Şimdi şey diyorlardır hep: "Atandı kurtuldu, oh ne güzel devlette kadrolu, 3 ay tatil, yarım gün çalışıyor" vs vs...
Nereden mi biliyorum?
Ehehe, kendimden tabii ki :))
Gerçekler öyle değilmiş yalnız. Doğrudur yarım gün çalışıyorum ama o yarım günkü yorgunluğum tüm güne yayılıyor. Öğrencilerim canavardan bozma olduğu için... Daha ilk ayda parmak liflerim koptu mesela kavga ayırırken. Biraz da tecrübesizlik var gerçi. Şimdi kavga ettiklerinde hiçbir şey yapmadan bekliyorum, yiyorlar birbirlerini bir güzel, yorulunca ayrılıyorlar. Sonra öpüşüp barışarak sınıfa gidiyorlar. Adamların stres atma yöntemiymiş meğer bu. Daha Fight Club'ı izlemeden olayı çözmüş keratalar.
Dersler daha eğlenceli geçiyor. On saniyede bir "Susuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuun!!!" diye bağırmadan mümkün değil ders işleyemiyorum. Bırak defter tutmayı, kitap getiren öğrenci görünce gözlerimin içi parlıyor. Derste bağıra çağıra şarkı söyleyeninden tut, gözlerimin içine bakarak dersten kaçanı bile var. Sonrası koridorda koşuşturmaca...
Sınav günleri bizim için haftalar öncesinden çalışıp, o gün hastalıktan gebersek dahi muhakkak okula gittiğimiz günlerdi. Şimdiki öğrenciler için diğer günlerden hiçbir farkı yok. Yazılıya girmese de kıyamet kopmaz nasılsa...
Köy okulu yazmadığıma pişman oldum. Gerçi köyleri gezdiğimde pişmanlığım bir nebze olsun azalıyor ama hayatımın yüzde doksanını okul oluşturduğu için bu konuda kafam karışık. Seneye herhangi bir köye görevlendirme isteyebilirim belki. Oradaki çocuklar şehir merkezindekiler gibi değil. Ağzından çıkan her kelimeye kıymet veriyorlar, bizim gözümüzde öğretmenimiz neydi ise, onların gözünde de şu an o. İnanılmaz saygılılar.
Köylerin de imkanları bir hayli zorlayıcı. Alışveriş yapabileceğin bir bakkalı dahi olmayan köyler var. Bakkalı bırak, sıcak suyu olmadığı için köyde banyo yapamayan bir öğretmenin varlığından haberdarım.
Yani hiçbir zaman bütün artıları bir arada bulamıyor insan. Hep araftasın. Bir adım sonrası güneşli gökyüzü, bir adım gerisi karanlık bir boşluk. Arada salınıp duruyorsun öyle; hayat diyorlar adına.
Eskiden öğretmen maaşları için "ne az ne çok, yaptığın işin tam karşılığı" derdim, ama bu tam olarak doğru değil. Sorunlu öğrencilerin çoğunlukta olduğu okullarda öğretmenler bu paranın iki katını da gönül rahatlığıyla alıp harcayabilirler :P
Hatta yıpranma payı falan diye bizler için daha erken emeklilik bile düşünülebilir :D
Şimdilik sağ işaret parmağımdan yoksunum mesela. Bakalım ilerleyen bölümlerde kahramanımızın başına daha neler gelecek...
başımdan bu da geçti budaaa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
başımdan bu da geçti budaaa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
29 Nisan 2012 Pazar
18 Nisan 2011 Pazartesi
geri zekalı
Şimdi durup dururken bu hikaye niye aklıma geldi bilmiyorum ama elbet bir nedeni vardır. Geçen sene okula giderken otobüste bir kızla tartışmıştık. Eee, daha doğrusu o benle tartışmıştı, ben pek bir karşılık verememiştim. Nedeni de ayakta kalan teyzeydi.
Gayet saygılı bir genç olarak dört sene boyu, hiçbir zaman yer vermemezlik etmedim büyüklerime. O gün şeytan dürttü herhalde "bırak yanındaki kız kalksın bu defa da" diye... Şans bu ya, duyarlı bir abla arkamda ayakta duruyormuş ben bunları düşünürken. Hemen laf saymaya başladı. Yanımdaki kız cevap vermeyince, kabak benim başıma patladı haliyle. Neyse işte, olaylar bir süre geliştikten sonra kız hıncını alamadı ki belli belirsiz "geri zekalı" dedi tartışmanın sonunda.
