30 Aralık 2010 Perşembe

was kocht ihr heute?

Almanca'yı sevmedim, sonra halo etkisi oldu, Almanya dahil Almanca'yla ilgili hiçbir şeyi sevmedim...

Bu hariç."Yogurette";


Uğruna mit meinen miserabel deutsch, ich gehe nach Berlin be ya. Nasıl canım çekti şimdi.

16 Aralık 2010 Perşembe

oy gidi küresel ısınma

Hani Karadeniz ikliminde 'yazlar serin kışlar ılık ve her mevsim yağışlı'ydı?

Sözlükleri tekrar açıp "ılık" kavramını sorgulamanız temennisiyle,

donuyoruz lannn!!!!

ha bu akan dereler, gecenin bir vakti donacak,
söylesene guzelum doğalgaz faturamuz ne olacak?
ah bu kar beyaz kar sardu dört yanumuzi
ander kalsun okyanusal iklum oy alacak canumızi.


14 Aralık 2010 Salı

aşk olsun ales

İlk defa bir ÖSYM sınavına iştirak için can atıyorum. Çok eğleneceğiz gibi duruyor. Nihahaha.

(ALES, sözel testi, sonbahar 2009)

3 Aralık 2010 Cuma

deli saraylı

Uzun zamandır ilk defa heyecanla beklediğim bir dizi var, Deli Saraylı.

Kurtuluş Savaşı yıllarında birkaç vatanseverin Anadolu'daki Kuvayi Milliyecilere işgalciler hakkında bilgi sızdırması için işgal altındaki İstanbul'da bir araya gelip soyu Mısır'a dayanan bir aile gibi davranmasını konu ediyor.

Öte yandan Ayyar diye bir karakter var ki, sadece onun için bile izlenebilecek bir yapım, ama maalesef reytinglerden dolayı yayından kaldırılabilirmiş. Lütfen izleyin de kaldırmasınlar yayından ya:)

Ne keyifli bir dizi olduğunu şu kısa videocuk bile anlatabilir:

2 Aralık 2010 Perşembe

mazeretim var asabiyim ben

-Saç derinizi kaşıntıdan koparasınız geliyorsa,
-Kepeğe benzer dökülen pul pul beyazlıklar yüzünden koyu renk bi şey giyemiyorsanız,
-Saçlarınız gereğinden fazla dökülüyorsa,
-Kaşınan yerlerde kızarıklıklara rastlıyorsanız,

siz de benim gibi "saç egzaması"na tutulmuş olabilirsiniz.

Doktor sordu, "bu kadar stres yapacak ne var hayatında?" diye. Cevab verdim;

-KPSS....

Halbuki o an asıl söylemek istediğim 'soru sorma biliyorsun mazeretim var asabiyim ben'di. Direkt psikiyatri servisine yollar diye vazgeçtim. Normal normal cevaplar verdim. Sınavımız iptal oldu atamaların durumu da belli değil falan filan..............

Asıl içmem gereken şey alerji ilacı değil, düpedüz antidepresan, farkındayım.

1 Aralık 2010 Çarşamba

proce


Durum daha güzel ifade edilemezdi sanırım. Bobiler.org'u seviyorum.

Geçen sene arkadaşlar pilot bölgede kullanmışlardı bu "akıllı" tahtalardan. Ders esnasında yazılım kilitlenince öğretmen dersi bırakıp tahtayla uğraşıyor-muş, öğrenciler tahtaya kalktığında tahtanın kullanımını anlatıyormuşsun dersinden önce, yoo öyle zaman kaybı olmuyor-muş, böyle rengarenk çizimler, aman ya işte süper bir şey oluyor-muş...

Dip not: Övüp övüp bitiremediğimiz "Batı"nın "nereye harcasam bu parayı bilemedim şimdi???"diyen okullarında bile halen kara tahtada ders yapılıyor. Eğitsel açıdan doğru olanı o çünkü.

22 Kasım 2010 Pazartesi

bir paket kabartma tozu

Bulamadım valla. KPSS'den sonra tekrar ev hanımı moduna geçtiğim için denenmemiş tariflere sarıyorum yine. Düğmeli kurabiye yapacaktım ama maalesef evde 20 paket vanilyaya karşın 0 paket kabartma tozu var. Hiç yok yani.

Ev hanımı modunun yan etkilerinden biri de haliyle "şimdi kim kalkıp gidecek markete" oluyor. Üşeniyorum kalkıp markete kadar gitmeye. Pöffff.

Sabah kahvaltı yaparken "Deli kız" diye bir film izledim Kanaltürk'te. Başrollerinde Perihan Savaş'la Mesut Engin oynuyordu, bildiğin fakir kız zengin oğlan hikayesi ama çalan şarkılar çok güzeldi. 75'lerden hep. İnsanı gençliğine götürüyor ahahahaha, gel gel çiçekler hep soldu, gel gel okullara akıllı tahta gönderip öğretmen göndermiyorlar, gel gel bir paket kabartma tozum bile yok, gel gel birinin bu bardağı mutfağa götürüp yıkaması gerekiyor, gel gel çamaşırlar ayarlanacak ütü yemek filan var daha ohooovv....

18 Kasım 2010 Perşembe

uyandırır seni gecenin ortasında

Bazen diyorum ki bi şey olsa, Hotel California'nın notalarını birleştiren huzur, benim de damarlarıma sirayet etse. Bir şeylerin aklımda asılı kalmasından, belirsizlikten nefret ediyorum; belirsizlikten kurtulamıyorum. Çünkü bu defa aklımda asılı kalan şeyler kontrolümde değil, yok edemiyorum. Ne olacağını bilmiyorum, insanlar soruyorlar? 'İnan ne olacağını ben de bilmiyorum' diyorum. Karşılıklı 'hayırlısı'lar 'önce sağlık olsun da'lar diyoruz sonra. Aklımın bir ucunda memleketin bir ucu, diğer ucunda yanıbaşım. Bundan on sene sonra nerede nasıl olacağımı bilsem söylemez miydim sanki?

Her nerdeysem, umarım huzurludur. Öyle çok fazla da değil, biraz Hotel California notalarındaki huzurdan.

Yanımda dursa huzur, beni gecenin bir vakti uykumdan uyandırmasa yeter.



