınız, bakınız..)Özetini falan bir yana bırak şimdi de, ben bu filmi izleyip de 'Edward Scissorhands gerçek olsa hayatımın aşkı olurdu' demeyecek bağğyanlara güler geçerim.. Ee, iddialı oldu biraz ama zaten gerçek değil ki bu mikemmel ötesi karakterler, ha diyeceksin ki sen önce kendine bak, sen filmlerdeki aşık olunası karakterler gibi misin, yok, değilim, zaten ben gerçek olsaydı 'biz ererdik muradımıza siz de çıkardınız kerevete' falan demedim, 'aşık olmak' dedim sadece, aşk zaten bildiğim kadarıyla tek kişilikti (yoksa.. yok ya, olamaz film karakteri lan bu, kendine gel!).
Öyle masum, öyle iyi, öyle, sanki, bakışları, duruşu, bu iyiliğiyle insan olmaya o kadar uzak ki zaten ancak bir film karakteri ya da makas elli kurabiye kalpli bir hayal olabilir bu haliyle..
Tim Burton yine bize bir mesaj veriyor; iyilerin ve farklıların bu dünyada
mutlu olamayacağına dair. Kim bu yüzden Edward ile birlikte yaşlan(a)madı. Yine de, bari diyorum ki, filmlerde mutlu olsalar, bununla teselli bulsak. Şimdi ise düşünmeden duramıyorum, Edward Kim olmadan nasıl yaşadı onca yıl, nasıl yaşamaya devam edecek, onsuzluğu nasıl öğrenecek?Bu öğrenilecek bir şey de değil ki, sadece alışılacak bir durum. Edward Kim'sizliğe alışacak. Buraya yazınca kolay da, O olmak, zor olan bu.. Böhüh, hep böyle olur, üzüldüğüm zamanlarda anlatacaklarımı kopuk kopuk anlatırım, soğan gözlerinizden yaş getirecek kadar acıysa onu ince ince, düzgün kesemezsiniz ki:(
Hadi beni geç, sen neyaptintim, Edward kar yağdırırken ben nasıl gülebileceğim; 'cennet böyle bir yer olmalı' diyebileceğim, beyaz? Boğazım düğümlenmez mi?
...........dikkat! spoiler.......................
Kim'in psikopat sevgilisi Jim hıyarı Edward'ın kilitli kapıları açmak konusundaki hünerini görünce babasının paralarını sak
ladığı odayı açtırmak için onu kullanmayı akıl eder ve Kim de ilk başlarda itiraz etse de sonradan 'sevgilimle minibüsümüz olsuuağğn' düşüncesiyle Edward'dan bunu isteme gafletinde bulunur. Fakat işler istedikleri gibi gitmez, Edward yakalanır, bu salaklar da onu olduğu gibi bırakıp kaçarlar. Kim de sevgilisi onu zorla götürdüğü için yardım edemez. Polis merkezinde Edward'ın akıl sağlığının yerinde olmadığına kanaat getirilir ve Edward Kim ile sevgilisine dair tek kelime etmemiş halde serbest bırakılır.Edward ile Kim'in bu olaydan sonraki ilk karşılaşmaları:
..
Kim: Kimin evi olduğunu söylediklerinde kendini çok kötü hissetmiş olmalısın..
Edward: Jim(Kim'in psikopat sevgilisi)'in evi olduğunu biliyordum.
Kim: Biliyor muydun?
Edward: Evet.
Kim: Öyleyse niye yaptın?
Edward: Çünkü sen yapmamı istedin.
İşte burası da sözün bittiği yerdi..
...........dikkat! spoiler.......................
Bu filmden haberim olmadan kar yağışını izlediğim günlere yazık olmuş. Kim bilir daha kaç kere 'neden daha önce değil?' diyeceğim; ya çok geç ya da çok erken kalıyorum zamanda; ben varken kimse olamıyor haliyle. Zamanlama farkıyla hayatı ıskalamak bu olsa gerek.
9 Eylül 2008 Salı
olur öyle
Serbest çağrışır ya bazen, saçmasapan olur bazıları da, yazayım dedim..
-Mersin deyince aklıma sivrisinek, ilaçlama arabası ve duman altında kalmış haşlanmış süt mısır gelir..
-Ne zaman ki çimlerin arasında bir açıklık görsem Soccer Kid'in tarlalı bölümünde futbolcu kartlarını toplarken gizli bölmeyi işaret eden çimlerin arasındaki açıklığı hatırlarım, yerin dibine inip oradaki kartı da almak isterim..
