28 Aralık 2009 Pazartesi

bir büyükşehir masalı

Şimdi -çoğu zaman gibi- buraya dilek öneri ve şikayetlerimi yazıyor olmamın mantıksızlığını bir kenara bırakmam gerekiyor. Yazmazsam içimdeki sinir ve stresin mideme vurma olasılığı çok yüksek ama sen de sinirleneceksen hiç okuma boşver, benim yazmam lazım.

Bir varmış bir yokmuş, pek de uzak olmayan bir yerlerde pek de büyük olmayan şirin mi şirin bir ülke varmış. İsviçreli bilimadamlarının yaptığı araştırmaya göre o ülkede yaşayan her dört kişiden biri "Bir gün bu ülkeden gidicem" dermiş. Geri kalan üç kişinin dağılımı ise şöyleymiş; "Adamlar yiyor ama çalışıyor" diyen salak vatandaş, oy verirken "Ben bilmem beyim bilir" diyen tüm gün izdivaç programı izleyip el işi yapan hanım teyze, diğeri de bunları bile düşünebilecek zeka yeterliliğine sahip olmayan baba parası yiyici ve boşverci bir zihniyetin el yapımı ürünü olurmuş.

Solar da yine bir gün "Defolup gitsem artık bu ülkeden" demiş çünkü günlerce 30-35 dakika belediye otobüsü beklemiş. Belediye yeni aldığı son model "çevre dostu:)"araçlarıyla milletin gözünü boyayıp oy toplayadursun, insanlar ak ak ak ak diyiverip kıpkırmızı "evet;)" dedikleri canı belediyelerinin şoförlerine "kardeşim yarım saat oldu yeter artık" şeklinde serzenişte bulunur olmuşlar. Belediye çiçek ekmiş. Solar otobüs beklemiş. Belediye lale şenliği düzenlemiş. Belediye çocuklara laptop dağıtmış ama insanlar saatlerce otobüs beklemiş. Belediye her yeri kazıp köprüler yapmış. İnsanlar otobüs beklemiş. Belediye çalışmış, olmuş. İnsanlar beklemiş, olmamış...

İnsanlar...
Beklemiş...
Beklemiş...
Beklemiş...

Beklemekten sıkılan Solar şikayet telefonu açmış. Önceden çalışan özel halk otobüslerinin tekrar çalıştırılmasını istediğini söylemiş. "Çok zaman kaybediyorum" diye şikayetini bildirmek üzere konuştuğu kişiden "Neden özel halk otobüsüne binesiniz ki, belediye otobüsü yüzde elli indirimli, e yarım saat de bekleyiverin nolcek;)" şeklinde cevap alınca bu ülkeden bir cacık olmayacağını bir kez daha anlamış.

Vazgeçmiş.

İyi uykular!!! Güzel ülkemin güzel insanları...

Tüm bunlar da bize kapak olsun.

23 Aralık 2009 Çarşamba

bitki

Hep söylerim, Back to the Future serisi dışında filmleri dublajlı izlememek gerek diye. Elimdeki en büyük kanıt da Leon, "Bitkim burada durabilir mi?" diye bir çeviri mi olur ya... Olay zaten tamamen o bitki üzerine dönüyor, sevgi, kökler...

En şahane replik de en sonda hem; "Sanırım burada rahat edeceğiz Leon" oldu mu? Olmadı bak. Bu oluyor ama;

"I think we'll be OK here Leon"

17 Aralık 2009 Perşembe

seçmeli VI: ileri topuklu ayakkabı ile yürüyüş teknikleri

Eğitim fakültelerindeki abuk subuk seçmeli derslerin yerine bunu bırakmaları lazım bence. Yürürken önce parmak uçlarıma değil de topuğa basmam gerektiğini anlayana kadar haşat oldu ayaklarım. Ha, giyme diyeceksin de, staja gidince mecbur kalıyorsun işte. Öğrenciler topuk sesine şartlanmışlar, koridorda duyunca bile "Hoca geliyoo" diyerek sessizleşebiliyorlar. Okula spor giyinip geldiğinde kimse sallamıyor. Sadece bu değil tabii, otobüse bindiğinde topuklularla "hanfendi", converselerle "abla" oluyorsun. Para üstünü alırken kendini düşes zannediyorsun, ayaktaysan da "Heralde teyze bu" mesajını algılayıp yer veriyorlar en basitinden:p

Bir de, hani usta şoför yokuşlarda belli olur ya, bence usta topuklu ayakkabı kullanıcısı da yokuş aşağı yolda belli olur. Topukları kaydırmadan inebilme seviyesine yükselene kadar az Baba Zula kavırlamadım:

"bulutların üstünden bıraktım ben kendimi
sonunu düşünmeden topuklar kaydırınca beni"

diye...

Şimdi patiklerimi ayağıma geçirip şööyle bi uzatıverince yine düşündüm de erkekler haklı, tüm getirilerine rağmen tüm gün bu gökdelenlerin tepesinde dolanmak akıl karı değil be...

Dünya varmış, Garfield olmak varmış!

15 Aralık 2009 Salı

ben aptal mıyım

Arkadaş: Yılbaşı hangi gün?
Ben: 1 Ocakta...

Yok sonra da bu kafayla "Biliyorum korkuyordunuz. Deprem, domuz gribi, terör... Korku her yanınızı sarmıştı, sonra gittiniz Adam Sutler'a sığındınız... Ama kelimeler... Onlar her zaman güçlerini koruyacaklar..." falan diyerek dünyayı kurtarmaya çalışıyorum. V for Vendetta'yı bilelim, öğrenelim. Öğrenelim şaşıralım...

7 Aralık 2009 Pazartesi

ki ben

Hakikaten de tenhalaştı kahvaltılarımız ve hakikaten de bir bildiğim var da susuyor gibiyim. Şu sevimli insan canımı bundan daha çok acıtamaz sanıyordum, yanılmışım. Aslında derdimi anlatacak kadar işaret sıfatı biliyorum ama benim gözüm hep bağlaçlarda. Buranın tam bi günlük gibi olması da canımı sıkıyor. Kendimi daha fazla Serra'laştırmadan, iyi geceler canım günlüg.

1 Aralık 2009 Salı

aslında

Bazen özlemin olmadığı bir dünya daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Bu çok sık olmuyor, genelde sevdiklerim uzaklara gidince, normal olarak. Bu aralar çok mantıklıyım kusura bakma günlüg, ama ben abimi özlüyorum. Mantıklı bir şekilde, kendime zarar vermeyerek özlüyorum. Öylesi de olur mu deme, sessizce özleyince, mutluymuş gibi yapınca çok süper oluyor.

Askerlik denen şeyi ben sevemedim. Bana içinde özlemin olmadığı şeylerle gelin.

Eee, şey, yani en azından, bundan sonra (mutlu bir gülümseme buradaydı).

15 Kasım 2009 Pazar

evrak

"Evrak" zaten çoğul bir kelimeymiş. Yani biz "Evraklarınızı alabilir miyim?" diye sorduğumuzda "Kağıtlarlarınızı alabilir miyim?" demiş bulunuyormuşuz istemeden.

evrak:
1 . Kâğıt yaprakları, kitap sayfaları.
2 . Resmî kurumlarda işlem gören belgeler:
"Mektupçu evrak okur, cevap yazar, muhabere işlerini idare ederdi."- S. Ayverdi.
3 . Yazılmış kitaplar, mektuplar veya yazılar.
tdk

Evet, "ÖSS sınavı" demek gibi bu da ölümcül olmayan bir hata ama yine de düzeltmek istedim. Neticede "KPSS"yi bizim gibi değil de olması gerektiği gibi "kepesese" olarak telaffuz eden yedi yaşında mükemmel Türkçe konuşan bir kuzene sahibim.

Bir zamanlar ben de "pek de" yerine "pekte" yazardım işte, nereden nereye...

Bişi değil dünya.

"Bişi" mi? Çıt çıt çıt...

12 Kasım 2009 Perşembe

niye gittim

Şimdi pek çaktırmadım ama epeydir yoktum. Ha, bunun yazma yeteneğim üzerindeki olumsuz etkileri üzerinde ayrıca durucam zaten. Döncem ben sana. Ehe, neyse. Asıl konumuza gelelim.

Biz böyle acayip huzurlu yemyeşil ve mutlu bi sitede oturuyorduk. Etrafta şen kahkahalar atan şen çocuklar vardı. Böhühüh... Kendi evimize taşındık şimdi. Acayip dağbaşında bi yer. İnternet buraya nasıl ulaşabiliyor hayret ediyorum hatta. Türk Telekom'u tebrik etmem lazım, bunca yıl "link ışığı yanıyor!!!" diye böğürüp bildiğim tüm sabır cümlelerini içimden geçirken cidden haksızlık etmişim. Ne diyor belediye, çalışınca oluyore.

Arkamızdaki mezarlık sayesinde yaşamın ne kadar fani olduğunu, etrafımdaki sessizlik nedeniyle de televizyondan gelen çatur çutur seslerin aslında ne kadar korkunç olduğunu anladım. Köpekleri saymıyorum, bugün sayelerinde derse geç kaldım. Sibirya kurdundan tut, Alman kurduna kadar, köpek diye nitelendiremeyeceğim hayvanlarla dolu etrafım. Pek sevimli değil. Canım çok fazla sıkılıyor aslında ve bu büyük oranda KPSS'ye istediğim gibi hazırlanamamamla alakalı. Bu sınavı ciddiye alan tek yaratık benim şu anda, bizimkiler neye güveniyor bilmiyorum. Galiba bana. Ben kendime güveniyor muyum, hayır. Yeterince delilim yok şu an için. Çok umutsuzum. Hayat berbat.