Duydum. Şimdi zannediyorsun ki ben de küfrettim? Yok, onun yerine kıza okula gidene kadar mavi ekran verdirecek şu cümleyi kurdum:
"Bilim adamları bile zeka olgusuna kuşkuyla yaklaşıyorken, siz benim zeka seviyeme nasıl karar verebiliyorsunuz ki?"
Şimdi düşünüyorum da, öyle çok ciddi araştırma yapmaya gerek yokmuş aslında. Kız bakar bakmaz anlamış durumu ne güzel, daha ne tantanasını yapıyorsun?
2 Aralık 2010 Perşembe
mazeretim var asabiyim ben

-Saç derinizi kaşıntıdan koparasınız geliyorsa,
-Kepeğe benzer dökülen pul pul beyazlıklar yüzünden koyu renk bi şey giyemiyorsanız,
-Saçlarınız gereğinden fazla dökülüyorsa,
-Kaşınan yerlerde kızarıklıklara rastlıyorsanız,
siz de benim gibi "saç egzaması"na tutulmuş olabilirsiniz.
Doktor sordu, "bu kadar stres yapacak ne var hayatında?" diye. Cevab verdim;
-KPSS....
Halbuki o an asıl söylemek istediğim 'soru sorma biliyorsun mazeretim var asabiyim ben'di. Direkt psikiyatri servisine yollar diye vazgeçtim. Normal normal cevaplar verdim. Sınavımız iptal oldu atamaların durumu da belli değil falan filan..............
Asıl içmem gereken şey alerji ilacı değil, düpedüz antidepresan, farkındayım.
(emeğe saygı)
14 Mayıs 2010 Cuma
nereden bileceksiniz
Bugün KPSS'ye başvurdum sonunda. Öncelikle dün para yatırmak için altı banka dolaştığımı belirtmek isterim. Neticede parayı yatıramadan eve dönmem de cabası. Sistem çökmüş...
İşlerim yolunda gitmez genelde. Bu yüzden zaten, hiçbir işimi son güne ve olabildiğince de şansa bırakmam. Garantici ve endişeli bir insan olmamın altında yatan neden de budur. Gökten Meg Ryan yağsa bana Er Ryan düşer hesabı, görünürdeki tek şansım mükemmel bir ailem olması. O da yetiyor zaten, diğerlerini bir şekilde idare ediyorsun.
Sadede geleyim, bugün sabah deneme sınavına girmeden önce koştur koştur sınav harcını yatırdım. Deneme sınavına girdim, sonra da tekrar başvuru merkezine koştum. İşlemin bitmesi 5 dakika dahi almadığı için otobüse bindiğimde içime bir kurt düşmüştü. Ne bileyim, sistem çöker, sıra olur, ulan hiç olmadı elektrik gider üç saat gelmez falan diye beklentiye girmiştim. Hiçbiri olmadı, fotoğrafın iğrençliğini saymazsak normal insanlardan bir farkım kalmamıştı. Taaa kiiii, eve gelene kadar...
Salak ben! Aday bilgi formunun üzerinde kabak gibi "Bu form adayda kalacaktır" yazıyordu ve benim elimde form morm yoktu:)) Üstelik kılavuzda bu form ÖSYM'ye ulaşırsa adayın başvurusu geçersiz sayılır yazıyordu.
Saat 16:15, başvuru merkezi 17:00'da kapanıyor. Bizim evden çarşıya 20-30 dakikada gidiliyor. Üzerimde pijamalarım var.
Kıyafetimi değiştirmek 5 dakika,
Çantamı hazırlamak 30 saniye,
Ayakkabılarımı giymek 30 saniye,
Durakta beklemek en kötü ihtimalle 15 dakika,
Sınava girememenin bedeli paha biçilemez...
