30 Aralık 2007 Pazar

'come armageddon come'

Bir pazar günü ne yaparsanız yapın sıkıcı bir gündür.

Sevdiğiniz bir filmi bilmem kaçıncı defa izlersiniz ama gün daha bitmemiştir. Sevdiğiniz bir albümü baştan başa dinlersiniz fakat pazar günü hala size bakıp sırıtıyordur; kitap okumaksa hiç içinizden gelmez.

Bir pazar günü hava güneşli de olsa kasvetlidir. Ne siyahtır ne de beyaz, tıpkı Morrissey'in dediği gibi gridir; kararsızdır...

Sanırım bu pazar günü benim yapabileceğim en anlamlı şey Morrissey abi eşliğinde yeni yıla dair istekleri sıralamaktır: Birinci isteğim şişman ve tembel bir kedi (Garfield), ikinci isteğim bana alakasız zamanlarda alakasız cümleler kuracak sevimli bir robot (Marvin), üçüncü isteğim yemeklere en uygun baharatları seçecek bir fağğe (Remy) ve son isteğim bunların bir arada yaşamasına olanak verecek kadar barış ve huzur.

Noel baba??? Offff, daha seninle suya yazı yazacaktık ama, erken pes ettin:(

(ve Noel baba geyikleriyle kaçarken "Senin bu yılki hediyen; no hope no harm" diye bağırır
)

25 Aralık 2007 Salı

bat dünya bat

"elbette çok şey beklediğimi biliyorum her zaman da bekledim her yeni tanıştığım insandan tanışır tanışmaz neler bekledim o daha adımı öğrenmeden ben onunla ilgili hayaller kurdum ümit etmeye başladım hemen ve o insan yanımdan bir dakika bile ayrılınca ben öyle yerlere varmıştım ki hayalimde bu ayrılmayı bir ihanet saydım gücendim hayır benimle başa çıkılmaz"
(Tutunamayanım Selimciğim Işık)

selimciğim ışık özür dilerim görmeden kelime yumağından kendimce seçtiklerimdi gerçek olma ihtimalin ve bir hayal kırıklığı bir insana yapabileceği en kötü şeyi yapar onu yeni bir hayale sürüklerken bunu bilirsin bildiğin halde önüne geçemezsin savunmanı hazırla dersin çöktüğün haline bakarsın kavuşturduğun kollarının arasında başın yanılırsın göz göre göre sıkıldım bir olricim bile yok benim yalanlar söyleselerdi bana neden yalan söylüyorlar şimdi ben desem ki sadece kelimeler bana gülerler beni sadece kelimelerle kaplı bir dünyaya hapsederler beni diğerleri gibi sandılar şimdi kelimelerle ihanet ediyorlar bana okuduklarım yazdıklarım hayatımdaki her zerre ihanet ediyor her an ve bir an mutluluğa yanılsamadır derim yine beklerim hayallerime verdiğim kalıcı rahatsızlıktan dolayı geleceğimden özür dilerim hayır benimle başa çıkılmaz

Beni uykumdan uyandırıp gecenin bi yarısı bana bunları yazdıran tüm tutunamayanlar, iyi ki yoksunuz efenim, daha beter olunuz. Bakınız otobüsü kaçırdım, derse geç kalacağım. c ya, bye, mucks.

22 Aralık 2007 Cumartesi

tekdüze bayram mı olurmuş

"Yalnızca bir milyon yıl daha," dedi Marvin, "su gibi geçecek bir milyon yıl. Sonra aynı hareketi geriye doğru deneyebilirim. Sırf değişiklik olsun diye, anlarsın ya..."

Siz anlarsınız tüm bunlar ne demek*

İyi bayramlar canım insanlar.

19 Aralık 2007 Çarşamba

dayım var benim,yaa...

Her hediye özeldir elbette ama bazılarına bakınca gözleriniz yaşarır çünkü alan kişiyi çok iyi tanırsınız; angarya 'hediye alma zamanlarını' sevmeyen sadece içinden geldiği için hediye alan biridir benim canım dayım..

Bana bu evi getirdiğinde küçülüp evin içinde dolaşmayı düşlemiştim, halen baktıkça da bunu düşlüyorum (aslında benim için büyük bir ev, temizliğine yetişemem bikere:P).