Şimdi bu odayı boşaltmam lazım, oda değişikliği yapıyoruz malum... Dua et günlüg, bişeyler daha iyi gitsin. Bişeyler işte, ben bu çatı katına ısınayım, insanlar yağmurun pıt pıtına "aa negzel..." derken ben de "bence deee" diye atlayayım hemen.

Okula hiç gitmek istemememi saymıyorum bile. Nefret ne demekmiş bu sene öğrendim. Yazmayacaktım işte ya. Benim için işler iyi gitmiyor, umarım düzelir. İnternet bağlantım kopmazsa ya da bir sabah bir Alman kurdu tarafından hurharca katledilmezsem buralardayım yine.

Öptüm canlar.

düzeltme: Ayrıca domuz gribiyim sanırım ya. İyileşemedim bi türlü...

15 Ekim 2009 Perşembe

hımm...

monochrome floors,
monochrome walls,
only absence near me,
nothing but silence around me.
monochrome flat,
monochrome life,
only absence near me,
nothing but silence around me.

Hı hı...

29 Eylül 2009 Salı

hakiki tosun paşa



Siz de Tosun Paşa'nın bu kısmında eğitim sisteminin izlerini görüyor musunuz:) Uzun uzun yazmaya halim kalmadı. Öğretmen olabilmek için dersaneye kaydoldum, dersane çıkışlarında da öğrencilere özel ders vereceğim. Ne kadar saçma değil mi:)

"Avet avet hıhıh"...

15 Eylül 2009 Salı

floaters

Yani göz önünde uçuşan eciş bücüş iplik, nokta benzeri aslında var olmayan şeyler. Benimkiler henüz sağ gözümde iki taneler. Özellikle de bir şeyler okumaya çalışırken gözümün önünden kayarak sinirlerimi bozuyorlar.

Araştırdığıma göre aslen saydam olan bu tuhaf şekiller, açık renge bakınca matlaşıyorlarmış. Ne sebeple olduğu hakkında çeşitli rivayetler olup, yine bu rivayetlerden anladığım kadarıyla eğer kendisine ani ışık çakması tarzı bir durum eşlik etmiyorsa tıbbın çok da ciddiye aldığı bir problem değil muşvolan (bu rahatsızlığın tıptaki ismi). Öyle de işte, insan istemeden de olsa ciddiye alıyor; ya inat edip kendisini umursamadan her ne yapıyorsam ona odaklanmaya çalışıyorum ya da yüzdüğü her anı takip etmeye çalışıyorum. Yalnız gözlerinizi çevirdiğiniz yöne gelerek işinizi zorlaştırdıklarını da unutmamak lazım.

Yakın zamanda da Bugs Bunny'nin onu ciddiye almayan çocuklara bir çeşit laneti olduğunu düşünmeye başladım. Aaa, tavşan humması hastalığını unutmuş olamazsınız:

Evet, gözlerinizin önünde uçuşan renkli noktalar görmeye başlayacaksınız. Şimdi de yüzüyor olmalılar...

Doktor Sağbırakmayan!! Doktor Sağbırakmayan!! :))

Bu da konu üzerine çekilmiş hoş bir kısa film:



Lütfen unutmayın; internette okuduğunuz her bilgi doğru olmayabilir. Bu bilgiler de şahsi görüşlerim olup doğru olmayabilir. Yarın öbür gün "ama Solar öyle dediydi:((" demeyin, sorumluluk kabul etmem. Burası giderek kalabalıklaşıyor galiba ya... Aynısı kaynımda var, çekme yapıyo, eveettt...

(buraya bakarlar)

12 Eylül 2009 Cumartesi

acil önlem planı

Sevgili Frigyalı hemşehrilerim;

Sele karşı bi acil önlem planı hazırladım, üstelik de paint'te. Buna göre hepimiz evlerimizin çevresine çukur kazarsak bişeycik olmayacak:) Bunlar da taşarsa ne olur bilmiyorum ama... Allah korusun, üst katlara, olmazsa çatıya çıkın ya bence:(

Yakında da evde kendi imkanlarımızla bot yapımını anlatıcam zaten. Öptüm şekerler...


(Bana ne, şakayı onlar başlattı.)

31 Ağustos 2009 Pazartesi

my december

Sonunda Uraganım'la güzel bir Ankara akşam üzeri buluştuk. Daha konuşacağımız çok şey vardı belki, belki günün geri kalan kısmında birlikte susarak anlaşırdık bilmiyorum ama kendimi çok şanslı hissediyorum; bu koskocaman sanal alemde bile karşıma hep güzel insanlar çıktı:) İlk karşılaşma anından tut, birbirimize verdiğimiz hediyelere kadar ufak çaplı sevindirici mucizeler yaşadık:) Araya ikimizin de endişe ile sıkıştırdığı "Ben normalde bu kadar konuşmam aslında" cümleleri bile halimizi anlatmaya yeterli sanıyorum. Nazar değmesin:)

Eryaman'a geri döndüğümüzde bizimkilere söylediğim ilk cümle şu oldu:

-Ben Uragan'ı özledim ya...

Abiciğim de acemilik dönemini yemin töreni ile bitirdi. O askere gittiğinden beri günler hiç geçmiyor sanki. Bir ara ağzımdan "okul açılsa zaman çabuk geçer belki" diye bir laf bile çıktı. O derece özlüyorum, işte:(

Başlık mı? Şu şarkı. Uraganım'ın da dediği gibi, bir "iz", beş sene öncesine ait... Linkin Park da birçok şey gibi o zamanlarda kaldığı için eve gelirgelmez ilk işim bu şarkıyı arayıp dinlemek oldu.

Ankara'da yürüdükçe anılarım tazelendi sanırım, bir tuhaf oldum, amfiye bağlı olmayan elektrogitarla soğuk bir Ankara Aralık'ında dinleyebileceğim en güzel şarkıydı sanırım o "my december". Öyle, daha önce hiç görmediğim bir yeşil tonuna büyülenerek bakıp da... Ama bence, yine de, sevgi aşktan çok daha kuvvetli, yaşaması çok daha zor bir duygu. İkisini de ardında bırakıp gidebilmiş bir insan olarak naçizane görüşüm. Sevdiğinden ayrılırken beynini ve kalbini ayrı ayrı ikna etmen gerekiyor çünkü, diğerindeyse sadece birini. Severken daha mantıklı davranmak, daha sağlam adımlar atmak zorunda kalıyorsun, epeyce sorumlulukların oluyor. Aşk biraz dengesizlik, deli işi. Kendine hesap vermen gerekmiyor çok.

Bütün bu anıların tazeliğini sadece bir şehirde bu denli canlı tutabilmesine, insanı aradan geçen onca zamana rağmen etkileyebilmesine çok şaşıyorum doğrusu, ama benim bir suçumun olmaması "keşke..." dememe engel oluyor çok şükür ki. Böyle şeyler yazmayacaktım ya:) (Belki) işinize yarayacak bişey de söyleyeyim bari bu kadarını okutmuşken; burçlara inanmıyorum ama biri "ikizler" dedi mi ortamdan uzaklaşın bence, hele de bir akrepseniz:p

Heyecanlı, mutlu, hüzünlü, gülmekli, ağlamaklı, karışık, tuhaf hisler içinde geçti bu Ankara ziyaretimiz. Sanırım ben bu üç günü hep Uraganım, canım abimin asker hali ve yeşil gözlü Aralık'ım ile hatırlayacağım;

"this is all so clear"

24 Ağustos 2009 Pazartesi

bana bir masal anlat tim

Düşününce bile kanımın damarlarımdaki hareketi hızlanıyor.

9 Eylül'de(düzeltme: 11 Aralık, aşağıdaki açıklamayı da okuyun lütfen) Tim Burton'ın yeni animasyonu "9" vizyona girecek. Hem bir animasyon hem de bir Tim Burton hastası olarak fazlasıyla heyecanlıyım. 9 Eylül Çarşamba gününe denk geliyormuş, izlemek için haftasonunu beklemeye sabredemeyeceğim için tek başıma izleyeceğim muhtemelen. Ben şimdiden çok beğendim, süper olmuş, hayatımın filmi vs :))
Ahanda fragmanı;



"Alice Harikalar Diyarı'nda" için ise biraz daha sabrımızı zorlamamız gerekecek. Zira gösterim tarihi şayet ertelenmezse 5 Mart 2010. Müthiş üçlü yine bir arada; Tim Burton, Johnny Depp ve Helena Bonham Carter. Karakterlere bakarken şöyle bir Beetle Juice esintisi hissettim hafiften. Helena Abla başta olmak üzere makyajlarıyla her zamanki gibi fazlasıyla dikkat çekiciler:



Tim Burton'ın berberi Sweeney Todd yüzünden ete bakış açım değişti ama yine de seviyorum çok fazla böyle ismi geçince heyecanlanıp abuk subuk devrik cümleler kuracak kadar.

Düzeltme (13.09.09) : Öncelikle 9, 9 Eylül'de vizyona girmediği için bu yazıyı okuyup da heveslenenlerden özür diliyorum. Vizyon tarihi için özellikle şu sayfaya bakmıştım ama yanıltıcı oldu, imdb "11 Aralık" diyor. Bir de, fragmanda Tim Burton'ın ismi geçiyor evet, ama imdb bağlantısında okuduğum bu yorum hiç hoşuma gitmedi. Siz gerekirse diğer yorumları da okuyup öyle karar verin artık;) Sevgiler.