Tüm riskleri alıp fırladım evden ama saçım başım nasıl görmen lazım, tam deli gibiyim. Bir de elime geçen pantolon geçen sene aldığım, üzerimde en kibar tabirle "dökümlü" duran ama bence üzerimden düşecek gibi duran pantolon. Gömlek de çıkardığım gömlek. Telaştan annemin ayakkabılarını giymişim; 2 numara büyük.
Neyse, meleklerin yardımıyla gittiğim gibi otobüs geldi, çarşıya vardığımda saat 16:35ti. Normal zamanda sallana sallana 15 dakikada yürüdüğüm yolun yarısını koşup yarısını yürüyerek 3.5 dakikada tekrar o kapının önündeydim. Gözlerim fal taşı gibi açılmış, şu diyalog yaşandı:
-Başvuru merkezi, ÖSYM, ben, aday bilgi formu...
-Sakin olun, tamam, açık, telaşlanmayın...
Kendimi odaya atıp aynı yüklem fakiri cümleleri orada da yeniledikten sonra, biraz soluklanıp, derdimi anlatmayı başarabildim. Netice; "ben bir ruh hastasıyım."
Tüm başvurularda aday bilgi formlarını almışlar. Bir yığın, duruyordu öylece, benimki de içlerinde. Başvurumu yapan çocuk;
"Bu o kadar koşturmanıza neden olacak kadar önemli bişi değil ki, orada fotokopi makinesinin yanında dolu var, doldurun götürün eve. Kılavuzda her yazılana da inanmayın. Bizde kalıyor bunlar. Zaten siz kaydınızı oldunuz gerisi mühim değil." dedi.
Sonra arkamdan koro halinde güldüler:(
Ben halen ikna olmamış vaziyette eve döndüm. Arkadaşlarıma telefon açtım, kimse daha başvuru bile yapmamış. Bu olaydan çıkarılacak iki netice var:
-Benimle yaşamak benim bu dünyadaki imtihanım olsa gerek.
-Başka birinin derdiyle dalga geçmek bizim en büyük zaafımız.
Şuradan seslendirmek istediğim son şey de, siz benim evden nasıl fırladığımı, siz benim günde 8 saat nasıl ders çalıştığımı, siz benim için bu sınavın ne denli önemli olduğunu nereden bileceksiniz? "Siz benim nasıl yandığımı nereden bileceksiniz yaa":(((
22 Ocak 2009 Perşembe
rezene-anason: karışık bir hayal
Dersaneye gittiğim zamanlarda rehber hocamızın ağzından düşmeyen bişey vardı, koridorda karşılaştığımızda, fırsat bulduğunda da sınıfa gelip bol bol hatırlatırdı (unutmak zaten mümkün değildi de o farkında değildi işte): "Önce bir hedefiniz olsun arkadaşlar, kendinizi bir konumda hayal edin ve ona ulaşmak için çabalayın"..
Gereksiz bir dolu hayale kapılıp peşinden sürüklenme yetisine doğduğum günden beri sahip olan su katılmamış 'hayalperest' ben, bu konuda hiçbir hayal kuramıyordum; küçüklüğümdeki "Büyüyünce astronot olucam ben" romantizmini saymazsak..
Yok, gerçekten, hayata dair, "Kendimi ileride şurada görmek isterim" diye hiçbir hırs yok içimde, öyle uysal ki içim bu konuda, sesi soluğu çıkmıyor valla, 'bir lokma bir hırka' derler ya benimkisi de o hesap.
Yine de sırf rehber hocamın tavsiyesidir diye yabana atmadım, dedim ki benim de bi hedefim olsun, ÖSS neticede, koskocaman üç harfli bi sınav.. Bir günümü ciddi ciddi bunun için ayırdım, çalışma lambamdaki ışık sayesinde fark edebildiğim bir toz zerreciğinin süzülüşünü izleyerek bulunduğum düzlemi hayallerimle terk edecek potansiyelim varken, kendimi nerede görmek isterim diye saatlerce düşündüm.. O anlarımda da elimde Doğadan'ın üretimi poşet çaylardan biriyle dolu bir bardak vardı..
Eureka!
Dedim ki, "Eczacılık okuycam sonra da Doğadan'da çalışıcam, ilk icraatim de Rezene-Anason karışımı bi çay yapmak olucak" (bilhassa çocukları daha ilk yudumda mayıştıran legal bi rakı sentezi; o an aklıma kuzenim gelmişti yalan değil)..