-Ne zaman 50 Cent'ten 'candy shop'ı ya da 'just a lil bit'i dinlesem gözümün önüne "acuğnn fiğağda" diyen sarışın, şapkalı, güzel mi güzel ablalar gelir..
-Otobüsten inmek isteyen biri 'müsait bir yerde inecek var' dediğinde aklıma 'mükemmel bir yerde inecek var' gafı gelir, sonra da şoförün 'buyrun, size layık değil ama' cevabı gelir, gülümserim..
-Televizyonda 'vak lili, vak vak lili' reklamını gördüğümde aklıma vaka-i vakvakiye gelir(di)..
-Ne zaman Saydım'ı dinlesem aklıma radyo programcısı Muzo gelir, zamanında 'her yerde çalındığına bakmayın bir süre parlayıp söneceklerden biri' demişti Ogün Sanlısoy için..
-Biri 'çalışmam lazım' dediğinde aklıma 'öğretmen tahtaya hep beni kaldırıyoo' diyen karbeyaz gömlekli Ali ve Ayşe Teyze gelir..
-Göz kararı süt katarken bişeye aklıma hep Nil gelir..
-Tarkan'ın 'Gül döktüm yollarına' şarkısını duyduğumda aklıma pırıltılı koyu yeşil arabamızla tatile giderken yoldan aldığımız yeşil kabuklu fındık ve henüz ayıklanmamış yer fıstığı gelir, her yer fıstığını hatırladığımda da midem bulanır (bu tespitin Angara Yerfıstığı'yla alakası yoktur:p)..
İnsan beyni kadar karmaşık bir başka yapı daha bilmiyorum, üstelik dişi versiyonu daha karışık oluyor bunların..
(anaa dalya yapmışım, 100. yazı:p)
-Mersin deyince aklıma sivrisinek, ilaçlama arabası ve duman altında kalmış haşlanmış süt mısır gelir..
-Ne zaman ki çimlerin arasında bir açıklık görsem Soccer Kid'in tarlalı bölümünde futbolcu kartlarını toplarken gizli bölmeyi işaret eden çimlerin arasındaki açıklığı hatırlarım, yerin dibine inip oradaki kartı da almak isterim..
-Ne zaman 50 Cent'ten 'candy shop'ı ya da 'just a lil bit'i dinlesem gözümün önüne "acuğnn fiğağda" diyen sarışın, şapkalı, güzel mi güzel ablalar gelir..
-Otobüsten inmek isteyen biri 'müsait bir yerde inecek var' dediğinde aklıma 'mükemmel bir yerde inecek var' gafı gelir, sonra da şoförün 'buyrun, size layık değil ama' cevabı gelir, gülümserim..
-Televizyonda 'vak lili, vak vak lili' reklamını gördüğümde aklıma vaka-i vakvakiye gelir(di)..
-Ne zaman Saydım'ı dinlesem aklıma radyo programcısı Muzo gelir, zamanında 'her yerde çalındığına bakmayın bir süre parlayıp söneceklerden biri' demişti Ogün Sanlısoy için..
-Biri 'çalışmam lazım' dediğinde aklıma 'öğretmen tahtaya hep beni kaldırıyoo' diyen karbeyaz gömlekli Ali ve Ayşe Teyze gelir..
-Göz kararı süt katarken bişeye aklıma hep Nil gelir..
-Tarkan'ın 'Gül döktüm yollarına' şarkısını duyduğumda aklıma pırıltılı koyu yeşil arabamızla tatile giderken yoldan aldığımız yeşil kabuklu fındık ve henüz ayıklanmamış yer fıstığı gelir, her yer fıstığını hatırladığımda da midem bulanır (bu tespitin Angara Yerfıstığı'yla alakası yoktur:p)..
İnsan beyni kadar karmaşık bir başka yapı daha bilmiyorum, üstelik dişi versiyonu daha karışık oluyor bunların..
(anaa dalya yapmışım, 100. yazı:p)
8 Eylül 2008 Pazartesi
anahtar kelimeler 1.2
Bilinçli bir blogger olarak (bu ne demek ya) anahtar kelimeleri daha önce de olduğu gibi mercek altına almaya devam edeyim. İlginç olan, arama yapınca hakkında bakmaya üşeneceğiniz kadar çok sayfa çıkan kelimelerin (solar, aşk, snow patrol gibi) neticesinde de buraya yönlenme olabilmesi, tesadüf dedim ben.