20 Ağustos 2009 Perşembe

ben bazen

İstiyorum ki love etc.'yı ekmek arası yapıp yiyebileyim. Bünyeme tavuktan çok daha iyi geleceğine her boyutta bahse girerim.

Bir de, ya, yerinizde olsam fotoğraftakileri boşverir asıl bu Eti puf'a çok dikkat ederdim. Kendisi ultra sanatçı ruhlu bir insan ve çok değişik. Değişik insanları her zaman sevmişimdir:)

Düşündüm de, aslında eti pufun marşmelovu yerine love etc. bırakmak da fena fikir olmayabilir. Tabii ki Eti Puf'a da söz hakkı vermemiz lazım. Bakalım şarkıyı o da sevmiş mi...

Sevgiler.

19 Ağustos 2009 Çarşamba

bir kpss kitabı ile yapılabilecekler

Bir KPSS kitabı, sınavda alacağı puana göre okullar arası seyahat edecek bir öğretmen adayının sahip olabileceği neredeyse en işe yarar şeydir.

Bir kere pratikte büyük değeri vardır.

1. Sıcaktan bunaldığınız günlerde "acık ceryan yapsın da rahatliyim" diye düşünürseniz, kapınızın çarpmaması için önüne bu kalın kitabı bırakabilirsiniz.

2. Sizi -gayet sakin ruh halinize rağmen- sinirlendirmeyi inat ve ısrarla başarabilmiş bireylerin kafasına darbetmek suretiyle ufak çaplı bir beyin sarsıntısı geçirmelerine sebep olabilirsiniz.

3. Kışa saklayıp, eğer halen soba yakan bir ev bulabilmiş şanslı bir insansanız "şunu da sobaya atıver de bi işe yarasın bari =)" diyerek mutlu olabilirsiniz.

4. Şayet 1.maddeye rağmen serinlemeyi başaramadıysanız kitabı sol elinize alarak sağ elinizle sayfaları çevirip hafif bir esinti elde edebilirsiniz (ayrıca bu kitabı günde 5 dakika, evet evet yanlış duymadınız sadece 5 dakika! elinizde tutarak inanılmaz çekici kol kaslarına sahip olabilirsiniz).

5."Neresinden başlasam bitmez bu kitap, en iyisi Battlefield oyniyim" diyerek mantıklı bir davranış geliştirebilir, olmadı, MMMMigros'ta kasiyer olup iki yakanızı zar zor bir araya getirerek de yine aynı hayat standardına ulaşabileceğinizi düşünüp rahatlayabilirsiniz.

6. Daha da önemlisi bir KPSS kitabı büyük psikolojik değere sahiptir. Onu yanınızda taşıdıkça tası tarağı toplayıp Avustralya'da mutlu bir hayat yaşama umutlarınızı yeniden gündeme getirebilirsiniz.

7. Bir KPSS kitabı doğması olası çocuğunuzu beklemeniz için çoğu zaman geçerli bir nedendir. "Anneee yine benim kitabımı almışsın!!" falan, sevimli olur neticede.

(emeğe saygı)

30 Temmuz 2009 Perşembe

but it's bad and it's mad

Canım Solar Günlüg okuyucusu, ben de isterdim ki "Ben çok ermiş bir insanım, daha önce hiç duymadığım yayınevi ismini rüyamda gördüm, ak sakallı bir dede bana yol gösterdi" falan diyeyim.

Yine de kısmen doğru bu. Rüyamda fakültedeki eğitim hocam (ki kendisi ak sakallı değil) "KPSS soruları bu kitaptakine çok benzer çıkıyor" diyerek bana bir kitap uzattı. Şimdi reklama girmesin, kocaman "KPSS" yazısının altında 'x yayınları'nın yazısını gördüm.

Sabah gugıldan böyle bir yayınevi olup olmadığını araştırıp olduğunu görünce "ahaaa ben erdim valla yihhhuuu" diye telefonu aradı gözlerim.

Sonra bir durdum.

Daha önceden araştırıp not aldığım alınacak KPSS kitapları listeme baktım.

'X yayınları' en başta yazıyordu.

Umut Sarıkaya bile bu kadar ufak bir şeyden mutsuz olamazdı ya, bilinçaltı ne pis bişey:(

Bir işaret daha beee, yani emin olmam için. Yoksa Ali Sami Yen'in orada trafik sıkışıkken gözüme takılmıştı yine aynı yazı, ama orada trafik hep sıkışık oluyormuş. Üzgünüm ama bu kadarını da sıradan tesadüfler olarak kabul edemem ben.

Ben galiba, yani sanırım, belki de muhakkak, olabilir böyle şeyler tabii. İstanbul güzel şehir neticede.

Ama diğer karşıdayken.

Çarşı Beşiktaş'a karşı :p

Huuhh, her şeye rağmen yürümek güzel İstanbul'da.

(başlık şu şarkıdan)

15 Temmuz 2009 Çarşamba

kabak ve patlıcanlı makarna

Ben bir makarna hastasıyım. Bugüne kadar ton balıklı, peynirli, sebzeli makarnaları hep dışarıda yemiştim. Evde yaptığım zaman bizim bildiğin domates soslu türkiş makarna yapıyordum hep (bir ara yaptığım yemekten çok salata kıvamındaki havuçlu makarnayı saymazsak). Bugün bir değişiklik yapayım dedim ve tarifleri araştırdım netten. Kabak ve patlıcanlar bozulmaya yüz tuttuğu için onları kullandıracak bir tarif aradım mamafih istediğim gibi bir tarif bulamadım. Ben de bu tarifi uydurdum, epeyce lezzetli oldu. Bunca yıllık bloggırız, insanlara bir faydamız olsun bari.

Zorluk derecesi: Tüm malzemeleri göz kararı kullandığım için 'göz kararı tuz atabilme' aşamasına (level 3) yükselmiş olman lazım.

Süre: Benim mutfakta oyalanmayı sevdiğimi göz önüne alırsak bir saatte hazır olur diyebiliriz.

Müzik: Sally's song dinledim canım inflack sayesinde ama başka bişi daha iyi olur tabii. Daha soğanları doğramadan ağlamaya başlıyor insan:(

Malzemeler: bir paket makarna (tercihen çubuk), patlıcan, kabak, soğan, yeşil biber, sarımsak, domates, tuz, kekik, karabiber, pul biber, kızartmak için ayçiçek yağı pişirmek için de mısırözü yağı.

Kullandığımız ölçü: Tavla zarı büyüklüğü (kısalt. tzb)

Yapılışı: Makarnayı bildiğin makarna gibi pişiriyorsun. O pişerken patlıcanları rastgele soyup, kabakları da hiç soymadan tzb doğra. Ayrı kaplarda tuzlu suya atıver, suyu karartana kadar bekliycek. Takribi 10-15 dakika. Bu arada boş durma, domatesleri soyup tzb doğra. Sonra soğan, biber ve sarımsağı tzb doğrayıp hepsini bir kenara ayır. Kabak ve patlıcanları sularını süzmeleri için havlu peçete üzerine bırak ama daha öncesinde yağı kızdırmaya koy. Önce kabakları sonra patlıcanları kızart. Soğan, biber ve sarımsağı her zamanki sıra ve sürede mısırözü yağıyla kavurduktan sonra kabak ve patlıcanları en son da domatesleri ekle. Baharatlarını da katıp şöyle bi çevir. Suyunu çekene kadar kısık ateşte pişirdikten sonra makarnaya kat ve afiyetle ye.

Sık Sorulması Muhtemel Sorular:

1. Patlıcan ve kabakları birlikte kızartamaz mıyım?

-Hayır tatlım. Sebzelerin pişme süreleri farklı. O kadar uğraştıktan sonra kömür gibi patlıcan yemek istemezsin di mi:)

2. Ölçü olarak tavla zarı yerine okey zarı kullansak olur mu?

-Kafamız kadar patlıcan ve kabağı makarnadan bağımsız bir şekilde yemek zorunda kalmamız sorun teşkil etmeyecekse neden olmasın:)

3. Kekik niye ya?

-Ratatouille tarifini hatırlarsak kekik, kabak ve patlıcana çok yakışan bi baharat. Kokusunda davet var.

4. Hangi ülkenin mutfağından bu?

-İtalya Fransız karışık yöresel bi lezzet, deeermişim :P

5. Ya ben yaptım ama hiç de lezzetli olmadı:( Niye ki?

-Becerememişsindir. Önce ratatouille yapmasını öğren.

8 Temmuz 2009 Çarşamba

vincent

Vincent'ı seslendiren adamın sesi bana hiç yabancı gelmiyor. Tonlamalara dikkat ederseniz siz de Edward Scissorhands'teki mucit (Vincent Price) olabileceğini düşünürsünüz muhtemelen (benzemek istediği adamı anlatmak için film yapıp filmi yine ona seslendirtmek müthiş bir zevk olmalı).