Bugün markette rafta duran Rezene çayına baktım boynumu büküp, içindekiler kısmında şunlar yazılıydı: Rezene-Anason.
Gülümseyerek aldım, tıpkı bilinçli bir tüketici gibi üzerindeki yazıları okudum, eğer daha önceden rezenede anason olduğunu fark etseydim bu bölümde de okuyamazdım, playlistimin favorisi "tamirci çırağı" olurdu..
Ha, bence daha iyi olurdu o ayrı, çalışırken -taş devrindeki fırankeyştayn gibi- kulaklarımdan duman çıkaran kafamı zorla çalıştırmak zorunda olmazdım. Ne zor bir bilsen, bu kafayla serilerin yakınsaklık yarıçaplarını hesaplamak zorunda olmak..
Son iki saattir kendimi nedensiz bir şekilde berbat hissediyorum mesela, biraz da bu ruh halimi dağıtayım diye yazdım bunları. Zeki bir insan olsam, ruhumun şu an suyunu sıktığın çamaşır gibi sıkılmasının nedenini bulup rahatlardım ama bulamıyorum işte.. Onun yerine defalardır "Trouble" diyoruz, Chrisciğim ve ben.
-Hamdi Bey'e teklifi için teşekkür ediyorum ama yokum.. 42, Acun Bey siz açar mısınız?
22 Aralık 2008 Pazartesi
teyze değil ablayım ben
Sonunda bu da oldu günlügcüğüm:( Halen yıllar öncesinde takılı kalmışken, otobüsteki o sevimli çocuğun 'teyze'si oldum...
Entel bir yazar olsa bu duyguları şöyle anlatırdı;
İzmitburg'da güneşin batmakta olduğu saatler, yine kafamda binbir düşüncenin ağırlığı altında ezilerek ağır adımlarla belki de huzur bulduğum tek yere, evime doğru yürüyordum. Mahallenin neşeli yüzünün gerçekliğini yaşayan çocukları ise kırmızı plastik bir topla şampiyonlar liginde oynuyormuş ciddiyetiyle tozu dumana katıp futbol oynuyorlardı. Takımın beyni diye tabir edilen Hasan orta yuvarlağın gerilerinden var gücüyle bir şut çekti, top az farkla outt..
Ehem, radyo spikeri modundan çıkabildim, devam ediyorum..
Fakat top, gün batımını da ardına katıp kalenin yanından geçti, ayaklarıma çarptı. O sırada içlerinden en haylaz olanı Ahmet küçük gözlerini bana dikerek;
"Amca, topu atar mısın?"
diye bağırdı. İrkildim. Ne zaman bu kadar büyüdüm? Hayat bana ne zaman bu ciddi rolü verdi? Zaman bu kadar çabuk mu eriyip gidiyordu...
Güneş artık görünmüyordu ve aklımda tek kelime. Ben amca değil, halen oradaki çocuklardan biri, kaleye geçmek istemeyen oyunbozan çocuk olmalıydım, amca değil...
Ama işte, sıradan bir solar olduğum için olayı şöyle anlatabileceğim ancak idare edin;
Efenim, arkadaşın evinden çıkıp otobüse bindim. Hava çok soğuktu (Ne alaka?). Gözlüklü güzel bir bayan çocuğunu "Hadi gel teyzenin yanında oturalım" diyerek yanıma sürükledi. Ben de içimden "Teyze değil ablayım ben" dedim elimde teyze olmadığıma dair bir belge yokken. Sonra eve geldim, balık yedim, şıveps içtim.
'Hanfendi'ye yeni yeni alışmışken bir de 'teyze' çıktı şimdi iyi mi.. Yarın öbür gün "Bugün toniklerin yanındaki anti-aging kremlerine de baktım, uzun süreli kullanım gerektirdikleri için almakta tereddüt ettim ama mor olanı çok güzeldi, dayanamadım aldım, kullandıktan sonra işe yarayıp yaramadığını anlatırım artık.." falan da yazarım ben:(
Hava soğuktu. Güneş çoktan batmıştı. Hava hem puslu hem de soğuktu. Hava çok soğuktu..