Bir de ayıcıklı bir bardak aldı bana. Görür görmez 'Ders çalışma bardağııı!!' dedim. Kahve için idealdi, hem büyük hem de ince. Üzerinde 'mach mal pause' yazıyordu. Dayım 'Aldık ama kötü bişey yazmıyordur heralde?' diyerek ingilizce bilen yeğnine olan güvenini belirtti. Ben de 'ya ingilizcede 'mal' diye bi kelime duymadım hiç... Mach hız birimi, pause durmak...' diye saçmalamaya başladım. Be hey solar, bir de yeryüzünde ben bi sene almanca hazırlık okudum diye dolanıyorsun, o sözcükler ingilizce mi, almanca yahu...'Bir kere daha mola ver' gibi bi anlama geliyor hem de...

Şimdi bardağa her baktığımda çalışmayı bırakmak geliyor içimden, sadece anlamını ilk okuduğumda çözememekten değil, tembellik yapmak istediğimden de aynı zamanda; keşke hep ingilizce olduğu zannedip ne anlama geldiğini çıkaramasaydım diyorum yani canım okuyucu.

Yaaa yaaa, böyle şeyler bile etkiliyor beni işte...

17 Aralık 2007 Pazartesi

bu başlığın sonu üç noktalı olmayacak

Şu yaklaşan sınav depresyonunun yazma edimini hayli geliştirmesi dışında hiçbir getirisi olmuyor ne yazık ki. Gerçi ben eskiden daha güzel yazardım, ne bileyim anlatımlarım gittikçe daha çok kopuklaşıyor, birbirinden bağımsız birsürü sözcük çıkıyor karşıma sanki yazdıklarımı okuduğum zamanlarda.

Geçenlerde üniversitemin verdiği onur belgesine öylece öküzün trene baktığı gibi uzun uzun baktım da; acaba bu yaşadığım strese değer miydi? Derslerin ömrümden ömür çalması KPSS sürecinde göze alınan bir kriter midir diyorum yani, tabii ki de değil. Onlar daha çok Bruner'le, Pavlov'un köpeğiyle falan ilgileniyorlar.

Normalde hiçbir baskı altında kalmadan insan psikolojisi üzerine okuduğum kitapları çok büyük bir zevkle okuyorum, ama psikoloji psikolojilikten çıkıpta 'ders' olunca elim bir türlü gitmiyor kitaba. Hem bu kitaplarda bir bütünlükte yok. Alıntı alıntı nereye kadar diyor insan içinden. Üstelik her cümlenin sonunda şöyle gıcık bir emeğe saygı durumu da var: (Bilmemkimoğlu,2000)

Ne bileyim bunları okudukça her cümlemin sonuna (solar,2007) falan yazmak geliyor içimden.

Neyse en iyisi ben kendime bir kahve yapıp one more cup of coffee'yi dinleyeyim; gece sabaha kadar analiz çalışabileceğime dair bir inanç yarattım içimde tam da şu an.

12 Aralık 2007 Çarşamba

düşseydim...

Bugün otobüs yine acayip kalabalıktı, ben zar zor ayakta dururken teyzenin biri de -galiba denize düştük yılana sarılalım bari diye düşündü- bana tutunuyordu. Aynı zamanda da bişeyler söylüyordu; galiba "Kusura bakma kızım, ihihh" gibi. Gerçi o an küfretse de anlamazdım, müzikçalar yüksek seste "ohne dich" çalıyordu. Ben gülümseyince teyze sustu (en azından dudak hareketleri durdu), buna bayılıyorum; cevap olarak gülümsemek, her daim en süper kurtarıcı.

Eğer ben düşseydim domino taşları misali şoför amcanın üzerine yığılacaktık. Otobüs kontrolden çıkacak, en iyimser tahminle uçurumdan aşağı falan yuvarlanacaktık. O kadar insanın hayatı benim düşmememe bağlıydı. Hayata bu kadar sıkı sıkıya tutunduğum başka bir gün hatırlamıyorum.

Daldan dala:

-Oysa öyle umurumda değil ki. Akşama maç varmış, hiç izleyesim yok.

-Bugün blogger sayesinde zodyak yılımı da öğrendim (o ne oluyorsa artık) kaplanmış, iyi bişey heralde.

-Feridun Düzağaç'tan da ses yok, son mutluluk umudumu da ona bağlamıştım. Ohne dich kann ich nicht sein, ohne dich... Siyah beyaz... Yürüdüm...