Tim Burton benim için koca bir soru işareti olabiliyor bazen. Yani normalde insanlar "Bu filmdeki karakterle tamamen başka bir insanı anlattım ben o değilim yoksa..." diyerek işin içinden sıyrılıyorken bu adam öyle yapmıyor hiç. Ed Wood'daki yönetmende de onu görebiliyorsun, Vincent'taki çocukta da, ve bu kimseyi rahatsız etmiyor (Big Fish'te anlattığı baba da kendi babasıdır belki). Hatta ben "Dünyada böyle insanlar da varmış, bunlar gerçekmiş" diyerek mutlu oluyor, onu tanımadığım halde çok seviyorum.

Acaba tanışma şansımız olsa o da beni sever miydi ki, hımm, sanmam :)

Şans eseri henüz emoların çanta ve rozetlerine düşmemiş ve dilerim hiçbir zaman da düşmeyecek Vincent'ın günlüğümde olmasından mutluluk duyarak şuracığa bırakıyorum;

4 Temmuz 2009 Cumartesi

bu böyle



Matematiksel olarak tüm etkileşimlerde varlığımızı ihmal edebilecek kadar küçüğüz.

3 Temmuz 2009 Cuma

tembellik hakkı

Olmalı böyle bir şey bak.

Ben uykuyu çok severim. ÖSS zamanlarında millet sabahlara kadar soru çözerken ben gece saat on bir civarlarında kahve içip üzerine "Bu saatten sonra çalışılmaz" diyerek uyuyabilen bir összedeydim. Üzgün olduğum zamanlar daha da çok uyurum. Ancak kafama bir şeyin çok fena takılması lazım uyuyamamam için. Nemrut'ta eksi bilmemkaç derecede bile bir battaniyeyi kendime siper edip Samanyolu'na baka baka uyuduğumu bilirim.

Bu yüzden zaten üniversiteyi nasıl kazandığımı halen çözebilmiş değilim; mucize ya da şans. "Hiçbir başarı tesadüf değildir" diye bir slogan var ya, yalan o. Şans faktörü hayatlarımıza epeyce etki ediyor. Ufak bir şanssızlık eseri 'Hey you' dinleyemezken 'High Hopes' dinliyorsun mesela.

Şans demişken, sevgili abim EAN ile müttefik olup Generals oynarken bütün süper silahları (Atom bombası, scud storm vs) kafasına yiyen general de benim. Her şey, "General, a nuclear missile launched" sesiyle başlıyor...

Generals'ı da GLA'yi de seviyorum yine de. Sadece sivil halkı silahlandırarak bi sürü tank patlatabiliyorsun.

Bak ne diyordum, ne demişim. Tembel olabilirmişim ve bence hepimiz çok rahat tembel olabilirmişiz bir şeyler bizi bir şeylere zorluyor olmasaydı. Hiçbir şey yapmak zorunda olmamak müthiş çünkü; kahveyi sırf çalışmak zorunda olduğun için değil, canın istiyor diye içmen çok keyifli.

Üstelik kapitalist düzende yaptıklarının dünyayı değiştirmeyeceğinin, sadece birilerinin can sıkıntısını hafifleteceğinin farkındasın. Bu yüzden de beyaz yakalı bir köle olmayı reddeden 'biri', benim gözümde ikinci Travis'tir, üstelik bir Tyler Durden'a ihtiyaç duymayacak kadar da aklı başındadır... Dünya böyle insanlar üzerinde halen nefes aldığı için benim de halen rahat yaşadığım bir yer.

Yaniiii, yaşasın tembellik hakkı ve şu sayfanın en sonuna bakarsanız da "Her hakkı erkektir" o zaman yaşasın tembel Hakkı. Böğk. Tamam ya, çok kötüydü... Sizi Aristo'ya havale edeyim en iyisi.

Bu sıcaklarda dikkat edin kendinize olur mu, yorulmayın çok, canınız sıkıldıkça da "love etc." dinleyin;)

(emeğe saygı)

27 Haziran 2009 Cumartesi

yanılsama

Bu aralar canım bir başka sıkılıyor. APC kesmedi Tool dinlemeye başladım. Artık benden kimseye hayır gelmez sanıyorum.

Yok yok, bu konuda emin gibiyim.

16 Haziran 2009 Salı

tespit

Tespit 1: Hayat Leonlaşabilmektir bazen.

Her şeye "tamam" diyen insanlar da en az her şeye "hayır" diyen insanlar kadar sinir bozucudur.

Léon: And stop saying "okay" all the time. Okay?
Mathilda: Okay.
Léon: Good.

Arka fonda "Noon" çalıyordu...

Tespit 2: Lipton da hata yapar.

Poşet çayın içindeki parçacıkların çayın içine yayıldığını gördüğünde senin açından da haklı bir tespit olabilir bu, bekle ve gör.

Tespit 3: Öğrenci kutuplarda da olsa öğrencidir.

Öğrenci psikolojisi evrensel bir kavram olup yaş, cinsiyet, ırk, dil, din gibi ayrılıkları tek bir potada eritir. Mesela bütünleme sınavına (son!!!:)) ) çalışmak dururken gelip burada abuk subuk tespitler yapabilir. Bu matematiksel beklenti değerimizin 1'e olabildiğince yakın olduğu bir haldir, şahitleri bile vardır.


Daha çok yazacaadım, olasılıktan kalma ihtimalim aklımdan geçiverdi. Öpt. Kib. Bye.

11 Haziran 2009 Perşembe

kahve vs.

Meşhur "kahve + altı=> kahvaltı" kaynaşmasını bilmeyen yoktur heralde, gerek lisede gerek dersanelerde çokça çalındı kulaklarımıza. Yalnız çok sık kullandığımız kelimelerin anlamlarını görmezden gelebiliyoruz bazen, kahvaltıdan sonra kahve içmek bu yüzden pek yaygın bir eylem değil, ama işte atalarımızın bir bildiği varmış zamanında. Kahveden önce kahvaltı yapma fikrinin güzelliğini kahvaltının ardından içtiğin kahveyle algılayabiliyorsun ancak.

Pek bir keyifli.

Hele bir de seneye bu vakitlerde üniversite denen kabusun biteceğini düşündükçe daha keyifli oluyor. Üç senedir dördüncü sınıf olmanın bir insanı nasıl mutlu edeceğini hayal ediyordum. "Acayip mutlu oluyosundur ya kesin bana olmaz" diyordum da oldu bana, acayip mutlu oluyormuşsun cidden de. Biliyorum hayatımdaki tüm sıkıntılar elemine olmayacak ama 'üniversiteli heyecanlı gençler' kitlesinden kurtulacağım en azından.

Yüksek lisans mı dedin? " :))))))))) " Sözü Pet Shop Boys'a bırakıyorum;

"Don't have to be
A big bucks Hollywood star

Don't have to drive
A super car to get far
Don't have to live
A life of power and wealth
Don't have to be

Beautiful but it helps";)


E dolayısıyla yüksek lisans denen zıkkımı bin türlü çileyle yapmaya, bu sü
reçte etrafımdaki insanların yapmacık saygı/sevgi gösterilerine de ihtiyacım yok. Para dersen hayatın amacı değil, sadece hayatını başkasına muhtaç olmadan yaşamanı sağlayacak bir araç.

Yani diyom ki;

"You need more

You need more

You need more
You need more
You need love..."

(İngilizce kısımların hepsi Pet Shop Boys'a ait: love etc. Son bir haftadır başka şarkı dinleyemiyorum da:) Klibi ayrıca güzel.)

(emeğe saygı)

2 Haziran 2009 Salı

şimdi benim anlamadığım...

Çok sıkıldınız benden biliyorum ama final dönemleri bi acayip oluyorum ya... Böyle gerekli gereksiz bisürü şey üzerine felsefe yapasım geliyor, çünkü düşünmezsem çalışmam lazım.

Ispanak pişirmek, ütü yapmak hep gereksiz işler bence. Hem ıspanağı o kadar çok yıkayınca vitamini kalmıyor. Ütü yapıyorsun ya da, sonra bidaha yıkıyorsun, bidaha ütülüyorsun ohoooo... Yemek yiyorsun ama sonra yine acıkıyorsun. Hayat ne tuhaf be. Bundan birkaç sene önce fındıklı kahve diye bişey çıkıcak sen de çok seveceksin deseler 'böyle yuvarlak bişeyler olucak, onların üzerinde yürümeden bi yerlere gidicek insanlar'ı duymuş karanlık çağ adamı gibi gülerdim. Muhtemelen ne dediğini anlamadığım için.

Şeyi de anlamıyorum mesela, niye msndeki kişiler isimlerinin başına tırnak işaretiyle boşluk falan bırakıp listenin en başında görünme arzusu taşırlar ki? Hayır yani ben listenin en başında diye görünce konuşmak mı isteyeceğim sanki.

Yani canım günlüg, eğer hayatın anlamı varsa onu final döneminde ders çalışamayan bir öğrenci bulacak bence, buna tüm kalbimle inanıyorum.

31 Mayıs 2009 Pazar

tek basamaklı notlar alıyorum, gözlerim kapalı...

Önce hafiften bi çalışıyorum, yavaş yavaş sallanıyor can sıkıntısından ayaklarım...

Hayat bir sınavsa imza atar çıkarım, ben böyle değildim yaşarken oldu, vs vs.

Ooooofffff, final dönemi az çok şöyle bir şey bak;

-Daha beş gün var. Bugün güzelce bi dinleneyim yarın sağlam kafayla başlarım.
-Daha dört gün var ama yarın hafiften hafiften başlarım artık...
-Daha üç gün var da bu akşam başlayayım ama, çok sıkıştırmayayım konuları...
-Daha iki gün var, bir gün vizeye kadarki kısmına çalışsam diğer gün de diğerlerine...
-Daha on sekiz saat var, dokuz saatte vizeye kadarki kısma çalışsam, diğer dokuz saatte de diğerlerine...
-Bu saatten sonra çalışsam da bişey olmaz, bütünlemelere daha 12 gün var...