Hakkaten de ya, bugün hava acayip soğuktu, Beytepe soğuğu kadar hem de.
Entel bir yazar olsa bu duyguları şöyle anlatırdı;
İzmitburg'da güneşin batmakta olduğu saatler, yine kafamda binbir düşüncenin ağırlığı altında ezilerek ağır adımlarla belki de huzur bulduğum tek yere, evime doğru yürüyordum. Mahallenin neşeli yüzünün gerçekliğini yaşayan çocukları ise kırmızı plastik bir topla şampiyonlar liginde oynuyormuş ciddiyetiyle tozu dumana katıp futbol oynuyorlardı. Takımın beyni diye tabir edilen Hasan orta yuvarlağın gerilerinden var gücüyle bir şut çekti, top az farkla outt..
Ehem, radyo spikeri modundan çıkabildim, devam ediyorum..
Fakat top, gün batımını da ardına katıp kalenin yanından geçti, ayaklarıma çarptı. O sırada içlerinden en haylaz olanı Ahmet küçük gözlerini bana dikerek;
"Amca, topu atar mısın?"
diye bağırdı. İrkildim. Ne zaman bu kadar büyüdüm? Hayat bana ne zaman bu ciddi rolü verdi? Zaman bu kadar çabuk mu eriyip gidiyordu...
Güneş artık görünmüyordu ve aklımda tek kelime. Ben amca değil, halen oradaki çocuklardan biri, kaleye geçmek istemeyen oyunbozan çocuk olmalıydım, amca değil...
Ama işte, sıradan bir solar olduğum için olayı şöyle anlatabileceğim ancak idare edin;
Efenim, arkadaşın evinden çıkıp otobüse bindim. Hava çok soğuktu (Ne alaka?). Gözlüklü güzel bir bayan çocuğunu "Hadi gel teyzenin yanında oturalım" diyerek yanıma sürükledi. Ben de içimden "Teyze değil ablayım ben" dedim elimde teyze olmadığıma dair bir belge yokken. Sonra eve geldim, balık yedim, şıveps içtim.
'Hanfendi'ye yeni yeni alışmışken bir de 'teyze' çıktı şimdi iyi mi.. Yarın öbür gün "Bugün toniklerin yanındaki anti-aging kremlerine de baktım, uzun süreli kullanım gerektirdikleri için almakta tereddüt ettim ama mor olanı çok güzeldi, dayanamadım aldım, kullandıktan sonra işe yarayıp yaramadığını anlatırım artık.." falan da yazarım ben:(
Hava soğuktu. Güneş çoktan batmıştı. Hava hem puslu hem de soğuktu. Hava çok soğuktu..
Hakkaten de ya, bugün hava acayip soğuktu, Beytepe soğuğu kadar hem de.
5 Eylül 2008 Cuma
eti ufff
Dün akşam 'bir insanın başına gelebilecek en talihsiz olaylar listesi'ne bir madde de benim eklememi isteselerdi "eti pufun granüllerini kabından ağzına doğru ivmelendirip çiğnemek üzere bekletirken esen rüzgarla kabın halıya devrilmesi" diye not düşerdim, gelecek nesiller de bunu okuyunca 'ne ahmak insanlar varmış yeaa' falan derdi.Bu kadar bencil ve umursamaz bir insan olabiliyorum bazen.
Konuyla ilgili olabilecek hatırlayınız:
"Çünkü, benim tek isteğim, sözcüklerle oynamak, hayalimi işletmekti. Yoksa, başkasından bana ne? Hepinizin canı cehenneme!.. Ben huzur istiyorum, huzur! Bunu elde etmek için bütün dünyayı beş paraya değişirim. Bana: 'Güzel bir çay içmek mi istersin, yoksa dünyanın batmasını mı?' diye sorsalar, hemen 'Çay içmek!' diye bağırırım. Bunu biliyor muydun? Ha? Ben alçağın, onursuzun, bencilin, tembelin biriyim."
Kelimelerine aşina olanlar yanılmayacak, bu sert adam Dostoyevski.
Misal, bana da deseler 'Kakaolu bir eti puf yemek mi istersin yoksa dünyanın batmasını mı?' uzun süre düşünüp 'Eti, ufff...' derim ben, kararsız bir bünyeyim çünkü.