3 Kasım 2010 Çarşamba

dahalarım bitmemişken

naber deme öyle,

habire.

bildiğin,

aynı işte;

gördüklerim/bildiklerim/sustuklarım/söylediklerim.

değişir mi hiç insan,

döne döne?

(tüm hakları yanlışlığıma aittir)

31 Ekim 2010 Pazar

bak bir sınav daha geçti

Şaka gibi...

Giydiğiniz montun üzerindeki metallere takılan dedektörler, salonda bas bas "o yasak bu yasak şu zaten yasak küpe yasak yüzük yasak tuvalet yasak kıpraşmak yasak" diye psikoloji bozan sınav görevlileri, mentollü olips şekerler, "al... terini silersin" der gibi ösym peçetesi...

ve bütün bunları "adamlar işi bu sefer sıkı tutuyor canığğm" diye takdir eden halk...

Affedersiniz ama, o sorular "yüzük"le değil, "yüzük kardeşliği" ile çalındı benim bildiğim.

Seneye bence kapılara bir de "safety car" bırakılsın, daha şık durur. Hatta bak soruları bunlar getirsin. Kopya çeken olursa sarı bayraklar kaldırılsın falan. On numara önlemler. İvet...

(Şayet bir senelik, tabiri caizse "eşek" gibi çalışma neticesinde yaptığım doksan üstü netlerle atanamazsam bu benim ayıbım değildir bir de)

ps: başlığın şeysi buydu.

29 Ekim 2010 Cuma

emanetin bekçisiyim

Çocuklarıma en çok senden bahsedeceğim.

Umudum var! Başaramayacaklar. Sefalet içinde, salt bir inançla emperyalizme karşı kazanılan ilk ve tek savaşın haklı gururunu ve getirdiği değerleri o birtakım dış mihraklar ve içerideki güve yandaşları yiyerek bitiremeyecekler.

Çünkü ben çocuklarıma en çok seni anlatacağım, çünkü biliyorum ki seni anladıklarında ülkeleri için neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilecekler, kendi ülkelerinin kaderlerini yine kendi karakterleri, zekaları ve inançlarıyla tayin edecekler.

Umudum var, çünkü 87 yıldır başaramadılar. Bizi senden de, cumhuriyetten de soğutamadılar.

Başaramayacaklar, çünkü çocuklarıma en çok seni anlatacağım ben. Çocuklarım en çok bu bayramı sevecekler. Yıllar sonra göstermiş olduğun hedeflere ulaşıp coşkuyla diyecekler ki; "Bayramın bugün daha da kutlu ve mutlu olsun Büyük Türk Milleti."

(Beni neden bir an önce çocuklarıma kavuşturmak istemediğinizi artık daha iyi anlıyorum.)

25 Ekim 2010 Pazartesi

geleceğe dönüş (ya da dönemeyiş)

Saygıdeğer Frigler,

Bizler, balkanlardan her zaman soğuk hava değil, bazı bazı insan da gelebildiğinin ispatıyız. Matematiksel ispat yöntemlerimiz her ne kadar 2000li yıllarda birtakım kendini bilmezler tarafından reddedilecekse de bilim açısından umutları taze tutmakta fayda görüyorum. Günümüz koşullarında basit koyun hesabı yapabiliyor oluşumuz bile bir çeşit mucize. (Sıfır icat oldu mu bu arada? Lanet. Tarihleri aklımda tutamam ki hiç. Şimdilerde M.Ö 770 olmalı.) Negatif sayıları da sırf bizim için icat ettiler mesela. Tarih şeridinde kabul edilen sıfırın solundayız.

Sağındakiler dünya için pek kayda değer bir şey yapamayacaklar, hatta, kayda değmeyen kötü şeyler yapacaklar. Sonra da bizim ilkelliğimizle alay edecekler. "Bence ben ilkel değilim yaa:/" deseniz bile, korkarım bunun hiçbir anlamı olmayacak. Size sürekli kanıtlardan bahsedecekler. Gözlenebilir, genel geçer ve kabul edilebilir kanıtlardan. Her şeyi kanıtlamanız gerekecek.

Ben bunları rüyamda gördüm tabii. Yoksa nereden bilebileceğim ki allasen? Geleceğe Dönüş diye bir film çıkacak mesela. Sonra çok beğenilince devamını çekecekler. 2015'ten, uçan kaykaylardan, bağcıkları kendiliğinden bağlanan ayakkabılardan vs. bahsedecek bu filmlerden biri. Ortalıkta "Heyy! Marty Marty!!" diye dolaşan çatlak bir profesör olacak. Onu kötü adamlar öldürecek(üzülmeyin adam can yeleği giymiş olacak).

Sonra bir gün önündeki denemeye bir türlü yoğunlaşamayan birinin "Lan... 2010 yılına geldik, beş sene içinde o filmde gördüklerimin hepsi -en azından bir kısmı- gerçeğe dönüşebilmeliydi?!!" diye şaşırmasına asla şahit olamayacağız.

İşte tüm bunlar beni çok hüzünlendiriyor. Yine de o yılları görmek istemezdiniz hiç, emin olun ve milattan önce yedi yüz yetmişlerin tadını çıkarın. Daha akım kapasitörü kola rock'n roll bile icat olmamış ya, düşünsenize, henüz bunlara hazır değiliz.

Hiçbir zaman da olmayacağız, ama çocuklarınız olacak ve tüm bunları çok sevecek.


1 Eylül 2010 Çarşamba

bu ne be

Özellikle referandum ve seçimler yaklaşırken insan daha da bir gitmek istiyor bu ülkeden. Etrafta gördüğüm evet/hayır içerikli tüm afişlerden, bas bas bağıran seçim arabalarından, reklam panolarından (billboard), gazete sayfalarından çok sıkıldım artık. Haberleri açmak istemiyor insan ya. En kavgalı evliliklerde bile insanlar bu kadar geçimsiz olamaz bence. İki dakka bi sakin olun, biz karar verelim ne diyeceğimize.

Referandum iki seçenekli, istediğinizi seçmekte özgürsünüz ama "Hayır" diyenin aklından şüphe ediyorlarmış bir de. Bu bana Türk ailesinin çocuğuna verdiği özgürlüğü(!) hatırlatıyor;

-istediğin mesleği seçebilirsin, ama avukatlık çok rerörö.
-istediğin kişiyle evlenebilirsin, ama bu erkek/kız çok rerörö.
-istediğin gibi dışarı çıkabilirsin, ama eve geç saatte gelirsen rerörö.
...