Tek basamaklı notlar alıyorum, gözlerim kapalı... Güvercin dolu avlular...

Keşke hep ilkel kalsaydık, medeniyet çok can sıkıcı bir şey ya; üniversite, kariyer, daha iyi bi ev, yabancı dil, sınavlar mınavlar, daha şık bi araba falan, sonra tam bunların keyfini çıkarıp rahat edecekken ölüyorsun.

Ruhum daraldı valla. Bu reklamdaki kadın gibilerin böyle dertleri yoktur kesin...

25 Mayıs 2009 Pazartesi

beter böcek'ten beterim

İki ihtimal var; ya TNT durmadan Beetlejuice'u yayınlıyor, ya da ben çok büyük bir şans eseri hangi hafta yayınlanacaksa o haftasonu Milliyet'in Televizyon ekini karıştırmış oluyorum.

Evet, canım okuyucum; yarın akşam 21.15'te TNT'de çıkıyor bu aslında sevimsiz ama bir o kadar da dünyalar tatlısı karakter (bana birini hatırlattı da neyse:) ), kaçırmayın sakın.

Bu filmi izleyip de beğenmeyenlerle arama aşılmaz mesafeler bırakmak istiyorum ya, o derece... Ağustos'ta izlemişiz en son. Türkçe seslendirmeler çok başarılı bence, İngilizce izlerken çok yadırgamıştım sesleri.

Solar mı, ah canım ya O bugün; ölü, ölü, öpölü. Dört sorudan birini anca çözebilmiş, diğerlerinde saçmalamış efendim durduramamışız. Şu okul bir bitsin, Rammstein'la In Flames'i azad edicem. Şimdilik bu adamlar böğürmeden rahatlayamıyorum...

23 Mayıs 2009 Cumartesi

kendimi bunun için mi yorucam ben?

Nil bizim karasularımızdaydı dün gece. Saat 22:30'da çıkması gerekirken 00:00'da çıkıp ayaklarımıza kara sular indirmiş olmasına rağmen daha önce dinlemediğim bir şarkısıyla içimde ne kadar negatif enerji varsa alıp götürdü. Bittiğinde deli gibi alkışlarken buldum kendimi, bekletiyorsa da bir bildiği varmış yani:)

Bu yılki marşım ilan ediyorum bu deli işi dengesiz şarkıyı, neyse ki bittiğinde feci derecede sırıtıyor insan:))

Kötü kedi Şerafettinmiş ya, Allah müstahakını versin Nil kızım...

Bir de Yalnız kalpler de atarlar diye bir şarkısı var ya, hani 'çift kişilik yastığım yorganım nasipse sola kayacağım' falan diyor, işte o şarkının hikayesi şöyleymiş;

"Bir sabah kahvaltı yaparken Simpsons'ı izliyordum. O bölümde Bart'ın öğretmeni gazeteye ilan veriyor; 'Bekarım, yalnızım, kendim gibi birini arıyorum' diye. Bunu okuyan Bart ile arkadaşları da dalga geçmek için orada burada beklettiler kadını. Ben de ona üzülüp bu şarkıyı yazdım." (Kısa bir film vardı (sanırım 2004'te en iyi kısa film ödülünü almış), Nil bunları anlatırken o geldi aklıma)

Ders çalışamazken çok iyi gider bu şarkı be (Allah nasip ederse bugün deneyeceğim), kendimi bunun için mi yorucam ben!!! Kalbimi bunun için mi kırıcam ben!!!


Bir de dönüşte polisleri görüp 'çok hızlı geldik kesin ceza kesecekler' diye düşünürken maalesef ölümle neticelenmiş bir trafik kazası görmeseydik... Keşke ilk düşündüğümüz gibi olsaymış... Hayat, her zaman, garip:(

22 Mayıs 2009 Cuma

peki öyle olsun...

"Eğer aklındaysa o kareler..." diye bir sloganı vardı Yeşilçam TV'nin...

"Veciğğğhiiii" desem, "Kara vicdanlı!" desem, "Ben kosskoca boeing'i Ankara asfaltına indirdim" desem, hatırlar mısın bu güzel filmi :)


20 Mayıs 2009 Çarşamba

çikolata üzerine kısa bir yazı

Yoğun çalışmalarımın ardından (?) Almanları şişmanlatan iki nedeni buldum. Kendileri solda. Bu çikolataları üreten fabrikaları kapatın, sonra bakın obezite mobezite kalıyor mu...

Sağdaki pembe olan bugüne kadar yediğim en güzel çikolatadır. İçinde çilekli yoğurt var. Hayır, zaten çilekli yoğurt dehşet bir lezzet, akıllılık edip bir de çikolatayla birleştirmişler... Bir de coco star çikolatayı hindistan ceviziyle birleştirip devrim yaptı sanıyor. Hem hindistan cevizi sevmem ben, çikolatayla bile olsa. Yer fıstığı da sevmem zaten, bu yüzden snickers da kötü bi tat bence. Kinder'inkiler iyi bak, üstelik içinden oyuncak falan çıkıyor. Kahvenin yanına da Nestle'nin bitterini tek geçerim.

Ama şunlar bir başka ya... Bitene kadar buzdolabından uzakta durmakta fayda var:)

Evet, canım hiç ders çalışmak istemiyor canım günlüg, iyi ki sen halen buralardaymışsın:))

*Başlığı ismini halen yazamadığım yönetmen Krzysztof Kieslowski'nin "Öldürme üzerine kısa bir film"inden uyarladım, emeğe falan saygı.

nasıl yakalayabilirim saçlarından baharı?

Saçlar baharın geldiğini nasıl anlar ki? Nee bileyim o kadar biyoloji falan gördük bir tanesinde saçlarda baharın geldiğini algılayan özel reseptörler olduğunu anlatmadılar. Sen gel bizim saçlarımızı dök dök, sonra baharım da saçlarım var da yakalanması gereken diye havandan geçilmesin... Şike var kardşim... Kuaföre diyorum "çok dökülüyorlar yaa yine" diye cevab veriyor bana; "Bizimkiler de bayağı dökülüyor bu aralar, bahardandır" Tam duruyor dökülmesi sonra yine bahar geliyor ne acayip bişi... Baharı bir yakalarsam saçını başını yolucam yani. Benim Türkan Şoray saçlarımı fare kuyruğuna çevirdi, nasıl diyeceğim şimdi; "sevgi neydi sevgi emekti" diye sorarım, he, nasıl nasıl?

*****
Allah sahibine bağışlasın, bu örövizyon şarkısı 'fairytale' güzelmiş bir de. Bu bitince 'fairytale gone bad'i dinleyince tam süper oluyor. Kafayı yemeye bir adım daha yakınsıyorsun. Kim sana dedi ki peri masallarının gerçek olduğunu salak kız, peri misin sen:) Ama ne hata yapsam geri sarıyoo yine de.
*****
Cuma günü Nil gelicek bizim dağ başına. Kurt da çok yaa bizim kampüste yazık kıza:) (Matematikleri çok süpermiş geçen izledim de Dan Brown olsa böyle bağlayamaz olayı, ama sesi kısıkken daha iyi oluyor, zannedersin brutal vokal)

*****
Neeeyse, baharın yerini göre bilen varsa bir zahmet artık, insaniyet namına yardımcı olsun şu solar kardeşine... Hem, "çarşı saç dökülmesine de karşı" di mi :(

14 Mayıs 2009 Perşembe

son ders: Randy Pausch

Bu videoyu abim izletti bana bu akşam. Şöyle ifade edeyim; 16 senelik öğrenim hayatım boyunca böyle öğretici bir dersim olmadı. Bundan sonra da olacağını sanmıyorum. Hayallerimden vazgeçer gibi olduğum her an bir daha bu videoyu izleyeceğim.

Evet, hayattaysak bunun bir bedeli var. İçinde bulunduğumuz durumdan şikayet etmek yerine işe yarar bir şeyler yapmak lazım diyor şimdiye kadar dinlediğim en iyi öğretmenlerden biri ve sonuna kadar da haklı; "Tiger" olmak lazım şu hayatta.

"Öleceğinizi bildiğinizi ve son bir dersiniz kaldığını varsayalım. Öğrencilerinize ne söylerdiniz?"

Bir babanın sadece çocuklarına anlatacak kadar kıymet verdiği öğütleri, yani tam olarak bunları:

13 Mayıs 2009 Çarşamba

fazla söze ne hacet: mükemmelim :p


Bir sonraki hafta kursun biteceğini söyleyince okulun beni kovduğunu sanan öğrencimin yazıp bana verdiği dilekçe.

Boşuna demiyorum ben mükemmel bir insanım diye işte:p Kıymetimi bilemeyenler utansın, hımpf...

9 Mayıs 2009 Cumartesi

love is gonna save us!

Biz küresel ısınmayı insanlara sadece anlatırken, birileri konuşmaktan çok daha fazlasını yapıyor:

http://blog.saitem.org/

Çalışmalarının karşılığını en iyi şekilde alırlar inşallah, dualarımız hep onlarla.

"we are lost and found, but love is gonna save us!"