Bana böyle sorularla gelmesinler mümkünse, ve de böyle şarkılarla, unuttum lan ben.
puf kırıntıları
yaklaştırsana çabuk çabuk kendini bana
bu bitene kadar, diğerini cebine sakla, kat zulana.
yalan söyleme, bak kabının içine, bitmiş olamaz..
yokla ceplerini, puf kırıntıları kalmış olmalı biraz??
puf kırıntısıyla doymaktansa
tek başıma aç kalırım bu hayatta
paylaşacak bir eti puf artık yoksa
bir androidle bir solar arasında
aaaaağğğğğğ aaağğğğaaaaaaa
11 Temmuz 2008 Cuma
gül hastalığı, namıdiğer pityriasis rosea
Şimdiye dek gördüğüm tek sevimli hastalık adı:) Doktor 'rosea' falan deyince kendimi çiçek açmış gibi hissettim. Halk arasında gül hastalığı ya da madalyon hastalığı deniliyormuş bu rahatsızlığa.
Bir haftadır onlarla yaşıyorum, görenlerin de çeşitli yorumları oldu haliyle:
-böcek ısırmış,
-alerji bu ya,
-mantara benziyor, bi krem sür sabaha geçer,
-kurdeşen dökmüş olmayasın?
Bilmem, olmayayım? Bir hafta kadar ihtimaller üzerine düşünürken çok fena stres unsuru oldu. Doktordan nefret eden bir bünye olarak mecburen gitmek zorunda kaldım. Kalabalık olmayan bir hastane de seçtim ki insanları çok görüp kaçmayayım:) Neyse ki doktor tam randevu saatinde geldi ve teşhisi bırakması beş dakikadan daha az sürdü. Kısa sürede tekrar özgürlüğüme kavuşmuştum, ama artık virüslü olduğumu bilerek.
Şimdi burada okuduklarınız, benim yaşadıklarım size de az çok tecrübe olmalı ya, diyebileceğim tek şey, vücudunuzda herhangi bir tuhaflık hissettiğinizde etrafınıza fazla kulak asmadan bir uzmana görünmeniz, ihtimaller denizinde boğulmaktansa gerçeği öğrenin gitsin ama di mi..
Ya o değil de, ben bilgisayardan kapmış olmayayım bu virüsü? Eheh, bu kötü esprilerime de katlanacaksınız artık bisüre, hem bulaşıcı değilmiş merak etmeyin günlüg halen steril:p
Bir haftadır onlarla yaşıyorum, görenlerin de çeşitli yorumları oldu haliyle:
-böcek ısırmış,
-alerji bu ya,
-mantara benziyor, bi krem sür sabaha geçer,
-kurdeşen dökmüş olmayasın?
Bilmem, olmayayım? Bir hafta kadar ihtimaller üzerine düşünürken çok fena stres unsuru oldu. Doktordan nefret eden bir bünye olarak mecburen gitmek zorunda kaldım. Kalabalık olmayan bir hastane de seçtim ki insanları çok görüp kaçmayayım:) Neyse ki doktor tam randevu saatinde geldi ve teşhisi bırakması beş dakikadan daha az sürdü. Kısa sürede tekrar özgürlüğüme kavuşmuştum, ama artık virüslü olduğumu bilerek.
Şimdi burada okuduklarınız, benim yaşadıklarım size de az çok tecrübe olmalı ya, diyebileceğim tek şey, vücudunuzda herhangi bir tuhaflık hissettiğinizde etrafınıza fazla kulak asmadan bir uzmana görünmeniz, ihtimaller denizinde boğulmaktansa gerçeği öğrenin gitsin ama di mi..
Ya o değil de, ben bilgisayardan kapmış olmayayım bu virüsü? Eheh, bu kötü esprilerime de katlanacaksınız artık bisüre, hem bulaşıcı değilmiş merak etmeyin günlüg halen steril:p
13 Haziran 2008 Cuma
ne oldum dememeli
Sınavı olduğu saatlerde kokulu mum arayışı içinde olan arkadaşıma sol kaşımı kaldırıp 'kokulu mum?' diyerek hayret etmiştim zamanında, bugün benim yaptığım da pek farksız sayılmazdı hani..