Bir de yeni bir moda çıktı. "Sanatçılar referanduma ne diyor?" diye. Bana ne kardeşim kim ne diyorsa desin. Hani demokrasilerde gizli oy, açık sayım falandı?

29 Haziran 2010 Salı

kolay olacağını kimse söylemedi

"Hadi başa dönelim" derken samimi değildim aslına bakarsan. Bu yaşa gelip ÖSS psikolojisini yeniden yaşamak çok zor. Yine o zamanlardaki gibi testlerin içinde boğuluyorum. Denemelerde geçtiğim kişi sayısına bakıp formüller çıkararak atanma olasılığımı hesaplıyorum. "He heh aferin bugün iyi soru çözdün" diye kendimi gaza getirmeye çalışıyorum. Günlük çalışma planları hazırlayıp uygulayamadıklarıma hayıflanıyorum. Kaygı düzeyimi düşürmeye çalışıyorum."Meditasyona mı başlasam??" diye abuk düşünceler içinde okuduklarımı atıyorum hafızaya... Evde bakıyorum, gerekeni yapıyorum... On numara, evet...

Sıyırıyorum yavaş yavaş.

Bu noktaya geldik işte. Okuyorsun, süper güdülenmişsin, "öğrendiğim bütün her şeyi uygulayacağım hiçbiri teoride kalmayacak" diyorsun, hooop, önüne koca bir engel daha çıkıyor, ve ben cidden sıkıldım. Yarın sınav olsa "tamam ya ne halim varsa göreyim bence" diyeceğim, o derece.

Sınava nerede gireceğim de belli oldu. Cuma günü, tıpkı ÖSS'ye girdiğim zaman yaptığım gibi sınav yerini göreceğim. İzin verirlerse biraz oturup soru çözerim. Kalemlerimi hazırladım. Suyum, şekerim, bir senedir okuduğum dualar, bana okunan dualar... Hepsini ardıma katıp elimden geleni yaptım artık gerisi nasip kısmet diyerek gireceğim KPSS'ye.

Sonrası mı?

Bilmiyorum.

Düşünmek de istemiyorum.

Cidden çooook sıkıldım, artık...

Haklısın Chrisciğim, ama kimse bu kadar zor olacağını da söylememişti:( Sen de söylüyorsun ya öyle!

11 Haziran 2010 Cuma

meyil adresim sensin

Şu an bu yazıyı bacağıma fizik tedavi uyguladığım dizüstü bilgisayarımla yazıyorum. Tam da dizüstünde yani, layık olduğu gibi. Masada falan değil ama konumuz bu değil tabii.

Feridun Düzağaç koskoca albüm çıkardı ben tek satır bir şey yazmadım. Halbuki eskiden önce albüm çıkmadan önce ortalığı ayağa kaldırır, sonra albümün çıktığı gün ortalığı ayağa kaldırır, sonra da albümde içime sinmeyen şarkı olursa ortalığı ayağa kaldırırdım.

Anlaşıldığı üzere, ben eskiden hep ortalığı ayağa kaldırırmışım, ama şimdi bırak ortalığı ayağa kaldırmayı, kendimi ayağa kaldıracak halim kalmadı. Hal böyleyken, albümü almadığımı, diğer illegal yöntemlerle de edinmediğimi, sadece ara sıra yutub'dan birkaç şarkı dinleyip kapattığımı da itiraf ederek, albümden kulağıma çarpan tek şarkıyı bırakıp kaçıyorum.

Bir FD aşığını bugünlere getirenler utansın be!


Eninde, sonunda, bir gün elbette diyeceğiz ki; "her şey yolunda"... Ah ah, devrik lider Solar :)

(Albümün adı fd7 ben de biliyorum ama meyillerimi tekrar gözden geçirince bu daha hoşuma gitti:p)

8 Haziran 2010 Salı

dengesizlik işte

Dün tamı tamına 400!!! soru çözdüm, ama bugün 40 tane:( "Çalışamıyorum Allah'ım :((" diye stres yaptım diye de böbreklerimin ağrısı sırtımın üst kısımlarına da attı (Böyle de şikayet eden teyzeler gibi oldum ama). Sonra bir de baktım açmışım Ice Age 3'ü izliyorum, e başlamışken sonunu getirmemek olmaz di mi:)

Lal-ı Reyhanım şikayet ediyor ya hani, "ben gelicem dertler bitecek" diyorum ona buradan:p

O kadar reklamını yaptık, halen izlemeyen varsa:))



Bir de maydonoz suyu dışında soğuk almış böbreklere iyi gelecek bir şeyler biliyor musunuz ya, valla çok duacı olurum. Doktor hanım?? :) Ateşim de çıkıyor sanki, şuramı şöyle yapamıyorum bir de.

Ders çalışamıyorum demiştim di mi? Bir daha söyleyeyim.

Heh buldum sonunda! Şu vardı bir de:)

1 Haziran 2010 Salı

bir dakikanızı alacağım

Bir fıkra:

Abdullah Gül, dışişleri bakanlığı koltuğuna oturunca, bürokratları çağırmış ve "Bana, ülkelerin dış politika anlayışları hakkında bir rapor hazırlayın." demiş. İki gün sonra bir dosya getirmişler önüne. Bakmış, içinde tek bir yaprak ve üzerinde 10-15 satır yazı. Şaşırmış önce ve "Bu ne?" der gibi dudaklarını büzmüş, sonra okumuş. Suudi Arabistan'ın Riyad şehrinde, farklı ülkelerden gelen bir turist grubu, bir dinlenme yerine giderek buz gibi kola ısmarlamışlar. Kolalar gelince bardaklarında birer karasinek olduğunu fark etmişler.

İngiliz, başka bir bardakta yeni bir kola istemiş.

İsveçli, aynı bardakta yeni bir kola istemiş .

Finlandiyalı, sineği bardaktan çıkardıktan sonra kolayı içmiş .

Rus , kolayı sinekle birlikte içmiş .

Çinli, sineği yemiş, kolayı içmemiş .

Yahudi, sineği yakalayıp Çinli'ye satmış .

Japon, değerlendirilmek üzere, sineği Tokyo'ya göndermiş.