25 Nisan 2009 Cumartesi

bana kim inanır

Küresel ısınma senaryolarını okuyordum, pek keyifli değiller. Bir şeyler yapmak gerektiğini bas bas bağırıyor doğa ana.

Bakalım ben de deli olup bir kuyuya taş atacağım bu konuyla alakalı, 41. akıllıya dair umutlarımı koruyorum. Çok iyimserim bence. Ağaç mı eksek.. Neyse, en azından bettaların türü ben balık almadığım sürece tehdit altında sayılmaz.

Yalnız, durumda bir samimiyetsizlik var cidden. Elimde kahve, kulağımda romyo romyo, dünyayı kurtaracağımı sanıyorum. Nasıl diyor Handecim; "hııaağğ hııığğ..."

İnsanın kendine olan samimiyetini yitirmesi kadar, inancını yitirmesi kadar, bundan daha güzel bişey yok bu dünyadaaaa, laaalaaa...

Durumu netleştirdiğimde gününü ve saatini yazıcam buraya, okuyup da gelmeyeni döverim ulen.


p.s:Tankla topla falan beklerim, uçakla, ağır sanayi hamlenizle falan.

3 Nisan 2009 Cuma

uçan kuzular kümesi

'Kümeleri nasıl anlatsam acaba?' diye tasalanma sakın. Kendine hayrı olmayan solar sana yardımcı(!) olacak.

-Çaylak öğretmenler için adım adım ders anlatma kılavuzu-

Kümeler

Kazanım 1: Tanımsız kümeleri tanımlar, sınıfa somut bir ördek getirebilir.
Kazanım 2: Boş kümeyi kavrar ve orjinalinden iyi kavırlar.

1.Öncelikle "tanımsız" olan bu kavramı "iyi tanımlanmış nesneler topluluğu" olarak giydir gitsin, "Örtmenim, eeeğğ, tanımsız kavram, onun içinde de iyi tanımlanmış nesneler var, çelişki değil mi bu?" diye soranı her nasılsa dünyada icat edilmedi henüz. Yetmiş milyonda bir ihtimal bir arızaya denk geldin hadi:

-Ben karizmamla varım ama aslına bakarsan bişey bilmemci yaklaşım: Dönüp "Değil" der, tahtaya bişeyler yazmaya devam edersin.

-Herkes beni sevsinci hümanist yaklaşıma göre çözüm(tercih sebebi): "İstersen bu soruna çıkışta beraber bakalım, arkadaşlarının zamanını çalmayalım" diyerek çıkışta kaçarsın ya da o zamana kadar öğrenciyi ikna edecek birkaç açıklama bulursun.

-Her şeyden şüphe eden septist yaklaşım: "Aslında bir küme yok" diyerek matrix muhabbetiyle konuyu örtbas edersin.

2."Uçan kuzular kümesi" gıcık boş kümeler konusu için süper bi örnektir, çok yaratıcıdır(!), kuzunun uçmadığını adı gibi bilen öğrenci "yok böyle bişiy??" diyerek zekasını herkeşlere gösterecektir, müsade edin de çocuğun kendine güveni gelsin azcık (nasılsa her konu kümeler gibi değildir daha çok acı çekecek garibim). Dört ayaklı veya iki ayaklı hayvanlar mümkünse işin içine girmesin. Ben bir ders boyu tavukların üç ayaklı olma ihtimaliyle ders kaynatan öğrenci biliyorum (bu hikayedeki..) , hatta bir ara garibim öğretmen tahtada tavukları dört ayaklı kabul edip hesabı buna göre bile yapmıştır, eee, matematikçide çok kolay atıyor şarteller ne de olsa...

3. Evet daha önce de belirttiğimiz gibi en bi boş kümelerden biri bu, ama sınıfınızdaki öğrencilerden illaki biri öss'nin pek sevdiği sazan öğrenci modelinden olduğundan bu kümeyi tahtada {0} ya da {üstü çızıklı sıfır} ile gösterecektir, bizim hedefimiz de ahanda bu kitledir, tahtaya çıkarıp "bakın arkadaşınız ne kadar da yanlış biliyor, hadi hep beraber gülelim ona ahah" deme salaklığı matematikçinin şanındandır. Sonra bu öğrenci 'Ben en çok matematikten, bi de solar hocadan tiskiniyom, resim beden müzik seviyom' derse çocukluğuna falan inmeye kalkmayın, itinayla bu olayı hatırlayın.

4. Bizzat ben, solar, bulanık mantık konulu -beyni klasik aristo mantığıyla işleyen doçentin önünde iddiaları ispatlamaya çalışırken ecel terleri döktüğüm- ödevimden sonra bulanık kümeler dışındaki bu kümelerin gerçekten de boş beleş kümeler olduğunu sayın matematikçilere saygılarımla arz ederim (küstahlığıma destek olacak ilgili bkz şuralarda bi yerde olacaktı da bulamadım:( ). Bunun farkında olun, bilgilerin doğruluğunu Allah'ın emriymiş gibi kabul etmeyin. Azıcık şüphe diyorum meğğğn...

5. Hem zaten 0 da doğal sayıydı değil mi? 'Çocuktur' diye her şeyi yediriyorsunuz iyi mi, analizle değil, vektör uzaylarıyla değil soyut matematikle gel bana...

6. Size kılavuz yazanda kabahat zaten, kendi başınızın çaresine bakın, hımpff.

not: Şartellerimin attığı bir ara yazıp kaydetmişim bu yazıyı, uzun zamandır şöyle uzun uzun bişiyler yazmayınca yayınlayayım dedim, taslak olarak kaydetme olayı güzelmiş canım okuyucu.

31 Mart 2009 Salı

anlıyorsun değil mi

Okuldan neden bu kadar nefret ettiğimi bugün anladım.

Başka koşullarda tanışsak değil muhatap almak, görünce yolumu değiştireceğim insanlarla aynı ortamı paylaşmak zorundayım da ondan, yaaa...

15 Mart 2009 Pazar

yola devam

Haleciğim ile kahvaltı yaptık bugün deniz kenarında. Yanında huzur bulduğum insanlardan biri kendisi, ilk gördüğüm gün anlamıştım zaten böyle olacağını. Onun da aynı şeyi hissettiğini biliyorum, bu yüzden rahatım yanında.. Bu zamanda nadir bulunan bir şey; onu çok iyi anlıyorum o da beni çok iyi anlıyor.

Biliyorum ikimiz için de her şey çok güzel olacak. Geleceği şimdiden kestirmek çok zor ama güzel şeyler olacağına dair inancım tam benim.

Fotoğraf çekilemedik onunla ama karşı tarafın bugün kadar net görünmediği bir günde yine aynı yerden çektiğim şu fotoğrafı bırakayım (gerçi onunla çekildiğimiz fotoğrafı buraya bırakırmışım gibi oldu ama öyle değil tabii:)).

Güzel arkadaşıma iyi yolculuklar diliyorum, melekler onu korusun, sağlıkla gidip sağlıkla dönsün inşallah.

Dönüşte de Körfez Yarış Pisti bizi bekler:)

Yola devam...

8 Mart 2009 Pazar

dallardan bahar inmiş duydun mu

Bu dönem bi acayip geçiyor, Ezgi'nin Günlüğü; onlar buradaydı, ben de oradaydım, anlatmaya gerenk yok, tabii ki müthişti:) Bülent Ortaçgil de çok tatlı bir adammış, şarkılarını çok iyi bilmem ama keyifle dinledim.

Arayı çok açmışım yaa, ama kal geldi, yazamıyorum. Sığ bir insan olma yolunda emin adımlarla ilerliyorum galiba ama hayat böyle daha çekilebilir. Kendine gelsin diye "Kimse beni anlamıyor" diyen Emo elmo'yu yakalarından tutup sarsabilirim bile, o kadar.

Öğretmen olmanın en güzel yanlarını keşfediyorum bugünlerde; resmi anlamda ilk öğrencilerimle ders çıkışı leylek sürüsü gibi ilerliyoruz durağa. "İyyi akşamlar hocam, iiyyi akşamlar canımmm" lar diyoruz birbirimize, kimi yolunu uzatıyor beraber yürümek için.. Beni seviyorlar galiba, öyle bir mecburiyetleri olmadığı halde..

Böyle işte, dersler mersler falan filan. Uyuycam hemen rüyamda konserin devamını da göreyim diye, Martı'yı söylemediler:) Benim cep telefonu kaydımı buraya nasıl bırakacağımı bilmediğim için konserin aklımda en çok kalan kısmını, "mor mor mor!"u bırakıyorum, (sesini açın biraz, sonra da kısmayı unutmayın:) :



Yaz(a)masam da (yazdıklarımı tekrar okuyunca yazamadığımı fark ettim:p ) özlemişim burayı aslında. Hişt hişt, mor, mor, mor!! Baharlar.. Kem küm :)

not: Beni merak edip de 'piştt kız nerelerdesin??' diye soran Uraganıma, uzun zamandır yazmamama rağmen yorumunu esirgemeyerek sorumluluğumu hatırlatan:) Sinanonur'a acayip teşekkür eder; galaksinin en bi tatlı mizahçısı Berşan'a da nice sağlıklı, mutlu yıllar dilerim. Herneysecim, kar yağmadı ama bidahakine artıkın.. Hepiniz kendinize çoook iyi bakın!!

14 Şubat 2009 Cumartesi

acil demokrasi

Uraganım Solar Günlüg'ü sevdiği yedi blog içine eklemiş, sağolsun.