Neyse, bakalım güzel yurdum insanı ne yazıp da talihsiz bir şekilde solar günlüg'e uğrama şanssızlığına erişmiş:
"neyaptinsolar"
n'olsun valla uğraşıp duruyoz öyle, sen naaptın ya?
"formula g 2008"
herkes formula 1'i takip edince marjinal gözükeyim dedim. zaten hakkinen'i severdim ben, o zaman cnn türk'teki adam da yoktu, hem raikkonen de üç-beş kuruşa(?) mclaren'ı satınca iyice tadı kaçtı.. neyse, nascar var, bizim için yeni çıktı, bi şans daha ama maymun olarak.
"www.neyaptinsolarblogspot.com"
nedense gözümün önüne klavyedeki tuşları görmek için eğilen, tek parmağıyla harfleri arayan süper bir babaanne geldi (benimki erken veda etti diye bana heralde). canım babaannem, google'a yazasıya "sık kullanılanlar"a ya da "yer imleri"ne ekle torununu okumak istersen, tek tık! süper kolaylık:)
"chris martinin elindeki yazı"
dejavu, mevzu başkaları olunca ne meraklı milletiz ya, en son eşittir işaretiydi elindeki, millet çok merak edince chrisciğim altına açıklama falan mı yazdı acaba:p
"somewhere around nothing"
tam olarak burası değil ama bir yaklaşığı; burada everything in its right place!
"aşk"
hayat, 'bazen senle hiç tanışmamış olmayı diliyorum. çünkü tanışmamış olsaydık, geceleri yatarken dünyada senin gibi biri olduğunu bilmeden uyuyabilirdim..'
"ya beni öldürecek bir şarkı istiyorum yaa"
bildiğim kadarıyla şarkıların böyle bir fonksiyonu yok, ama seni öldürmeyen şarkı güçlü kılar: "a dying wish". selayı duyunca(6:20) ürperip heidi moduna gireceksin zaten, 'aslında o kadar da ölmemi gerektirecek bişi yok ya' diye. al, bu da panzehir, hadiiiyyyyyyyy, koş koş koş!!! :)
"snow patrol"
endamı yeter, gözleri yeter. dinle, kesin dinle, vakit kaybetme dinle, beni dinle; bu grubu kesin dinle, chasing cars'ı dinle, run'ı dinle muhakkak dinle, dinle bak, dinle, hemen dinle, light up! light up!, dinle, dinle ya işte, dinle..
"güzel solar"
evet ya, güzel soluyor bence de.
"is lie bi dish sarkısı"
:)) 'wo bist du' harikası olmasın; ich liebe dich, ich liebe dich nicht, ich liebe dich nicht mehr oder weniger als du, als du mich geliebt hast, als du mich noch geliebt hast.. diye devam eder:)
"akrep istiyorum"
yerinde olsam istemezdim.
"dokuz eylül öğrencileri gülümse videosu"
şurada olacaktı.
"coldplay viva la vida anlamı"
yaşasın hayat!
"cola kcal hesapla"
ohoo çok kalori, bence içmeyin bu mereti mideye zarar.
"time is so short i'm sure there must something more"
ben de onu diyordum işte, 42: 'they're just living in my head'
"senetteki imza kağıdın sol alt köşesinde ise"
ayvayı yedin demektir:p
"solar film"
gerçi güneş enerjisi sistemleri üzerine çalışmayı düşünüyordum ama olsun, zamanla bu da olur, kısfmet:)
"sia breathe me türkçe sözleri"
'..yine kendimi acıttım bugün ve en kötü yanı da suçlayacak kimse yok' bu şarkıyı dinlemek için gerek ve yeter koşul.
"www.neyaptinsolarogspot.com"
blogspotu yakın zamanda satın aldım:p tiz zamanda bütün blogların sonuna solarogspot getirile!
"coldplay solistinin elındekı yazının fotoğrafı"
yurdum gençliğinin en büyük dertlerinden biri de bu olmalı.
Keyifliydi, ama tam da şu an her şey ne kadar zor bana sor, "neyaptinkirac", çekirdeklerimi çıkardın reçel yaptın yaa..