Her şey ders çalışmak için telefonu erken saate kurup öğlene kadar ertelediğim günlerde başladı pek muhterem insan(bu haftaya tekabül ediyor kendileri). Kendimi kapana kısılmış gibi hissetmeye başladım. Yahu, demek uyumak istiyorum ben, yani zorunluluklarım olmasa ben öğlene kadar tembellik yapmak istiyorum aslında, sonrasında şöyle bir sıra; saçını topla- yüzünü yıka- spor yap değil de, spor yap-yüzünü yıka-saçını topla sırasını takip etmek istiyorum, kahvaltıdan sonra değil de, kahvaltıdan önce haberlere ve e-postalarıma bakmak istiyorum ya da.
Ben ne zaman hayatımın kontrolünü bu kadar kendime devrettim ki? Bu çok fena, çünkü ben kendi hayatıma bana hiç kimsenin getirmeyeceği kadar katı kurallar getiriyorum. Beynimden hızlı hızlı tüm günlük rutinler/kurallar geçmeye başladı ve ben bu kadar yoğun düşünme arifelerinin ertesinde muhakkak gözle görülür herhangi bir salaklık yaparım boş yere baş ağrısı çekmiş olmamak için. Kabak neyin başına patladı dersin? Yok bilemedin, bütünleme sınavına girmedim. Bir haftadır boşu boşuna alarmı erteleyip gerildim. Nedir yani, benim kendime 'aslında biraz özgürüm' dememim yolu bu mu, sınava girmemek? Hadi canım oradan, külliyen bahane. Aslında dersin hocasını bir türlü sevemedim diye oldu tüm bunlar, kağıtları dağıttırken yarattığı gereksiz gerilim, 'hadi çözün de göreyim' bakışları, derse on saniye geç kalsan sorduğu ahiret soruları.. Benim nazarımda sevimsiz biri, o sevimsiz olunca dersi de, sınavları da sevimsiz oluyor haliyle..
Neyse, bunlar iyi günlerin solar, tadını çıkar bakalım, tatil bitince görürüm ben seni, paranın yedi bölü sekiziyle fındık alırken çok eğleneceğiz seninle, çoooook. Anlamadın mı canım, dur tekrar anlatayım, şimdi bak, düşün manyaksın, psikopatsın ve kuruyemişçiye girdin..
Dinlemedim ki zamanında ünlü düşünür Cem Yılmaz'ı;
"Biri okuyacaksın bırakacaksın, sonra işler sarpa sarıyo be abi."
Bunu da yazmasam olmaz: Yerli "bookcrossing"(?kitap değişimi diyelim) olayı var ya, az evvel, yani ben üye olduktan sonra sitelerine bişey oldu onların:) Oysa ne güzel heyecanla kitabımın üzerine kod bile yapıştırmıştım da bırakmaya gidecektim.. Neyse, her işte bir hayır varmışmış, kitabı çizmeye, yırtmaya kalkışırlardı falan, yapanı arar bulur sadece konuşarak doğduğuna bile pişman ederdim.
Her şey ders çalışmak için telefonu erken saate kurup öğlene kadar ertelediğim günlerde başladı pek muhterem insan(bu haftaya tekabül ediyor kendileri). Kendimi kapana kısılmış gibi hissetmeye başladım. Yahu, demek uyumak istiyorum ben, yani zorunluluklarım olmasa ben öğlene kadar tembellik yapmak istiyorum aslında, sonrasında şöyle bir sıra; saçını topla- yüzünü yıka- spor yap değil de, spor yap-yüzünü yıka-saçını topla sırasını takip etmek istiyorum, kahvaltıdan sonra değil de, kahvaltıdan önce haberlere ve e-postalarıma bakmak istiyorum ya da.