Ben de şu mübarek günde anarşist ruhumla 'sadece yedi blog' kuralını çiğneyerek yediden fazla blog sahibine "Blogunu çok seviyorum, sen hep yaz, ben hep okuyayım!" diyorum (yine alfabetik liste:)) :

Berşan

Biyonikkedi

Etipuf'un paleti

Hale

Hepatitze

Herneyse

Inflack

Kültür mantarı

Serotonin

Sinanonur

Niye sadece yedi blog ya? Gel de anarşik olma! :)

12 Şubat 2009 Perşembe

ben aptal bir kovboyum

Berşan buraya her uğradığında canı Tadım pizza istiyormuş, gönlüm el vermedi gönüllerimizin on numaralı mizahçısına bu kötülüğü yapmaya, ve de, yuuutubun açılmasının şerefine şuralara Uraganım'ın çok sevdiği şu şarkıyı bırakayım dedim:)

"Hey bebek! Sen evinde çatalı kaşığı olmamak ne demek biliyor musun ha? Fakir bi hayatım var:))"




şığım..

4 Şubat 2009 Çarşamba

pizza

İnsan rüyasında deli gibi pizza tarifi arar mı ya? Aradığım şey pizza olsa anlıycam da, yok işte 'pizza tarifi'; Snoopy menülerinde indirime gitmişken üstelik.. ("sponsored by snoopy" yazıcam yakında blogun bir yerlerine merak etmeyin:p )

Bilinçaltımda olan bitenler hakkında en ufak bir fikrim yok. Prensesim rüyasında ne görse çıkıyor ama. 'Olacak' dedikleri ben içimden 'yok artık yaa' derken oldu.

Neyse. Sırf bir rüyam da çıksın diye uyanır uyanmaz pizza tarifi aradım. Bunu deniycem bugün, güzel olursa Uragan'ıma da yollarım tarifi, Kikirikcik'e yapsın da afiyetle yesinler:)

Ben buradan da sıkıldım galiba. Günlüg benim için artık bitmiştir:p

Huuhh, no change, i can change, i can change.. The Verve bizler için söylesin; Bittersweet Symphony:



17:45 itibariyle Uraganım'ın fotoğraf isteğini yerine getiriyorum:

İlk defa hamur mayaladığım için bu kimyasal reaksiyonu hayretler içinde izledim. Yaşasın pakmaya!

Sağ tarafta pizzanın fırınlanmamış hali mevcut. En alttaki de mutlu sonnn..

Kaşar peynirini biraz fazla kaçırmam dışında lezzet olarak Snoopy'e rakip olabileceğimi düşünüyorum:p

Bu gece rüyamda portakallı pekin ördeği görmem inşallah :S

2 Şubat 2009 Pazartesi

çöp adam

"Sen dizime yattın, ben bir hikaye anlattım ve sen büyüdün..."


Diğerlerine de buradan bakabilirsiniz.. Bana böyle gomig şeylerin linklerini gönderen güzel insanlar, eyy hayatın sevimli yüzleri, sağolun var olun:)

27 Ocak 2009 Salı

ben anlamadım

İnsanoğlu çok çabuk değişiyor.

Ben Yalın dinleyenlerle alay ediyordum, "Ellerine sağlık diye şarkı mı olur lan, kek mi bu?" diye karşımdakine gülüyordum.. Artık gözüme o kadar şirin geliyor ki Yalın, öyle, yanaklarını mıncıklamak geliyor içimden.. Aramızda kalsın, sabahları da onun şarkısıyla uyanıyorum, uyanmak asabiyet yapmasın diye, pamuk gibi oluyo insan, erken uyandım, gitttiiim sana güller aldım mutlu ol diyee..

Yok bu yazıyı toparlayamayacağım..

Ama bu nası cumhuuuriyet, nassı bi hakimiyet ben anlamadım??

Bari şu şarkısını bırakayım da yazım bi işe yaramış olsun:

25 Ocak 2009 Pazar

eins, zwei, drei


(şarkı 'düm tek tek' değil ve bu yazıyı okurken dinlersen anlatmaya çalıştıklarım daha anlamlı gelecek)

Hadise
'nin ve Düm tek tek'in Eurovision için seçimi tam yarışmayı kazandırmaya yönelik hareketler, şayet saha çamursuz ve hakem tarafsız olursa ilk üçe gireriz bence.

Anlatmak istediğim bu değildi aslına bakarsan, bunu gugıl'a "eurovision+hadise+düm tek tek" yazıp birçok yerde okuyabileceğinizi sanıyorum -sanıyorum çünkü henüz aratıp bakmadım- bu nedenle de bunları tekrar etmenin sizin entellektüel birikiminize herhangi bir katkı sağlayabileceğine inanmıyorum.

İşin şu kısmı ise son derece keyifli, evet bu tam anlamıyla bir şarkı yarışması değil artık, birkaç istisna dışında 'insanları kim daha çok eğlendirebilecek'e dönüştü. Bunun da biz günlük hayatı yaşayan insanlara katkısı şu yönde oldu: Samimiyetimle söylüyorum ki beni en kötü anımda bile bulunduğum kuyudan çekip çıkaran şarkılardan biri de buraya bıraktığım Ukrayna'nın 2007 Eurovision şarkısı "Dancing Lasha Tumbai" (diğerini merak edenler için 'Beter Böcek(Beetlejuice)'ten hafızalarımıza kazınan "Jump in the Line" namı diğer "Shake shake Senora" gelsin). Eğer yuutubuz açılabiliyorsa da Verka Serduchka'yı ilginç kostümüyle buradan izleyebilirsiniz (daha önce izlemediyseniz çok eğleneceğinizi, daha önce izlediyseniz de yine de eğleneceğinizi söyleyebilirim).

Durum bu basitlikten ibaretken ben de "Hadise gelecek, dertler bitecek" diyorum.

(İstediğim zaman 'Dream Brother' dinleyerek bunalıma girme hakkım saklıdır.)

(fotraf)

22 Ocak 2009 Perşembe

and the oscar goes to..

Üç Maymun'un yabancı film dalında Oscar'a aday olamamasına üzüldüm.
Halbuki bu film de en az "No Country for Old Men" kadar sıkıcıydı..
Üstelik bunu içinde müzik var diye sonuna kadar izleyebilmiştim de.
Hayret bişi yaa..

ÜHÜH...

Tamam, benim sinema kültürüm 'sıkıcı/güzeeell'den ibaret ama, açıklamayı canlı canlı Yekta Kopan sunumuyla dinledim, yanında da tüm filmlerin adını bi kerede söyleyebilen entel bi sinema eleştirmeni vardı.. Gerçi ben YK'ya odaklanmıştım daha çok, şans eseri "Doktor doktor!!" diyip Michael J Fox'a dönüşebilir diye:)

Hee bi de, "Wall-e" ye en iyi uzun metrajlı animasyon ödülü verecekler bence, hı hı, voooolliiivaaa??:) )

Beni ciddiyete davet ediyorum; tıpkı Penguen'de de yazdığı gibi, bir insan 'hem Nuri hem Bilge hem de Ceylan' olunca başarılı oluyor demek ki. Yekta Kopan'ın dediğine göre Oscar'a giden yoldaki taşları temizlemiş, sağolsun, bi dahaki sefere Oscar heykelciği onun olsun inşallah..

p.s: Hande Yener(romyo romyo) dinlerken yazdığım kültür-sanat içerikli yazı ancak bu kadar oldu kusura bakmayın, bir dahaki sefere Carl Orff dinleyip de yazarım ama şu an "Carmina Buradaaa mııı=)" diye espri yapabilecek kadar ilginç bi psikolojideyim.. Şimdi de Yemekteyiz'i izlemeye gidiyom, öpt, byes..

(resim)

rezene-anason: karışık bir hayal

00: 42.

Dersaneye gittiğim zamanlarda rehber hocamızın ağzından düşmeyen bişey vardı, koridorda karşılaştığımızda, fırsat bulduğunda da sınıfa gelip bol bol hatırlatırdı (unutmak zaten mümkün değildi de o farkında değildi işte): "Önce bir hedefiniz olsun arkadaşlar, kendinizi bir konumda hayal edin ve ona ulaşmak için çabalayın"..

Gereksiz bir dolu hayale kapılıp peşinden sürüklenme yetisine doğduğum günden beri sahip olan su katılmamış 'hayalperest' ben, bu konuda hiçbir hayal kuramıyordum; küçüklüğümdeki "Büyüyünce astronot olucam ben" romantizmini saymazsak..

Yok, gerçekten, hayata dair, "Kendimi ileride şurada görmek isterim" diye hiçbir hırs yok içimde, öyle uysal ki içim bu konuda, sesi soluğu çıkmıyor valla, 'bir lokma bir hırka' derler ya benimkisi de o hesap.

Yine de sırf rehber hocamın tavsiyesidir diye yabana atmadım, dedim ki benim de bi hedefim olsun, ÖSS neticede, koskocaman üç harfli bi sınav.. Bir günümü ciddi ciddi bunun için ayırdım, çalışma lambamdaki ışık sayesinde fark edebildiğim bir toz zerreciğinin süzülüşünü izleyerek bulunduğum düzlemi hayallerimle terk edecek potansiyelim varken, kendimi nerede görmek isterim diye saatlerce düşündüm.. O anlarımda da elimde Doğadan'ın üretimi poşet çaylardan biriyle dolu bir bardak vardı..

Eureka!

