insanlar bunu konuşuyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insanlar bunu konuşuyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2011 Cumartesi

2012 geyikleri

2012'de Marduk falan gelir mi bilmiyorum. Aslında Marduk'a gelinceye kadar daha pek çok şey olabilir. Hemen bir göz gezdirelim:

-2012'de Dünya dev bir gök taşıyla çarpışabilir: Evet, yapılan bilimsel araştırmalar gösteriyor ki, absürt olan Dünya'nın dev bir gök taşıyla çarpışması değil, çarpışmaması. Üstelik "Deep Impact" gibi felaket filmlerinin senaryoları bizi yıllarca uyutmuş. Dünya Konseyi'nin herhangi bir patlayıcıyla bir gök taşının parçalayabilme olasılığı çok düşük (bir kum yığınına demir bir bilye attığınızı hayal edin), "velev ki" karşımıza çıkan gök taşı parçalanabilir cinsten bi şey olsun, parçalarının düşeceği koordinatları, "ee, şöyle okyanus tarafları olsun, balıklar foklar falan ölsün" vs diye belirlemeleri imkansıza yakın. Dünyayı kurtarayım derken durumun vehametini daha fazla arttırmış olabilirsiniz.

-2012'de diğer galaksilerde kısa süreli bir patlama gerçekleşebilir: Nötron yıldızları ya da karadelikler... Diğer galaksilerde her 100 milyon yılda bir böyle etrafa ölümcül gama ışınları yollayan bir patlama gerçekleşiyor (Aslında Tom Cruise'lu süper klişe bi senaryo yazılır bundan, adamın kanında doğuştan anti-gama maddesi varmış, onu tüm insanlara enjekte ediyorlarmış falan). Peki bu patlamalardan herhangi bir galakside en son ne zaman gerçekleşti, ya da ne zaman gerçekleşecek ve ışınları Dünya'ya çarpacak? Bilmem ki. Kimse bilmeeezz kiiimseğğ biiğğllmezzz...

-2012'de yolda yürürken başınıza saksı düşebilir: Yapılan araştırmalar gösteriyo... Yok yok. bu konuda henüz bir araştırma yapılmış olabileceğini sanmıyorum, ama bir şair vardı. İsmini hatırlamıyorum. Ölümden çok korkarmış, bu yüzden yürümek için yolun ortasını tercih edermiş. Güzel bir önlem bence. 2012'de başımıza saksı da düşebilir.

-2012'de trafikte alkollü ya da uykulu bir sürücüye denk gelebilirsiniz: Bunun için araştırma sonucuna gerek yok sanırım, di mi? Her gün karşılaştığımız bir şey. Umarım 2012'de karşılaşmayız, sonuçları en az bir gök taşı çarpışması kadar vahim olabilir. Üstelik hayatta kalma olasılığınız çok daha düşük.

Bu yazıdan ne anladık gençler? Özetleyelim:

"2012'de bireysel ya da topluca ölebiliriz."

Hımm.... Pek şaşırtıcı bir sonuç değil.

Madalyonun diğer yüzünü çevirelim o zaman:

-2012'de tüm Dünya'yı barış sevgi ve kardeşlik gibi pozitif duygular sarabilir: Ancak bu ilk başta bahsettiğimiz durumun gerçekleşme ihtimaliyle hemen hemen aynı. Başka türlü insanları anlamsız kavga ve savaşlardan alıkoyabilecek bir şey aklıma gelmiyor şimdilik.

-2012'de tükenen tüm kaynakları geri dönüştürebiliriz: Ehehe, bak şimdi böyle yazınca bana da mantıksız geldi :) Geçiyorum.

-2012'de yolda yürürken hayatınızın aşkıyla karşılaşabilirsiniz: Bunun için de araştırma sonucuna gerek yok galiba :/ Ender rastlansa da (20 yılda bir falan) olası gibi duruyor.

-2012'de trafikte size yol verebilecek kadar kibar bir sürücüye denk gelebilirsiniz: Ahahahaha, neyse.