Yunan, kolanın yarısını içtikten sonra itiraz ederek yeni bir kola istemiş.

Norveçli, kolayı içtikten sonra bardaktaki sineği balık yemi olarak kullanmış .

İrlandalı, sineği ezip kolayla karıştırmış ve İngiliz'e içirmiş.

Amerikalı, 5 milyon dolarlık tazminat davası açmış. Arabistan hükümeti, özür dileyerek, 10 milyon dolar tazminat ödemiş.

Bakan, bıyık altından gülerek rapordan hoşlandığını belirtmiş. "İyi, güzel de, bu turist grubunun içinde bizden biri yok muymuş?" diye sormadan edememiş. "Varmış efendim" diye cevaplandırmışlar. Bakan devam etmiş, "Peki, o zaman, o ne yapmış?". Bürokratlar birbirinin yüzlerine bakmışlar. İçlerinde en tecrübeli olanı, bir adım öne çıkıp, cevap vermiş,

"Türk, olayı şiddetle kınamış..."

Başbakanın konuşmasını baştan sona dinledim. İkinci bir "van minüt!" vakasıyla karşı karşıyayız kısaca. Ne de güzel konuştu çok da güzel konuştu. Gözlerim dolu dolu, "Yürrrrüyelim beeee kim tutar bizi" dedim ama bir iki haftaya kalmaz askeri ve ekonomik anlaşmalar çatır çatır imzalanır yine; "Türkiye'den İsrail'e büyük jest"

Dedikleriyle yaptıkları birbirini tutmayan insanların oyununa gelip iyi niyetli duygularınızın daha fazla sömürülmesine izin vermeyin. Lütfen.

EK 1:





"İskemleler ayakta uyuyor, masa da öyle"...

28 Mayıs 2010 Cuma

beyin bedava

Bugün (umarım) okul hayatımın son finaline girdim. Umarım diyorum çünkü dersin hocası çok iyi kalpli biri. Bizi iş hayatında bir sene daha az heba etmek için elinden geleni yapıyor. Sürekli "Gençler bugünleri çok arayacaksınız kıymetini bilin" diyor. Mezun olayım da arayayım bugünleri ya sorun değil.

Üç yüz elli sayfalık kitabı defalarca okuduktan sonra şalterleri atan tek kişi ben değilmişim yalnız;

Prenses: Ezgi ben lavaboya gidiyorum.

Arkidiş: Aa baloya mı gidiyorsun?

Ben: Ne Bolu'su ya, gezi mi varmış Bolu'ya?

Diyaloğun aslının böyle olduğunu anlayınca epeyce bir güldük tabii.

Bu arada cübbemle kepimi de aldım. İçine benden iki tane sığar gibi ama yapacak bir şey yok. Zaten o karmaşada kimin kim olduğunu seçebilmek çok zor arada kaynarım ben de.

Böyle işte. Umarım şu son dersten de geçerim de artık "okul hayatı" denen illet yakamı bırakır. Kusura bakma tatlım, bu ilişki beni çok yıprattı artık, hem sen benden daha iyilerine layıksın:P

24 Mayıs 2010 Pazartesi

1-C & emreaydın - alıştım susmaya

Kolay mı zor mu olur bilmiyorum ama bunu izledikten sonra birkaç parça eşyamı valize tıkıp koştura koştura görevime başlamak geldi içimden. Umarım bu hevesimiz yok olmadan atanabiliriz.

"O zaman dersine çalışsana kızım!" diyerek:) sözü 1-C'ye bırakıyorum:





youtube'dan izleyemeyenler için link.

bence de hayvanları unutmayalım ama...

http://www.penguen.com/Default.asp?gun=20100522

Hayvanlar su bulamıyorlar diye yoğurt kovasına su bıraktım sabah, bi parça da ekmek. Sonra da bu karikatürü gördüm, aklıma bir şey geldi; birileri yıllardır insanları hayvan yerine koyuyor. O gün karnını doyursun da, yarınına Allah kerim...

17 Mayıs 2010 Pazartesi

tarihe not düşülsün

Rahmetli Erdal İnönü'den bu yana ilk defa televizyonda gördüğümde mutluluk duyduğum bir politikacı var, artık umudu kesmiştim ki, sevindirdi "Gandi Kemal":) İçime bir umut doğdu ya, Allah yolunu açık etsin...

14 Mayıs 2010 Cuma

nereden bileceksiniz

Bugün KPSS'ye başvurdum sonunda. Öncelikle dün para yatırmak için altı banka dolaştığımı belirtmek isterim. Neticede parayı yatıramadan eve dönmem de cabası. Sistem çökmüş...

İşlerim yolunda gitmez genelde. Bu yüzden zaten, hiçbir işimi son güne ve olabildiğince de şansa bırakmam. Garantici ve endişeli bir insan olmamın altında yatan neden de budur. Gökten Meg Ryan yağsa bana Er Ryan düşer hesabı, görünürdeki tek şansım mükemmel bir ailem olması. O da yetiyor zaten, diğerlerini bir şekilde idare ediyorsun.

Sadede geleyim, bugün sabah deneme sınavına girmeden önce koştur koştur sınav harcını yatırdım. Deneme sınavına girdim, sonra da tekrar başvuru merkezine koştum. İşlemin bitmesi 5 dakika dahi almadığı için otobüse bindiğimde içime bir kurt düşmüştü. Ne bileyim, sistem çöker, sıra olur, ulan hiç olmadı elektrik gider üç saat gelmez falan diye beklentiye girmiştim. Hiçbiri olmadı, fotoğrafın iğrençliğini saymazsak normal insanlardan bir farkım kalmamıştı. Taaa kiiii, eve gelene kadar...

Salak ben! Aday bilgi formunun üzerinde kabak gibi "Bu form adayda kalacaktır" yazıyordu ve benim elimde form morm yoktu:)) Üstelik kılavuzda bu form ÖSYM'ye ulaşırsa adayın başvurusu geçersiz sayılır yazıyordu.

Saat 16:15, başvuru merkezi 17:00'da kapanıyor. Bizim evden çarşıya 20-30 dakikada gidiliyor. Üzerimde pijamalarım var.

Kıyafetimi değiştirmek 5 dakika,
Çantamı hazırlamak 30 saniye,
Ayakkabılarımı giymek 30 saniye,
Durakta beklemek en kötü ihtimalle 15 dakika,
Sınava girememenin bedeli paha biçilemez...