Dedim ki, "Eczacılık okuycam sonra da Doğadan'da çalışıcam, ilk icraatim de Rezene-Anason karışımı bi çay yapmak olucak" (bilhassa çocukları daha ilk yudumda mayıştıran legal bi rakı sentezi; o an aklıma kuzenim gelmişti yalan değil)..

Bugün markette rafta duran Rezene çayına baktım boynumu büküp, içindekiler kısmında şunlar yazılıydı: Rezene-Anason.

Gülümseyerek aldım, tıpkı bilinçli bir tüketici gibi üzerindeki yazıları okudum, eğer daha önceden rezenede anason olduğunu fark etseydim bu bölümde de okuyamazdım, playlistimin favorisi "tamirci çırağı" olurdu..

Ha, bence daha iyi olurdu o ayrı, çalışırken -taş devrindeki fırankeyştayn gibi- kulaklarımdan duman çıkaran kafamı zorla çalıştırmak zorunda olmazdım. Ne zor bir bilsen, bu kafayla serilerin yakınsaklık yarıçaplarını hesaplamak zorunda olmak..

Son iki saattir kendimi nedensiz bir şekilde berbat hissediyorum mesela, biraz da bu ruh halimi dağıtayım diye yazdım bunları. Zeki bir insan olsam, ruhumun şu an suyunu sıktığın çamaşır gibi sıkılmasının nedenini bulup rahatlardım ama bulamıyorum işte.. Onun yerine defalardır "Trouble" diyoruz, Chrisciğim ve ben.

-Hamdi Bey'e teklifi için teşekkür ediyorum ama yokum.. 42, Acun Bey siz açar mısınız?

19 Ocak 2009 Pazartesi

yok yeaa!

inflack bırakmıştı bloguna vakti zamanında, ben de bir bakayım dedim bu testlere..

Hangi şehirmişim diye bakayım dedim ilkin, sonuç benim açımdan çok şaşırtıcı yalnız, 'İstanbul'muşum.. Her şeyi daha basit hale getirmeye çalışırken halen fotoğraftaki kadar karışık yani..

"Siz tam anlamıyla bir “İstanbul”sunuz. Eğer İstanbul’da doğduysanız bu sizin için adeta bir şans demek, çünkü zaten başka bir şehirde mutlu olmazmışsınız gibi bir duruşunuz var. İstanbul hiç bir zaman öngörülemeyen karakterdedir, gizemli, cazibeli, büyüleyicidir, tıpkı sizin (benden bahsediyor:p) gibi. Hem geçmişinin izlerini taşır hem bugünü tüm realitesiyle yaşatır. Kim neyi görmek istiyorsa İstanbul’da onu görür. Tanımak, tanımlamak zaman alır. Tüm bunlar da size has özellikler değil mi?(kesinlikle!) Siz nereye giderseniz gidin denizinin kokusuyla, sokaklarının sesiyle, mavi rengiyle İstanbul sizi geri çağırır ve siz bu çağrıyı kulak ardı edemezsiniz.(ha bak o doğru..) Çünkü siz zaten "İstanbul"sunuz.(İzmit olmayayım?)"

Böyle daha tenha, ıssız bir şehir falan beklerken karşında yanıt olarak İstanbul'u görmek şaşırtıcı oluyor. Bikere ben o kadar karışık değilim ki.. Daha böyle, bi kenarda, sessiz sakin, ne bileyim Los Angeles, Paris falan mesela!

İstanbul'dan sevgilerle:)

(Bi de siz yapın ya, her testin sonunda İstanbul çıkıyor olmasın:p)

18 Ocak 2009 Pazar

zardanadam

Ankara'da soğuk bir Beytepe günüydü yine. Duvardaki afişte kırmızı üst üste durmuş iki zar ben solar'ın gözüne çarptı..

Biri altı gelmişti, diğeri de bir. Üzerine bir de Dibini Gör-Zardanadam ikilisini de ekleyince benim dikkatimi çekmemesi, hatta gidip kasetlerini almamam şu an üzerime bir uçan daire düşmesi olasılığıyla eşdeğer.

Sonradan 'Dibini Gör' albümlerini dinledim hep, "Diğer albümlerini de istesene, koliyle yolluyorlar" dedi bir arkadaş -ki ona zamanında kargoyla kargo ücreti dışında hiçbir ücret talep etmeden tüm albümlerini yollamış bu güzel insanlar-.

Şimdilerde de baktım ki, sitelerine tüm albümlerini indirilebilir durumda bırakmışlar, boyutuna kadar yazmışlar, istersen tek tek istersen albüm albüm, sözleri, akorları, tabları her şeyi bırakmışlar.. Birkaç yazılarını da okudum, bu işi para için yapmadıklarını görmemek için kör olmak lazım, tam müzik insanları yani, bu işe gönül vermişler..

O değil de, "hee forumu da varmış, bakayım bi.." dedikten sonra forumda dönen "neden sarışınlar boktur???" başlıklı geyiğe de baktım biraz (bu güzel abilerin -tüm sarışınları tenzih ederek yazıyorum- 'sarışınlar boktur' adlı bir şarkıları var, ona istinaden dönen bi geyik) , grup elemanlarından Erbatur'un verdiği şu cevap iki dakika boyunca sırıtarak ekrana bakmama sebep oldu:

"Boklar çeşit çeşittir:) , bize bir dönem sarışın olanlarından fazla denk gelmiş, öyle demişiz, fazla takılmayın bunlara, üzmeyin birbirinizi... Hayat güzel!"

Pink Floyd gibi ol işşallah Zardanadam:)

(not: şarkılarını bırakmadım buraya ama, sitelerinden dinleyebilir, indirebilir, dünyayı ele geçirme planlarınız için kullanabilirsiniz, ve hatta, 'kalbim yok- kaçacağım'dan başlayabilirsiniz;) )

(emeğe saygı)

16 Ocak 2009 Cuma

bin jip

Ararken yaşadığım anlamsız diyalogları bir yana itip, bulduğum o güzel anın sevincini hatırlayıp izledim yine, filmi..

İzlemeyenler için şu kadarını söyleyeyim, yazının devamını okumayı sonraya ertelesinler; 'bu filmi izlemeden ölmeyin.'

----------------spoiler-----------------------------------
Sözcüklerin ne kadar gereksiz olduğunu, hiç konuşmadan o kadar güzel anlatıyor ki Boş Ev (bin jip- 3 iron), insana kendini kelimelerle sarmalanmış ama bomboş hissettiriyor..

Filmin başından sonuna kadar kız ya da çocuk konuşacak diye tedirgin izledim ilk izlediğimde. O kadar sessiz ama çok şey anlatan bir film ki, en sonunda kız konuştuğunda, 'seni seviyorum' dediğinde, 'aslında bunu söylemene de hiç gerek yoktu ki' diye düşünüyor insan ister istemez.. Sen de kandır kendini be adam, 'bu mutluluk nedir?' di mi.. Git kahvaltıya işte.

Evet çocuklarrr, bu filmden ne anladık; yeryüzünde aşk diye bir şey var olduğundan beri çoğu insan hayal dünyasında birilerini aldatıyor. Acı ama gerçek.

Zaten filmin "lt's hard to tell that the world we live in is either a reality or a dream*" diye bitmesi koskocaman bi tesadüf değil bence.

Anlamak zorken, sen bir de anlatmayı denemişsin, sen sessizce anlat, ben yine sessizce dinlerim Kim ki duk. Gözlerim nemlenirse de bil ki anladığım içindir.
----------------spoiler-----------------------------------

Halas.

(resim)

*Yaşadığımız dünyanın gerçek mi hayal mi olduğunu söylemek zor.

15 Ocak 2009 Perşembe

ya mavlan ya mavlan..

Yazmayayım diyorum hiçbir şey, küçücük aklınla neyi değiştirebileceksin diyorum; hele konuşarak, hele yazarak, hele düşünerek, hele dua ederek, olmuyor..

Biliyorum; söylesem tesiri yok, ama sussam da gönül razı değil..

12 Ocak 2009 Pazartesi

nikos vertis


Bir dizi vardı hatırlarsanız, Yabancı Damat diye, orada çok hoş Yunan şarkıları çalardı..

Geçenlerde kuzenim 'dinle bak, güzel' diye dinlettikten sonra bir müzik manyağı olarak Nikos Vertis'in izini sürdüm, iyi ki yapmışım, dinlemeye değer şeyler buldum:

Den eho esena - favorim bu. 'slow yunanca he, olmuş ya..' dedim dinlerken, ne dediğini anlamıyorum ama süper, bunu dinlesen diğer şarkılarını da deli gibi ararsın bence (yukarıya bıraktım da hatta bak:) )..

Mono gia sena - Nedense 'bu şarkı sana' diyormuş gibi geliyor(bi teori vardı ya doğuştan her şeyi biliyoruz öğrenmeyip hatırlıyoruz diye, bi dakka lan, dejavu..), sonra da ben bu şarkıyı sana yazdım geliyor aklıma ama işte Cem Adrian'la pek alakası yok..

Pes To Mou Ksana - Böyle kıpır kıpır bi şarkı, hobaaa, eller havaya tadında, yerine göre güzel..

Poia eisai- He, bu da ikinci favorim.

Şimdi üşendim linklerini tek tek aramaya, en baştaki favorim dediğimi bırakıyorum, hoşuna giderse diğerlerini de arar bulursun zaten;)

Yakışıklı bir abiymiş de, Allah sahibine bağışlasın:)

(resim)