Ben ne zaman hayatımın kontrolünü bu kadar kendime devrettim ki? Bu çok fena, çünkü ben kendi hayatıma bana hiç kimsenin getirmeyeceği kadar katı kurallar getiriyorum. Beynimden hızlı hızlı tüm günlük rutinler/kurallar geçmeye başladı ve ben bu kadar yoğun düşünme arifelerinin ertesinde muhakkak gözle görülür herhangi bir salaklık yaparım boş yere baş ağrısı çekmiş olmamak için. Kabak neyin başına patladı dersin? Yok bilemedin, bütünleme sınavına girmedim. Bir haftadır boşu boşuna alarmı erteleyip gerildim. Nedir yani, benim kendime 'aslında biraz özgürüm' dememim yolu bu mu, sınava girmemek? Hadi canım oradan, külliyen bahane. Aslında dersin hocasını bir türlü sevemedim diye oldu tüm bunlar, kağıtları dağıttırken yarattığı gereksiz gerilim, 'hadi çözün de göreyim' bakışları, derse on saniye geç kalsan sorduğu ahiret soruları.. Benim nazarımda sevimsiz biri, o sevimsiz olunca dersi de, sınavları da sevimsiz oluyor haliyle..
Neyse, bunlar iyi günlerin solar, tadını çıkar bakalım, tatil bitince görürüm ben seni, paranın yedi bölü sekiziyle fındık alırken çok eğleneceğiz seninle, çoooook. Anlamadın mı canım, dur tekrar anlatayım, şimdi bak, düşün manyaksın, psikopatsın ve kuruyemişçiye girdin..
Dinlemedim ki zamanında ünlü düşünür Cem Yılmaz'ı;
"Biri okuyacaksın bırakacaksın, sonra işler sarpa sarıyo be abi."
Bunu da yazmasam olmaz: Yerli "bookcrossing"(?kitap değişimi diyelim) olayı var ya, az evvel, yani ben üye olduktan sonra sitelerine bişey oldu onların:) Oysa ne güzel heyecanla kitabımın üzerine kod bile yapıştırmıştım da bırakmaya gidecektim.. Neyse, her işte bir hayır varmışmış, kitabı çizmeye, yırtmaya kalkışırlardı falan, yapanı arar bulur sadece konuşarak doğduğuna bile pişman ederdim.
12 Aralık 2007 Çarşamba
düşseydim...
Bugün otobüs yine acayip kalabalıktı, ben zar zor ayakta dururken teyzenin biri de -galiba denize düştük yılana sarılalım bari diye düşündü- bana tutunuyordu. Aynı zamanda da bişeyler söylüyordu; galiba "Kusura bakma kızım, ihihh" gibi. Gerçi o an küfretse de anlamazdım, müzikçalar yüksek seste "ohne dich" çalıyordu. Ben gülümseyince teyze sustu (en azından dudak hareketleri durdu), buna bayılıyorum; cevap olarak gülümsemek, her daim en süper kurtarıcı.
Eğer ben düşseydim domino taşları misali şoför amcanın üzerine yığılacaktık. Otobüs kontrolden çıkacak, en iyimser tahminle uçurumdan aşağı falan yuvarlanacaktık. O kadar insanın hayatı benim düşmememe bağlıydı. Hayata bu kadar sıkı sıkıya tutunduğum başka bir gün hatırlamıyorum.
Daldan dala:
-Oysa öyle umurumda değil ki. Akşama maç varmış, hiç izleyesim yok.
-Bugün blogger sayesinde zodyak yılımı da öğrendim (o ne oluyorsa artık) kaplanmış, iyi bişey heralde.
-Feridun Düzağaç'tan da ses yok, son mutluluk umudumu da ona bağlamıştım. Ohne dich kann ich nicht sein, ohne dich... Siyah beyaz... Yürüdüm...
Eğer ben düşseydim domino taşları misali şoför amcanın üzerine yığılacaktık. Otobüs kontrolden çıkacak, en iyimser tahminle uçurumdan aşağı falan yuvarlanacaktık. O kadar insanın hayatı benim düşmememe bağlıydı. Hayata bu kadar sıkı sıkıya tutunduğum başka bir gün hatırlamıyorum.
Daldan dala:
-Oysa öyle umurumda değil ki. Akşama maç varmış, hiç izleyesim yok.
-Bugün blogger sayesinde zodyak yılımı da öğrendim (o ne oluyorsa artık) kaplanmış, iyi bişey heralde.
-Feridun Düzağaç'tan da ses yok, son mutluluk umudumu da ona bağlamıştım. Ohne dich kann ich nicht sein, ohne dich... Siyah beyaz... Yürüdüm...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)