Tüm riskleri alıp fırladım evden ama saçım başım nasıl görmen lazım, tam deli gibiyim. Bir de elime geçen pantolon geçen sene aldığım, üzerimde en kibar tabirle "dökümlü" duran ama bence üzerimden düşecek gibi duran pantolon. Gömlek de çıkardığım gömlek. Telaştan annemin ayakkabılarını giymişim; 2 numara büyük.

Neyse, meleklerin yardımıyla gittiğim gibi otobüs geldi, çarşıya vardığımda saat 16:35ti. Normal zamanda sallana sallana 15 dakikada yürüdüğüm yolun yarısını koşup yarısını yürüyerek 3.5 dakikada tekrar o kapının önündeydim. Gözlerim fal taşı gibi açılmış, şu diyalog yaşandı:

-Başvuru merkezi, ÖSYM, ben, aday bilgi formu...
-Sakin olun, tamam, açık, telaşlanmayın...

Kendimi odaya atıp aynı yüklem fakiri cümleleri orada da yeniledikten sonra, biraz soluklanıp, derdimi anlatmayı başarabildim. Netice; "ben bir ruh hastasıyım."

Tüm başvurularda aday bilgi formlarını almışlar. Bir yığın, duruyordu öylece, benimki de içlerinde. Başvurumu yapan çocuk;

"Bu o kadar koşturmanıza neden olacak kadar önemli bişi değil ki, orada fotokopi makinesinin yanında dolu var, doldurun götürün eve. Kılavuzda her yazılana da inanmayın. Bizde kalıyor bunlar. Zaten siz kaydınızı oldunuz gerisi mühim değil." dedi.

Sonra arkamdan koro halinde güldüler:(

Ben halen ikna olmamış vaziyette eve döndüm. Arkadaşlarıma telefon açtım, kimse daha başvuru bile yapmamış. Bu olaydan çıkarılacak iki netice var:

-Benimle yaşamak benim bu dünyadaki imtihanım olsa gerek.
-Başka birinin derdiyle dalga geçmek bizim en büyük zaafımız.

Şuradan seslendirmek istediğim son şey de, siz benim evden nasıl fırladığımı, siz benim günde 8 saat nasıl ders çalıştığımı, siz benim için bu sınavın ne denli önemli olduğunu nereden bileceksiniz? "Siz benim nasıl yandığımı nereden bileceksiniz yaa":(((

1 Mayıs 2010 Cumartesi

zaytung

Nedense her açtığımda akrep burcu çıkıyor Zaytung'un sağ tarafında, bugün çayı içerken püskürtüyordum sayesinde, çok yaşayın siz!

AKREP (24 Ekim - 22 Kasım)

Şehrin bunaltıcı havasından kaçma planlarınızı sonunda yürürlüğe koyacaksınız. Bu hafta gideceğiniz yerde baldan ırmaklar, mis kokulu yemişler, yedi iklimden kuşlar olacak. Orada artık sizin için ne bir korku, ne bir zulüm kalacak...


Dipnot: Astrolojiye inanmıyorum ama bi akrep burcu var :P
Nisan da bitti çok şükür. Mayıs'ı getiren Rabbim, bir an önce Ağustos'u da getirir di mi?

1 Mayıs yaşasın, kutlu olsun ve de... Yıllardır özlemle beklediğimiz 'biber gazı'sız, neşeli ve olaysız '1 Mayıs'ı bu akşam ekranlarda göreceğiz inşallah.

2 Nisan 2010 Cuma

gidiyorum gitmiyorum

-Blog'a yazı yazayım diyorum. / Gmail'i açıp "posta oluştur" a tıklıyorum.

-İkiyi yirmi geçe okulda olmam lazım. / Bir türlü kalkıp hazırlanamıyorum.

-Karar almak zorunda olmaktan nefret ediyorum. / ALES'e kasımda gireceğim.

-KPSS yaklaştıkça her geçen gün daha az çalışabiliyorum. / Daha bitirmem gereken yığınla konu var.

-Bir an önce mezun olayım diye saatin gözlerinin içine bakıyorum. / Mezun olduktan sonra atanamazsam ne yapacağımı bilmiyorum.

-Kahve içmek istiyorum. / İkinci bardağı içtikten sonra ya mideme ya da başıma bir şeyler oluyor.

-İnce giyinip çıksam üşüyorum. / Kalın giyinsem sıcak basıyor.

-Buradan gitmek istiyorum. / İzmit'i çok seviyorum.

-Kendime audi a3 almak istiyorum. / Alırsam sırf beş sene banka kredisine çalışıcam.

-Ne yapacağımı biliyorum:) / Ne yapacağımı bilmiyorum:(

Kendini benim yerime koydun, nolcak! Ben alalade / sen nadide...

30 Mart 2010 Salı

the black hole

Dahice bir şey ya;

Linkini de ekleyelim unutmadan;)

http://www.youtube.com/watch?v=P5_Msrdg3Hk

29 Mart 2010 Pazartesi

ateşle yaklaşma

Uzun uzun yazıyordum bugünlerdeki durumu anlatmak için, anayasa değişikliği vs vs, sonra bir şeyler okudum ve bütün sinirim stresim geçti:

Bu

Bir de şu

Bir keresinde de Başbakan konuşurken yanlış yerde alkışlamışlardı, ona da çok gülmüştüm.

Heh, şurada.

Aslında yazacak çok şey var da işte, benim vatandaşım belki anlamayabilir ;)

26 Mart 2010 Cuma

senin ellerinde

Ahmet Şerif İzgören'in yaklaşık bir saatlik seminerinden bir parça, ama bence tamamını izleyin, sonundaki hikayeye bayıldığım için bu kısmını bırakıyorum ben;

24 Mart 2010 Çarşamba

istatistik

Yapılan araştırmalara göre yaşayan her insan hayatının bir döneminde en az bir defa etrafındaki kalabalığa bakıp "İyi ama neden ben?" diye ne idüğü belirsiz bir soru sormuştur.

Yine yapılan bir araştırmaya göre bu soruyu sesli soranlara, insanların yüzde doksan dokuz nokta dokuzu şu güfteden esinlenerek cevab vermiştir:

"Beterin beteri var haline şükret dostum" ;)


Bazen "Bütün bunlar neden oluyor ki, hani böyle oluyor ya, acaba iyi mi oluyor yoksa kötü mü oluyor..." diye düşündüğünüz oluyor mu?