10 Aralık 2007 Pazartesi

help...

(Ben, solar; bu kadar güzel 'yardım et' diyemiyorum, ama başındaki iç çekiş aynı...)

Garip bir huyum vardır, kitap ayraçlarının arkasına (çoğunlukla evde kullandıklarımın, evet evet, insanlar garip garip bakar diye) şarkı sözleri yazıyorum. Ne mutluluk vericidir ki buraya yazınca hiç tepki almıyorum.

Şu ayraçların arkasına şarkı sözü yazma işini neden yaptığımı bilmiyorum. Belki de sevdiğim iki şeyi kavuşturmak hoşuma gidiyor; şarkı sözü ve kitap sözü. Oysa kitapların önsözleri hep daha güzel gelmiştir bana (hatta Tutunamayanlar'da Selimciğim Işık kitabın bir kısmında hep önsözler yazmıştı, çok hoşuma gitmişti), öykü ilerledikçe başlıktan kapuklaşır sanki, üzülürüm...

Eskiden, daha çok Türkçe Rock dinlediğim günlerde Nev'in şarkısı Sen gibi'nin bir kısmını yazmışım.

Bir pazar akşamı, Sia dinlerken yapılabilecek en mantıklı şeyi yaptım, o sözleri silip yerine şunları yazdım:

"help,
i have done it again
i, have been here many times before..."

Bu defa tükenmez kalemle yazdım. Kalem de beni yarı yolda bırakıp o an'larımda tükenmedi sağolsun.

Yalnız cihazın uzun süre olarak, yüksek ses ayarında kulaklıkla kullanılması ileride işitme kaybına neden olabilir'inden dolayı korkarak dinledim, ileride müzik dinleyemezsem ne yaparım bilmiyorum...

Şarkıyı da bu kadar bahsettikten sonra buraya bırakmazsam ayıp olur artık. Buyrun canım dinleyici, Sia söylüyor; Breathe me:

8 Aralık 2007 Cumartesi

vay be...

Bir virüs nelere kadir canım okuyucu, dur bak anlatayım...

Müzikçaları fark etmeyen bilgisayar çok haklıymış, bir virüsle cenk halindeymiş(canı çıksın, ee tabii varsa).

Formatı yiyince kendine gelen müzikçalar adeta ilk günki gibi pırıl pırıl oldu, bilgisayarda onunla aynı kaderi paylaştı elbette...

Yalnız bir sorun vardı ki saat 08:45 olmuştu ve benim evden çıkmak için 10 dakikam vardı. Şarkıları yükleyemeden çıktım tabii: 'Ne de olsa telefonun radyosu var, bugün de ona takılırım.'

Ha ha, hahaha, zuhahahaha, canım solar, radyo var olmasına var da, acaba radyoda adam gibi şarkı var mı? Bir buçuk saatlik okul yolu bitmek bilmedi, radyoya ancak bir saat katlanabildim ve bu bir saat içinde zevkle dinlediğim sadece bir şarkı çıktı; Sonique-Sky

Onun dışında bir şarkı var ki, durup durup "vay beh!" demek geliyor içimden. Beni iki dakikada esir alan şarkıdan aklımda kalanlar sağolsun;

"şarabı şişeden içmişim, balı peteğinden yemişim, her gün şarkı söylemişim, vay be ben neymişim"

Oha lebron ceymzz...

Şarkının gerisini de sizin hayal gücünüze bırakıyorum. Ben de kendi çapımda bişeyler seslendirmek istiyorum:

"suyu şişesinden içmişim, müzikçalarıma format atmışım, radyoya uzun süre katlanmışım, vay be ben neymişim"

Tek taşını kendi alıp tek başına kendi takan hemcinslerim bu şarkıyı da kanıksayacaklardır. Ben mi, ben tek taş sevmem. Uzaylı olduğum konusunda yeterince delilim oldu artık. Şimdilerde Sirius-C'ye geri dönme planları yapıyorum. Elli sene sonra yukarlardan bir yerden size el sallarım (sizin türünüz için uzun bir süre sayılabilir bu, benim türüm için değil).

Bugün orada da cumartesi mi?

Gülme, incinirim...

5 Aralık 2007 Çarşamba

geçicek hepsi kafana takma...