Bu yazıdan ne anladık gençler? Özetleyelim:

"2012'de bireysel ya da topluca şaşırabiliriz"

Hımm... Diğer felaket senaryoları daha heyecan verici gibi duruyor, ama insanlar çoğu zaman heyecan verici şeyler yaşamaktansa bunları bir ihtimal olarak akıllarında tutup huzurlu zamanlar geçirmeyi tercih eder.

Bu vesilelerle yeni yılınızı kutlar, yeni yılın sizlere...

Yok yok, şey diyecektim, şu şarkı, 2012, Dünya, blow!


1 Eylül 2010 Çarşamba

bu ne be

Özellikle referandum ve seçimler yaklaşırken insan daha da bir gitmek istiyor bu ülkeden. Etrafta gördüğüm evet/hayır içerikli tüm afişlerden, bas bas bağıran seçim arabalarından, reklam panolarından (billboard), gazete sayfalarından çok sıkıldım artık. Haberleri açmak istemiyor insan ya. En kavgalı evliliklerde bile insanlar bu kadar geçimsiz olamaz bence. İki dakka bi sakin olun, biz karar verelim ne diyeceğimize.

Referandum iki seçenekli, istediğinizi seçmekte özgürsünüz ama "Hayır" diyenin aklından şüphe ediyorlarmış bir de. Bu bana Türk ailesinin çocuğuna verdiği özgürlüğü(!) hatırlatıyor;

-istediğin mesleği seçebilirsin, ama avukatlık çok rerörö.
-istediğin kişiyle evlenebilirsin, ama bu erkek/kız çok rerörö.
-istediğin gibi dışarı çıkabilirsin, ama eve geç saatte gelirsen rerörö.
...

Bir de yeni bir moda çıktı. "Sanatçılar referanduma ne diyor?" diye. Bana ne kardeşim kim ne diyorsa desin. Hani demokrasilerde gizli oy, açık sayım falandı?

29 Mart 2010 Pazartesi

ateşle yaklaşma

Uzun uzun yazıyordum bugünlerdeki durumu anlatmak için, anayasa değişikliği vs vs, sonra bir şeyler okudum ve bütün sinirim stresim geçti:

Bu

Bir de şu

Bir keresinde de Başbakan konuşurken yanlış yerde alkışlamışlardı, ona da çok gülmüştüm.

Heh, şurada.

Aslında yazacak çok şey var da işte, benim vatandaşım belki anlamayabilir ;)

12 Ocak 2010 Salı

domuz gribi diye bir şey yoktur ama olabilir de

Bazı insanlar olanların farkındaydı. Ben de kendi çapımda insanlara anlatmaya çalıştım ama şimdi gerçekler iyice ayyuka çıktı. Meğer domuz gribi diye bişey yokmuş ama olabilirmiş de. Efenim olay şu, evet bu grip virüsü var ama diğer grip virüsleri ne kadar tehlikeliyse o kadar tehlikeli. Bu ölümler aslında her yıl vardı ama bizim haberimiz yoktu.

Hadi bana inanmıyosun;

"Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Recep Akdur, ''gerçekçi olmayan salgın paniklerinin dünyaya ve insanlığa çok pahalıya mal olduğunu'' ifade ederek, ''Kuş gribi dünyaya 2.2 trilyon dolara mal oldu, domuz gribinin ise 4.4 trilyon dolara mal olacağı hesaplanıyor. Bu paniklerden bazı ülke ve firmalar büyük rantlar elde ederken diğer bir kısmı da büyük zarar görüyor'' dedi."

link link link


Şu yorum süpermiş yalnız:

"Rant mant,adamlar bize igneyi vurdu.."