İlla bir seçim yapmam gerekecekse -tıpkı bugüne kadar olduğu gibi- bunu başkaları benim yerime yapsa olmaz mı?

Bu kadar soru sormam normal mi?

(kaynak)

18 Mart 2010 Perşembe

alice in wonderland

Ya şimdi ben ne desem boş. Elbette, tabii ki, yani, izleyin. Her ne kadar dublajla izlemek zorunda kalsam da film müthiş olduğu için bir şey demiyorum, yoksa tek derdi daha çok para kazanmak olan bu salak zihniyete çok şey derdim. Çocuk filmi değil bu arkadaşlar. Hayır, arkamdaki veletler film boyu konuştular da ondan söylüyorum. Ben de onların yaşında olsam ben de izleyemezdim, ama bu her kırk dakikada bir dönüp "Şiiişt, sessiz olun" demeyeceğim anlamına gelmemeli. Kıytırıktan da olsa eğitimciyiz neticede.


Bittiğinde bir daha izlemek istedim, hatta Alice olmak istedim ve sonsuza dek Harikalar Diyarı'nda mutlu yaşamak...

Yok ben kitabı okuduğumda aynı şeyleri hissetmemiştim.

Tim Burton'ı bu yüzden sımsıkı kucaklamak istiyorum işte. İyi ki var.

Ne demek istediğimi anlatamadığım berbat bir yazı oldu ama bir ara toparlarım artık zaman bulursam. Kendinize iyi bakın, Alice'ler ve kendini Alice hissedenler. Ben başka Alice'im.

10 Mart 2010 Çarşamba

okumadan öğrenmek

Süper olurdu değil mi? Hani Matrix'deki gibi. Bana şu bilgiyi yükle diyeceksin birine, gözlerin kırpışıcak, sonra, aa!

Aslında artık çok da bilimkurgu değil bu. Yapılan bir deneyi anlatayım bakın:

Bir grup fareyi labirente buyur ediyorlar. Tabii bir yerine peynir bırakıp, illa ki:) Fareler uzun bir zamanın ardından peyniri buluyor. Birkaç denemenin ardından her defasında daha kısa sürede peyniri bulabildikleri için, bunların yolu "öğrenmiş" olduğunu kabul edebiliyoruz.

Birinci gruptaki farelerin beynini daha önce labirente hiç girmemiş ikinci grup farelerle karşılaştırınca, beyinlerinde daha önce var olmayan bir sıvının oluştuğu fark ediliyor.

Şimdi sıkı durun; bu sıvı, daha önce hiç labirente girmemiş ikinci gruptaki farelerin beyinlerine enjekte edildiğinde, tıpkı daha önce peynire giden yolu öğrenmiş fareler gibi, çok kısa sürede peyniri buluyorlar!

Şaşırdın...... Ben de şaşırdım valla :P

Hımm, öncelikle öğrenmek istediğim şey Anayasa tarihi, KPSS'yi kazanayım da bu öğrendiklerim bi işe yarasın diye :(

Sana zahmet yükleyiver Tank!

7 Mart 2010 Pazar

hafıza

Öğrencisini hatırlamayan öğretmen olur, çok normal, ama öğretmenini hatırlamayan öğrenci olur mu ya! Ben kısaca buyum işte.

Bugün dersanede deneme sınavı vardı. Önümdeki adam dönüp "sınav kaç dakika sürüyor" diye sordu, cevap verdim. Sonra yine dönüp "Siz uğur dersanesindeydiniz değil mi?" dedi...

Çok şaşırdım ama ya, adam altı sene önce gittiğim dersaneden bahsederek anlatıyor "senin döneminde şu şu hocalar vardı" falan, ben de boş boş bakıyorum halen, "ne öğretmeniydi lan:S" diye... Bölümümü sordu, söyledim, konuştu(k) bayağa ama ben ne öğretmeni olduğunu hatırlamaya çalışmakla meşguldüm. Sonra imza kağıdında ismini gördüm. Hatırladım mı? Hayır:) Sonra yazısını görünce soruların üzerine yazdığı 2P, 3P ve pascal canlandı gözümde. Su cendereleri, eğik düzlem, makaralar, palangalar, mc delta t...

Fizik!

İnsan bir dersten nefret etmeye görsün, hakkında ne varsa işe yaramaz, unutuveriyor demek, ya da kabul edeyim ki berbat bir hafızam var :( Yok bi de beni cool falan sanmıştır kesin, öyle kafa sallayıp konuşmayınca. Bir şey söyleyip de pot kırmaktan korktum halbuki:)

Adamdaki de ne hafızaymış arkadaş ya, bir an "biraz kilo vermişsin sen" diyecek diye korktum:S O zamanlar nereden baksan 55 kilo falandım yani...

4 Mart 2010 Perşembe

up! & g force

Bir tam günüm gitti bu filmleri izleyeceğim diye ama buna değdi doğrusu. Bir süreliğine tüm her şeyden uzaklaştım.

UP!

Pixar yine yapmış arkadaşlar.

Ölü Gelin, Wall E ve daha nice animasyonda ağlamayı başarmış bir bünye olarak tabii ki bunda da, daha başında ağladım. Sanırım ilk on dakikası epeyce ortalıkta dolanmış bu filmin, ama bence kesinlikle devamını da izlemek lazım. Bazen hani şuraya gitsek, şöyle yapsak diye hayaller kuruyoruz ya uzun uzun, aslında bu hayallerin özünde bir tek şeyi bulmak oluyor ki o da sevgi.

G Force ise "keyifli bir film".

Çocuklara yönelik denilebilir daha çok, ben de izlerken acayip eğlendim o ayrı :P Böyle, bildiğin ajan filmi, ama ajanlar hamster işte:) Filmin başından sonuna kadar heyecan içinde izliyorsun haliyle.

Bu filmlerin en güzel yanı mutlu sonla bitmeleri aslında. Up için aynı şeyi söyleyemeyeceğim ama G Force kesinlikle mutlu bitiyor, dünya kurtuluyor, dostluk ve sevgi kazanıyor falan.