Fizik dersinde tahtadakileri not alırken bir ara canım fena sıkılmış heralde, başlık: "Mekanik Enerjinin Korunumu" yazılan ilk ifadenin ardından açıklama şöyle devam ediyor;

Bu ifade bize bişey ifade etmese de, bu ilerde de bişey ifade etmeyeceği anlamına gelmez elbette. Hani Anathema'nın 'A simple mistake' de ifade ettiği gibi, sen umudunu kaybetmeyeceksin. Şöyle diyordu ya; "Despair is for people who know, beyond any doubt, what the future is going to bring. Nobody is in that position. So despair is not only a kind of sin, theologically, but also a simple mistake, because nobody actually knows. In that sense there always is hope." Hah işte, içimden bu sözü söyleyen Patrick Curry'e, "Hadi beh!" demek gelse de, sen bu sözle avunacak, umudunu kaybetmeyeceksin arkadaşım... Misal, hoca az evvel "Bu konudan sonra bitirelim olmazsa..." dediğinde konunun 4 bilemedin 5 dakika sürmesini umut ettim. Öyle olmasa da hayatın benden beklediğini yaptım sonuçta. Peki ya hayat neden benim ondan beklediğim gibi davranmıyor bana diye sormak isterdim fiziğe ki içimizde en masum olan o bu aşamada. Bu ders neden hemen şimdi bitmiyor örneğin? Ben eve gidip bu yazdıklarımı hemen şimdi bloguma aktarmak istiyorum ama bunun için öğleden sonraki analiz dersine iki saat tahammül göstermem gerekiyor. Ben çok sabırlı bir insanım gerçekten, halen bu derslere geliyorsam kimse bana sabırsız olduğumu söyleyemez. Karamsar olduğumu da... Çünkü ben analiz dersine hocanın gelmeme ihtimalini bile aklımdan geçirebiliyorum şu an. Kendime kızmıyor da değilim...

Günün anlam ve önemi üzerine bu sözleri seslendirtmek istiyorum canım okuyucu...

29 Kasım 2007 Perşembe

nothing else matters

Bu şarkı tükendiğim yerde nefes alıp yeniden ayağa kalkma şarkısı benim için, Apocalyptica yorumunu daha çok seviyorum...


defterinizleri alabilirim

Efenim başlıkta yazan ilk kelime benim otobüste bir arkadaşa sarfettiğim kelimedir. Bir kişiyken iki kişi oldular, defterler de bir iken iki oldu tabii. Bir de ben cümle kurarken olunca bu benim de konuşmam bu hale geldi. Ablalar bakıp kıkırdadılar ama durumu daha da batırmamak için daha fazla cümle kurmadım, ben de onlara bakıp gülümsedim.

Yani demem odur ki canım insan, otobüsteyseniz bu gideceğiniz yere kadar rahat olduğunuz anlamına gelmiyor, hele de gittiğiniz yer umuttepe ise...

-Yaşlı amcalar teyzeler ayakta kalmasın diye otobüse her bineni takip etmeniz, gerekirse yer vermeniz gerekir.

-Eğer şanslı gününüzde iseniz (otobüste ayakta durabilecek kişiler ayakta duruyorsa) bu defa da elinde kitabı defteri olan yoldaşlarınıza yardımcı olmanız ayakta durmalarını kolaylaştırmanız gerekir. (bkz: ilk paragraf)

-'Duracak' düğmesine basma süresini iyi ayarlamanız gerekir. Çünkü bazı otobüslerde bu hem görsel hem de işitsel uyarı verir şoföre ve yolculara. Eğer erken basmış iseniz düğmeye uzun bir süre "dıııırıııım dıııırııım" sesiyle otobüs ahalisini rahatsız edebilirsiniz.

-Güneşin geleceği yönü iyi tayin etmeniz ve ona göre oturmanız gerekir, aksi halde güneşten nefret etmeniz söz konusudur.

Yolculuk öncesine de değinelim, evden çıkmadan evvel müzikçalarınızın pil durumunu kontrol edin aksi takdirde şoförün müzik zevkine katlanmak durumunda kalabilirsiniz.

Haa, bir de gideceğiniz yerin bu kadar sıkıntıya değmesi gerekir ama kendimden biliyorum bu çoğunlukla sizin elinizde değildir...