Neyse, bakalım güzel yurdum insanı ne yazıp da talihsiz bir şekilde solar günlüg'e uğrama şanssızlığına erişmiş:
"neyaptinsolar"
n'olsun valla uğraşıp duruyoz öyle, sen naaptın ya?
"formula g 2008"
herkes formula 1'i takip edince marjinal gözükeyim dedim. zaten hakkinen'i severdim ben, o zaman cnn türk'teki adam da yoktu, hem raikkonen de üç-beş kuruşa(?) mclaren'ı satınca iyice tadı kaçtı.. neyse, nascar var, bizim için yeni çıktı, bi şans daha ama maymun olarak.
"www.neyaptinsolarblogspot.com"
nedense gözümün önüne klavyedeki tuşları görmek için eğilen, tek parmağıyla harfleri arayan süper bir babaanne geldi (benimki erken veda etti diye bana heralde). canım babaannem, google'a yazasıya "sık kullanılanlar"a ya da "yer imleri"ne ekle torununu okumak istersen, tek tık! süper kolaylık:)
"chris martinin elindeki yazı"
dejavu, mevzu başkaları olunca ne meraklı milletiz ya, en son eşittir işaretiydi elindeki, millet çok merak edince chrisciğim altına açıklama falan mı yazdı acaba:p
"somewhere around nothing"
tam olarak burası değil ama bir yaklaşığı; burada everything in its right place!
"aşk"
hayat, 'bazen senle hiç tanışmamış olmayı diliyorum. çünkü tanışmamış olsaydık, geceleri yatarken dünyada senin gibi biri olduğunu bilmeden uyuyabilirdim..'
"ya beni öldürecek bir şarkı istiyorum yaa"
bildiğim kadarıyla şarkıların böyle bir fonksiyonu yok, ama seni öldürmeyen şarkı güçlü kılar: "a dying wish". selayı duyunca(6:20) ürperip heidi moduna gireceksin zaten, 'aslında o kadar da ölmemi gerektirecek bişi yok ya' diye. al, bu da panzehir, hadiiiyyyyyyyy, koş koş koş!!! :)
"snow patrol"
endamı yeter, gözleri yeter. dinle, kesin dinle, vakit kaybetme dinle, beni dinle; bu grubu kesin dinle, chasing cars'ı dinle, run'ı dinle muhakkak dinle, dinle bak, dinle, hemen dinle, light up! light up!, dinle, dinle ya işte, dinle..
"güzel solar"
evet ya, güzel soluyor bence de.
"is lie bi dish sarkısı"
:)) 'wo bist du' harikası olmasın; ich liebe dich, ich liebe dich nicht, ich liebe dich nicht mehr oder weniger als du, als du mich geliebt hast, als du mich noch geliebt hast.. diye devam eder:)
"akrep istiyorum"
yerinde olsam istemezdim.
"dokuz eylül öğrencileri gülümse videosu"
şurada olacaktı.
"coldplay viva la vida anlamı"
yaşasın hayat!
"cola kcal hesapla"
ohoo çok kalori, bence içmeyin bu mereti mideye zarar.
"time is so short i'm sure there must something more"
ben de onu diyordum işte, 42: 'they're just living in my head'
"senetteki imza kağıdın sol alt köşesinde ise"
ayvayı yedin demektir:p
"solar film"
gerçi güneş enerjisi sistemleri üzerine çalışmayı düşünüyordum ama olsun, zamanla bu da olur, kısfmet:)
"sia breathe me türkçe sözleri"
'..yine kendimi acıttım bugün ve en kötü yanı da suçlayacak kimse yok' bu şarkıyı dinlemek için gerek ve yeter koşul.
"www.neyaptinsolarogspot.com"
blogspotu yakın zamanda satın aldım:p tiz zamanda bütün blogların sonuna solarogspot getirile!
"coldplay solistinin elındekı yazının fotoğrafı"
yurdum gençliğinin en büyük dertlerinden biri de bu olmalı.
Keyifliydi, ama tam da şu an her şey ne kadar zor bana sor, "neyaptinkirac", çekirdeklerimi çıkardın reçel yaptın yaa..
5 Eylül 2008 Cuma
eti ufff
Dün akşam 'bir insanın başına gelebilecek en talihsiz olaylar listesi'ne bir madde de benim eklememi isteselerdi "eti pufun granüllerini kabından ağzına doğru ivmelendirip çiğnemek üzere bekletirken esen rüzgarla kabın halıya devrilmesi" diye not düşerdim, gelecek nesiller de bunu okuyunca 'ne ahmak insanlar varmış yeaa' falan derdi.Bu kadar bencil ve umursamaz bir insan olabiliyorum bazen.