Ne güzel olurdu ya, dünya da keyifli bir animasyon olsaydı ve sonunda insanlık, sevgi ve huzur kazansaydı hep:(

Olur mu be günlüg? Bir gün cidden de iyiler kazanır mı dersin?

(emeğe saygı: 1, 2, 3)

bandura

Model alarak da öğrendiğimizi söylemiş bir insan Bandura. 'Sosyal Öğrenme'nin kurucusu yani. Koca ömürlerinde birkaç sayfa bir şey okumayıp çocuğuna "Git odana, kitap oku!!" diyen anne babaların yaptıklarının saçmalığından bahsediyor yani...

Bu kısımları pek bir işinize yarayacak değil de, devamı hoş, (hani şu Pavlov'un Köpeği deneyini yapan ve davranışların sadece koşullanma yoluyla öğrenildiğini iddia eden) davranışçı psikologlara çok sağlam bir ayar vermiş:

"Düşüncelerin davranışlar üzerinde etkili olmadığını iddia ederek, insanların düşüncelerini kendi düşünceleri doğrultusunda değiştirebilmek için tüm zamanlarını konuşmalara, makalelere ve kitaplara adayan radikalleri görmek oldukça eğlenceli."


Zeka dediğin böyle bir şey işte:))) Her zaman daha iyisi vardır. Bilişsel öğrenmecilerin vermiş olduğu ayarları da önümüzdeki derslerde işleyeceğiz gençler.

Hayatımdan bir süreliğine çıkardığım film izleme olayına geri döndüm bu arada. Pixar'la, animasyonlarla, yorumlarımla gelicem!!!!

Bir de "%100 düşünce gücü"nü okuyup durağa gittiği an bineceği otobüsü getirebilen var mı ya? Daha zeki insanlar bilirler... Boşuna "Bir gün bir kitap okuyacağım ve bütün hayatım değişecek;)" diye kafa patlatmayayım yani :(

Tamam ya, gittim işte. Kib. Çok öpt. Bye.

(emeye saygı)

(Şablonun içler acısı halini fark ettim, kısa zamanda ilgileneceğim inşallah, durup dururken niye bozulur ki bunlar anlamıyorum :S )

yine beeen: Uğraştım bayağı da, logodaki "yoghurt"u "solar" yapamamam dışında bi problem yok sanırım. Neyse ya olduğu kadar artık şekerler. İdare ediverin.

ki onu da düzelttim.

22 Şubat 2010 Pazartesi

audi a3 vs sevgili

-Bir audi a3 sizi asla yarı yolda bırakmaz; sevgili dediğiniz ise bugün var, yarın yoktur.

-Bir audi a3 trip atmaz, çalışmıyorsa benzini yoktur ya da arızalıdır, sevgili ise hiçbir sorun yokken saatlerce kafa ütüleyebilir, "n'oldu ki ya şimdi:S" diye bir hafta düşünürsünüz.

-Bir audi a3'ün doğum gününü hatırlamak zorunda değilsinizdir; üretildiği günü bir yılın en mühim günü sanmak gibi bir gaflete düşmez o, gayet sıradan bir gün olduğunu bilir.

-Bir audi a3 KPSS'yi kazanmanız için güzel bir nedendir, ancak sevgili bu zorlu süreçte vakit kaybından başka da bir şey değildir.

-Bir audi a3 sıkıntılarınızın tümünü sadece yarım saatte giderebilir, sevgilininse kendisi başlı başına bir sıkıntıdır.

-Audi dendiğinde akla gelenler "trance energy", "hız" ve "boğaziçi köprüsü" iken, sevgili denince akla "the drugs don't work" gelir, ülkenin en güzel köşesi bile bir anlam ifade etmez.

-Audi'nin evrensel ve herkes için geçerli bir estetiği vardır, baktığınızda içinizi açar, sevgili ise çoğu zaman kendine has bir estetiğe bile sahip değildir.

-Audi yakışıklı olmasına rağmen yanına pijamayla geldiğinizde bile başka araba sahiplerini gözü görmez, sevgili siz başınızı kaşıyacak vakit bulamazken bile güzel ve bakımlı olabilmenizi ister, aksi takdirde ilgisi anında başkalarına kayar.

-Audiniz varsa yoldan geçerken "aaa audi'ye bak lan!!!" derler, oysa sevgilinizle yolda yürürken kimse "aa sevgilisine bak lan!!!" demez.

Bu da benim 'audi a3 manifestom'dur; İnsanları tanıdıkça Audi'leri daha çok seviyorum:))))))))))))))

İşte bu gerçek hayatta çok işine yarayacak, insanlarda mutluluğu bulamayanların.

16 Şubat 2010 Salı

fairytale

Hatırladınız bu şarkıyı değil mi? Eurovision'da böyle benim boylarımda -Allah sahibine bağışlasın- gayet bebek yüzlü bir delikanlı elinde kemanıyla söylüyordu. Birinci oldu hatta...



Heh, işte. Bu şarkıya Pavlov'un köpeği gibi koşullandım ben. Ne zaman duysam derse giresim geliyor. Çünkü staja gittiğim okulda teneffüs zili olarak kullanıyorlardı...

Bakalım bu dönemki okulda ne çalacak, viva la vida çalsın, aha buraya da yazıyorum; bırak üç saati, ben öyle güzel bi okuldan hiç çıkmam!

Sonra da haliyle evden çıkmam!

3 Şubat 2010 Çarşamba

hı hı, ha ha

Ataması yapılmayan öğretmenleri duydunuz mu?

http://www.ayop.biz/

Bulaşıkları aslında bir sonraki yıkama için bırakmıştım, makine dolduğu için... Sonra radyoda Nil çıktı; 'Seviyorum Sevmiyorum'. "Aslında Nil de tıpkı futbol gibi, toplumların afyonudur Solarcım;)" diye düşünüp kalan bulaşıkları elde yıkamaya karar verdim. Bir süreliğine KPSS için endişelenmemeyi...

Daha yazının başında kendi kendime "kime neyi niye anlatıyorsun" şeklinde sorular sormaya başlayınca yazdığından da bir keyif alamıyorsun, ama yazmam lazım: "Bugünlerde çok tatsız şeyler yaşıyoruz bence ve daha bu başlangıç".