25 Kasım 2007 Pazar

leon:saksıda yaşamak

Leon bugüne dek izlediğim en duygusal filmdi, bunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Filmin konusunu üstünkörü anlatıpta lezzetini kaçırmak istemem ama şu kadarını söyleyeyim ki Leon 'merhametli bir tetikçi'nin öyküsü. Filmde günlük hayatla harmanlanmış işe yarar bir felsefe vardı. İlk izlediğimde en çok saksıda yaşamak ve köklerinin olmaması konusuna takıldım.

Kökleriniz bir saksıda ise istediğiniz yerde özgürce yaşayabilirsiniz ve Leon' a göre hayatına giren her insan onu saksı olmaktan alıkoyar, kök salmasına neden olur. Bu yüzden yalnızlığı seçmiştir Leon... Haklıdır, kaçımız bugün tam da şu anda her şeyi geride bırakıp gitmeyi göze alabiliriz ki?

Köklerimiz buna asla müsade etmez, konuşulması gereken insanlar, çalışılması gerekilen işler vs vs... Kendimce planını yaptığım okunması gereken kitaplar bile özgürlüğümü kısıtlıyor gibi.

Ve aşk...
Filmdeki aşk hayranlıktan ibaretti ve bence aşkın en yüzeysel tanımı bu. (en azından bugüne kadar ki tecrübem doğrultusunda peh pehhh:) ) Yani sizin yapamadıklarınızı yapmış, sizin olmak isteyipte olamadığınız kişi tam karşınızda ise başka bir şansınız yoktur sanırım... Burada keseyim:)

Son sahneler, gözyaşlarımın sel olupta aktığı sahnelerdi (şimdi trt2 stüdyomuza bağlanıyoruz gelecek gibi bu cümlenin ardından)... Evet öyleydi.

Ayrıca benim gibi sütten nefret eden birine bile sütü sempatik göstermeyi başardın ya Leon, diyecek söz bulamıyorum sana:)

Uzun lafın kısası solar der ki izleyin muhakkak...

22 Kasım 2007 Perşembe

nereden başlasak

TDK'dan başladık bu sabaha, bu adresi çelişkiye düştüğüm kelimeler için kullanıyorum. 'Nereden' diye yazılıp 'nerden' diye okunan kelime bana bunu yaptırdı(aklıma Donnie Darko geldi, hani bir sahnede yerde 'they made me do it' yazıyordu ya). Ahanda şu yazıdan bahsediyorum, -bu arada ahanda için TDK 'ahanda sözü bulunamadı' dedi ama idare edin artık yazmış bulundum. Hem de güzel durdu.- Neyse yazı şöyleydi:
Donnie Darko'nun müzikleri beni filmden daha çok etkilemişti, filmden öyle çok fazla etkilendiğimi söyleyemem. Yani mesela bir Leon gibi ilk izledikten hemen sonra birkaç kez daha izlemedim. Leon'u her izlediğimde Luc Besson'ın yönetmenliğine hayran kaldım. Muhakkak bir yazımda sadece Leon'dan bahsedeceğim.

Heh, gelelim 'nereden başlasak'a. Günün müziğini seçerken epey bir kararsız kaldım. Stairway to heaven, stupid girls, faraway'dan sonra 'Oya&Bora-Sevmek zamanı'na çift tıkladım. Eski günlere döndüm şimdi, bu şarkıyı bağıra çağıra söylediğim günlere (aman bu eylemi kampüs ortamınızda yapmayın dün okudum disiplin yönetmeliğini; kınarlar bak, demedi demeyin) döndüm. O günlerde kimse kimseyi şarkı söylüyor diye kınamıyordu. O günler güzeldi ama benim gibi okuldan nefret eden bir bünye için o günlerin geri gelmesini istemek büyük bir handikap olacaktır. Yani mümkün olsa şu önümdeki 3 seneyi de bir çırpıda geçirirdim(tabii okulu 4 senede bitirecek kadar yetenekli isem, eğer değilsem de mümkünse diplomayı aldığım güne gideyim)Click filminde bir kumandayla yapıyordu adam bunu, ah ah, o kumandadan bende de olacaktı... Click demişken Linger'ı es geçmek olmaz. Tamamdır Oya&Bora'dan sonra Linger'a geçiyoruz. Sonra da güne başlıyoruz ama 'öyle günler var ki baştan sonu gelmiş'miş...

(emeğe saygı linkleri)