Konuyla ilgili olabilecek hatırlayınız:
"Çünkü, benim tek isteğim, sözcüklerle oynamak, hayalimi işletmekti. Yoksa, başkasından bana ne? Hepinizin canı cehenneme!.. Ben huzur istiyorum, huzur! Bunu elde etmek için bütün dünyayı beş paraya değişirim. Bana: 'Güzel bir çay içmek mi istersin, yoksa dünyanın batmasını mı?' diye sorsalar, hemen 'Çay içmek!' diye bağırırım. Bunu biliyor muydun? Ha? Ben alçağın, onursuzun, bencilin, tembelin biriyim."
Kelimelerine aşina olanlar yanılmayacak, bu sert adam Dostoyevski.
Misal, bana da deseler 'Kakaolu bir eti puf yemek mi istersin yoksa dünyanın batmasını mı?' uzun süre düşünüp 'Eti, ufff...' derim ben, kararsız bir bünyeyim çünkü.
Bana böyle sorularla gelmesinler mümkünse, ve de böyle şarkılarla, unuttum lan ben.
puf kırıntıları
yaklaştırsana çabuk çabuk kendini bana
bu bitene kadar, diğerini cebine sakla, kat zulana.
yalan söyleme, bak kabının içine, bitmiş olamaz..
yokla ceplerini, puf kırıntıları kalmış olmalı biraz??
puf kırıntısıyla doymaktansa
tek başıma aç kalırım bu hayatta
paylaşacak bir eti puf artık yoksa
bir androidle bir solar arasında
aaaaağğğğğğ aaağğğğaaaaaaa
2 Eylül 2008 Salı
formula g ve hidromobil 2008
Formula G de ne? Sene 2004, Tübitak başta güneş (solar:) olmak üzere temiz enerji kaynaklarını (güneş, rüzgar, hidrojen, dalga vs.) gündeme getirmek adına bir yarışma düzenlediğini duyurmuştu Bilim ve Teknik Dergisi'nde. Uzaktan bakıp "E güzel" demiştim ben ama abim bir ekip kurup katılmaya karar verdi. Proje henüz hayal aşamasındayken, ekibi kurarken, daha sonra da ekiptekilerle ne kadar emek harcadıklarını hiç kimse tahmin bile edemez. Üstelik bir firmaya gidip Sakarya Üniversitesi demekle ODTÜ demek arasındaki fark projenin bütçesini ciddi miktarda etkiliyordu. Abartmıyorum, Sagu
ar ekibi zar zor iki üç sponsor bulup bu yüzbin dolarlık arabayı onbin dolardan daha aza mal etmişlerdi. Şimdilerde başarıyı gören firmalar onlara sponsorluk için teklif götürüyor, nereden nereye:)
Yarış esnasında yanımda konuşan adamlara bakarsan da sanayi bölgesi ya üniversite çok para ayırıyor-muş, ondan başarılılar-muş.. Dışarıdan bakınca her şey ne kadar toz pembe değil mi:)(ironi)Pisttekiler çadırda falan da kalmıyorlar zaten, inanır mısın, geceleri Tübitak hepsini toparlayıp limuzinlerle Hilton'a götürüyor, maksat teknoloji gelişsin.(/ironi)
Neyse, güneş arabalarının çalışma mantığı kabaca şöyle; arabaların üst yüzeylerine konulan paneller güneş enerjisini topluyor, bundan üretilen elektrik pillerin içinde depolanıyor, araba da motoruna aktarılan elektrik enerjisiyle yol alıyor, yine bu enerji sayesinde durabiliyor. İşte bu çalışma prensibi sayesinde hem doğaya zarar vermeyen hem de tükenmeyen bir enerjiyle yürüyen, hiç gürültüsü olmayan bir trafiğin hayalini kurabiliyor insan.