Dersanede ücretli öğretmenlik yapanlarla konuşuyorum. Geleceğimi görüyorum belki. Yazması bile tatsız geliyor şu an. İnan, hiç hoş bir şey değil dört sene sinir stres içinde epeyce saç döktükten sonra bir o kadar daha çabalayıp eline geçenin koca bir "hiç" olması. "Hiçbir sosyal güvencemiz yok." diyorlar, "Sendikaya üye olma hakkımız yok." diyorlar. "Ne öğretmenler ne de öğrenciler bizi ciddiye almıyorlar." diyorlar. Sözleşmeliler var bir de, sezonluk futbolcu gibi ya... Birileri çıkıp "tüm öğretmenleri kademeli olarak sözleşmeli yapmayı düşünüyorlar" diyor. Bir forumdan 30 yaşında bir coğrafya öğretmeninin atanamadığı için intihar etmek istediğini okuyorum. Ajitasyon yapıyor olsa bile, bence bunu yapması bile bir hayli düşündürücü.

Şimdi siz de haklı yere şikayet edeceğine git KPSS'ye çalış diyeceksiniz de, ben de öyle yapıyordum aslında. Çay almak için odadan çıkınca bir milletvekilinin Meclis'teki konuşmasına denk geldim. Belki de benim söyleyeceğim şeyleri söylüyordu. Neyin peşinde olduğunu bilmiyorum, ama işte, öğretmenlerin bugünkü halini anlatırken benim söylemek istediklerimi onların da anlayacağı bir dille söylüyordu: "Kul hakkı yiyorsunuz."

-----------------alla alla?? flashback'i (Gaziantep 2002)------------------------

"Yahu, bir sürü bölüm öğretmenimiz boşta geziyor. Resim öğretmeni matematiğe, müzik öğretmeni beden dersine giriyor. Niye? Öğretmen ihtiyacı var. Ama bakın ki işe, bunlar bir de sınavla öğretmen alıyor. O zaman niye okutuyorsun bu öğrencileri, yazık değil mi? Öğretmen almıyorum de, bu evlatlarım okumasın boşuna. Ama biz iktidar olunca, inşallah boşta öğretmen adayı olmayacak..."
-----------------alla alla?? flashback'i (Gaziantep 2002)------------------------

İnşallah;)

17 Ocak 2010 Pazar

içimdeki v aşkı bambaşkaymış

Dün kuzenim yıllar öncesinden kalma kitaplarımı karıştırırken içlerinden birinin arasından lise hazırlıkta (1999) yazdığım şu paragraf çıktı. Eee insan yedisinde neyse yetmişinde de odur. Okulumuz hakkında yazmışım. Belli ki alıştırmanın sorduğu sorulara verilen cevapların birleştirilmesinden oluşmuş bir paragraf, bütünlük yok.

Aynen yazdığım gibi aktarıyorum. Çok güldüm ya;

"I think it's new. There are laboratuvary, library, classrooms, toilets, meal factory and manager's rooms. Our school is very boring. There isn't any poster in our school but we put up two beautiful poster to our class. I like them very much because I like science very much. I spend my all they in this school and I don't like being here. If I had a F/A 18 Hornet I would bomb here with Aim 120. "

Hiçbir zaman normal olamamışım :( İngilizcem de berbatmış, i go, you go, we go :(

(uçağa saygı)

12 Ocak 2010 Salı

domuz gribi diye bir şey yoktur ama olabilir de

Bazı insanlar olanların farkındaydı. Ben de kendi çapımda insanlara anlatmaya çalıştım ama şimdi gerçekler iyice ayyuka çıktı. Meğer domuz gribi diye bişey yokmuş ama olabilirmiş de. Efenim olay şu, evet bu grip virüsü var ama diğer grip virüsleri ne kadar tehlikeliyse o kadar tehlikeli. Bu ölümler aslında her yıl vardı ama bizim haberimiz yoktu.

Hadi bana inanmıyosun;

"Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Recep Akdur, ''gerçekçi olmayan salgın paniklerinin dünyaya ve insanlığa çok pahalıya mal olduğunu'' ifade ederek, ''Kuş gribi dünyaya 2.2 trilyon dolara mal oldu, domuz gribinin ise 4.4 trilyon dolara mal olacağı hesaplanıyor. Bu paniklerden bazı ülke ve firmalar büyük rantlar elde ederken diğer bir kısmı da büyük zarar görüyor'' dedi."

link link link


Şu yorum süpermiş yalnız:

"Rant mant,adamlar bize igneyi vurdu.."

Eee, yaptırmasaydınız arkadaşlar :)

Eski filmleri boşuna sevmiyorum ben. Buyrun yine gülelim ağlanacak halimize:

7 Ocak 2010 Perşembe

mavi ekran

Bugünlerde çoğu zaman olduğum yerde durup ahanda tam Amelie'nin bu ifadesiyle bakıyorum etrafıma. "Sistem ciddi bir hatadan kurtarıldı" uyarısı alıyorum sonra da.

En kısa zamanda Linux'a geçmem, ya da beynime ciddi bir format lazım. Bu sene kesinlikle tatil için bir yerlere gideceğim. Neresi olduğu önemli değil, sadece bu monotondan uzaklaşmam lazım bir şekilde.

Taşındıktan sonra iki otobüs değiştiriyor olmam bayağı bir riskli olmaya başladı mesela. "Çarşıya mı gidiyordum, okula mı, yoksa staja mı" diye saniyelerce düşünüyorum otobüste. Halkevi durağını geçince "Aha!! burada inecektim" diye panikle ayağa kalkıp "Ah yoo, okula gidiyordum..." diye düşünüp tekrar oturuyorum yerime.

Biri özellikle de bu aralar hayatımı kameraya alıyor olsaydı eminim izlerken çok eğlenirdi. Evet komşunun ayakkabısına yapıştırıcı döken de bendim, ama işte, hiç komşumuz yok bizim:(

Bir de bir de, köpek aldık bir tane, ilerleyen günlerde fotoğrafını bırakırım. Çok çok şeker bir rotvaydır; "Balım":) Korkmadığım ve hatta kafasını okşadığım ilk ve tek köpek. Böyle, çizgi filmlerden çıkmış gibi ablası... Okuldan eve dönerken onu görücem diye acayip sevindirik oluyorum.

Ha bu arada, teskereye son on üç gün, mutluluktan içim kıpraşıyor düşündükçe, "Ei valla nar da var":)

1 Ocak 2010 Cuma