Gelelim yarışa; bu sene 'Formula G 2008' olarak İzmir Pınarbaşı Pisti'ndeydi. Yarışta arabanın ağırlığı ne kadar az ve aerodinamik yapısı ne kadar iyi ise o kadar avantajlısın, bu da daha kaliteli güneş panelleri, daha fazla sponsor desteği/para gereksinimi demek, ya da pilotunuzu hafiflemesi için sıkı bir diyete sokabilirsiniz:) Mesela bir amca da başka bir ekibin pilotunun 38 kilo olduğunu duyunca oğluna "Sizin pilotunuz ağır oğlum, diğerleri ses çıkarmıyor ama sizin araba ııınnn hınnn diye geçiyor" dedi:)
Ben hep diyorum, eğer bir eki
p oraya yürür vaziyette bir araba getirebilmişse dünyayı değiştirmek için elinden geleni yapmış ve bu yarışı kazanmıştır, ama işin formalitesine bakarsak, gönül bağım olan üçüncü takım: İTÜ GAE ekibi İTÜRA ile birinci oldu. SAITEM ekibinin SAGUAR'ının tekerine yine çivi battı ama sanırım daha büyük mekanik problemler neticesinde altıncılıkla bitirdi yarışı, ayrıca tasarım ödülüne layık görüldü Saguar X7.
Gelelim benim pek sevgili okulum Kocaeli Üniversitesi'nin Türk Mekatronik Tak
ımı'na; geçen sene MPPT yandığı için yarışa erken veda etmek zorunda kalan Gayret 3'ün devamı Gayret 4, bu sene de gayretliydi ama yine olmadı, kısfmet artık n'apalım, bir dahaki sefere artık:) Galiba sunucu Gayret Gemisi'ni bilmediği için arabamızın ismine 'arabesk' yakıştırması yaptı, kınıyorum buradan kendisini, çıt çıt çıt.... Gerçi okulda Gayret'ten haberi olan ekip dışında çok az kişi var, bunu düşünürsek durum çok da garip değil. Ceryan Ekibi'nin Körfez Yıldızı ise önceki senelerde en fazla yerli katkı ödülünü almıştı.
Güneş arabalarının yarışından
sonra bakmaya kıyamayacağınız şekerlikte hidrojen arabalarının yarışı 'Hidromobil 2008' vardı. Bu araçlar da gereken enerjiyi hidrojenden elde edip atık olarak bildiğimiz 'su'yu bırakıyorlar doğaya. Espri mi gerçek mi bilmiyorum ama geçen senelerde birinden duymuştum yarış esnasında 'Egzoza bardağı daya çıkan suyu iç, o kadar temiz' demişti bu arabalar için.
Bu sene de geçen seneki gibi en şeker araba seçimimi Sakarya Üniversitesi'nden yana yaptım, ekip SAITEM değil ama SETT, ismi de Hidrosett2.
Bu güzellik de SAHIMO. Basın pek bahsetmemiş olsa da SAHIMO Fransa'da düzenlenen Shell Eco Marathon'da sessiz sedasız Avrupa üçüncülüğü elde ederek bizleri gururlandırdı. Bu yüzden ağır abilik yapıp yarışmaya katılmadı, oturduğu yerden çaylakları izledi:)
Sakarya Üniversitesi Saitem ile İTÜ Arıba ekibi burada kanıtladı kendilerini, bence artık yurtdışına açılmalılar ki sanırım Saitem 2009'da Avustralya'da düzenlenecek World Solar Challenge yarışmasına katılacak.
Ne güzel şeyler değil mi, ama insan bu alternatiflerin hayatımıza daha fazla girememesini düşününce kahroluyor ya.. Keşke birilerinin fosil yakıt kullanılmasından çıkarı olmasa da daha fazla kaynak, ilgi ve insan gücüyle gelecek nesillere daha temiz bir dünya bırakabilsek ama n'aparsın, 'ovv beybi beybi itiz e vayld vörld'..
ar ekibi zar zor iki üç sponsor bulup bu yüzbin dolarlık arabayı onbin dolardan daha aza mal etmişlerdi. Şimdilerde başarıyı gören firmalar onlara sponsorluk için teklif götürüyor, nereden nereye:)Yarış esnasında yanımda konuşan adamlara bakarsan da sanayi bölgesi ya üniversite çok para ayırıyor-muş, ondan başarılılar-muş.. Dışarıdan bakınca her şey ne kadar toz pembe değil mi:)(ironi)Pisttekiler çadırda falan da kalmıyorlar zaten, inanır mısın, geceleri Tübitak hepsini toparlayıp limuzinlerle Hilton'a götürüyor, maksat teknoloji gelişsin.(/ironi)
Neyse, güneş arabalarının çalışma mantığı kabaca şöyle; arabaların üst yüzeylerine konulan paneller güneş enerjisini topluyor, bundan üretilen elektrik pillerin içinde depolanıyor, araba da motoruna aktarılan elektrik enerjisiyle yol alıyor, yine bu enerji sayesinde durabiliyor. İşte bu çalışma prensibi sayesinde hem doğaya zarar vermeyen hem de tükenmeyen bir enerjiyle yürüyen, hiç gürültüsü olmayan bir trafiğin hayalini kurabiliyor insan.
Gelelim yarışa; bu sene 'Formula G 2008' olarak İzmir Pınarbaşı Pisti'ndeydi. Yarışta arabanın ağırlığı ne kadar az ve aerodinamik yapısı ne kadar iyi ise o kadar avantajlısın, bu da daha kaliteli güneş panelleri, daha fazla sponsor desteği/para gereksinimi demek, ya da pilotunuzu hafiflemesi için sıkı bir diyete sokabilirsiniz:) Mesela bir amca da başka bir ekibin pilotunun 38 kilo olduğunu duyunca oğluna "Sizin pilotunuz ağır oğlum, diğerleri ses çıkarmıyor ama sizin araba ııınnn hınnn diye geçiyor" dedi:)
Ben hep diyorum, eğer bir eki
p oraya yürür vaziyette bir araba getirebilmişse dünyayı değiştirmek için elinden geleni yapmış ve bu yarışı kazanmıştır, ama işin formalitesine bakarsak, gönül bağım olan üçüncü takım: İTÜ GAE ekibi İTÜRA ile birinci oldu. SAITEM ekibinin SAGUAR'ının tekerine yine çivi battı ama sanırım daha büyük mekanik problemler neticesinde altıncılıkla bitirdi yarışı, ayrıca tasarım ödülüne layık görüldü Saguar X7.Gelelim benim pek sevgili okulum Kocaeli Üniversitesi'nin Türk Mekatronik Tak
ımı'na; geçen sene MPPT yandığı için yarışa erken veda etmek zorunda kalan Gayret 3'ün devamı Gayret 4, bu sene de gayretliydi ama yine olmadı, kısfmet artık n'apalım, bir dahaki sefere artık:) Galiba sunucu Gayret Gemisi'ni bilmediği için arabamızın ismine 'arabesk' yakıştırması yaptı, kınıyorum buradan kendisini, çıt çıt çıt.... Gerçi okulda Gayret'ten haberi olan ekip dışında çok az kişi var, bunu düşünürsek durum çok da garip değil. Ceryan Ekibi'nin Körfez Yıldızı ise önceki senelerde en fazla yerli katkı ödülünü almıştı.Güneş arabalarının yarışından
sonra bakmaya kıyamayacağınız şekerlikte hidrojen arabalarının yarışı 'Hidromobil 2008' vardı. Bu araçlar da gereken enerjiyi hidrojenden elde edip atık olarak bildiğimiz 'su'yu bırakıyorlar doğaya. Espri mi gerçek mi bilmiyorum ama geçen senelerde birinden duymuştum yarış esnasında 'Egzoza bardağı daya çıkan suyu iç, o kadar temiz' demişti bu arabalar için.Bu sene de geçen seneki gibi en şeker araba seçimimi Sakarya Üniversitesi'nden yana yaptım, ekip SAITEM değil ama SETT, ismi de Hidrosett2.
Bu güzellik de SAHIMO. Basın pek bahsetmemiş olsa da SAHIMO Fransa'da düzenlenen Shell Eco Marathon'da sessiz sedasız Avrupa üçüncülüğü elde ederek bizleri gururlandırdı. Bu yüzden ağır abilik yapıp yarışmaya katılmadı, oturduğu yerden çaylakları izledi:)

Sakarya Üniversitesi Saitem ile İTÜ Arıba ekibi burada kanıtladı kendilerini, bence artık yurtdışına açılmalılar ki sanırım Saitem 2009'da Avustralya'da düzenlenecek World Solar Challenge yarışmasına katılacak.
Ne güzel şeyler değil mi, ama insan bu alternatiflerin hayatımıza daha fazla girememesini düşününce kahroluyor ya.. Keşke birilerinin fosil yakıt kullanılmasından çıkarı olmasa da daha fazla kaynak, ilgi ve insan gücüyle gelecek nesillere daha temiz bir dünya bırakabilsek ama n'aparsın, 'ovv beybi beybi itiz e vayld vörld'..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