Eee, yaptırmasaydınız arkadaşlar :)

Eski filmleri boşuna sevmiyorum ben. Buyrun yine gülelim ağlanacak halimize:

25 Ocak 2009 Pazar

eins, zwei, drei


(şarkı 'düm tek tek' değil ve bu yazıyı okurken dinlersen anlatmaya çalıştıklarım daha anlamlı gelecek)

Hadise
'nin ve Düm tek tek'in Eurovision için seçimi tam yarışmayı kazandırmaya yönelik hareketler, şayet saha çamursuz ve hakem tarafsız olursa ilk üçe gireriz bence.

Anlatmak istediğim bu değildi aslına bakarsan, bunu gugıl'a "eurovision+hadise+düm tek tek" yazıp birçok yerde okuyabileceğinizi sanıyorum -sanıyorum çünkü henüz aratıp bakmadım- bu nedenle de bunları tekrar etmenin sizin entellektüel birikiminize herhangi bir katkı sağlayabileceğine inanmıyorum.

İşin şu kısmı ise son derece keyifli, evet bu tam anlamıyla bir şarkı yarışması değil artık, birkaç istisna dışında 'insanları kim daha çok eğlendirebilecek'e dönüştü. Bunun da biz günlük hayatı yaşayan insanlara katkısı şu yönde oldu: Samimiyetimle söylüyorum ki beni en kötü anımda bile bulunduğum kuyudan çekip çıkaran şarkılardan biri de buraya bıraktığım Ukrayna'nın 2007 Eurovision şarkısı "Dancing Lasha Tumbai" (diğerini merak edenler için 'Beter Böcek(Beetlejuice)'ten hafızalarımıza kazınan "Jump in the Line" namı diğer "Shake shake Senora" gelsin). Eğer yuutubuz açılabiliyorsa da Verka Serduchka'yı ilginç kostümüyle buradan izleyebilirsiniz (daha önce izlemediyseniz çok eğleneceğinizi, daha önce izlediyseniz de yine de eğleneceğinizi söyleyebilirim).

Durum bu basitlikten ibaretken ben de "Hadise gelecek, dertler bitecek" diyorum.

(İstediğim zaman 'Dream Brother' dinleyerek bunalıma girme hakkım saklıdır.)

(fotraf)

22 Ocak 2009 Perşembe

and the oscar goes to..

Üç Maymun'un yabancı film dalında Oscar'a aday olamamasına üzüldüm.
Halbuki bu film de en az "No Country for Old Men" kadar sıkıcıydı..
Üstelik bunu içinde müzik var diye sonuna kadar izleyebilmiştim de.
Hayret bişi yaa..

ÜHÜH...

Tamam, benim sinema kültürüm 'sıkıcı/güzeeell'den ibaret ama, açıklamayı canlı canlı Yekta Kopan sunumuyla dinledim, yanında da tüm filmlerin adını bi kerede söyleyebilen entel bi sinema eleştirmeni vardı.. Gerçi ben YK'ya odaklanmıştım daha çok, şans eseri "Doktor doktor!!" diyip Michael J Fox'a dönüşebilir diye:)

Hee bi de, "Wall-e" ye en iyi uzun metrajlı animasyon ödülü verecekler bence, hı hı, voooolliiivaaa??:) )

Beni ciddiyete davet ediyorum; tıpkı Penguen'de de yazdığı gibi, bir insan 'hem Nuri hem Bilge hem de Ceylan' olunca başarılı oluyor demek ki. Yekta Kopan'ın dediğine göre Oscar'a giden yoldaki taşları temizlemiş, sağolsun, bi dahaki sefere Oscar heykelciği onun olsun inşallah..

p.s: Hande Yener(romyo romyo) dinlerken yazdığım kültür-sanat içerikli yazı ancak bu kadar oldu kusura bakmayın, bir dahaki sefere Carl Orff dinleyip de yazarım ama şu an "Carmina Buradaaa mııı=)" diye espri yapabilecek kadar ilginç bi psikolojideyim.. Şimdi de Yemekteyiz'i izlemeye gidiyom, öpt, byes..

(resim)

29 Ekim 2008 Çarşamba

85. yıl

Ne mutlu bana ki seninle beraber büyüyorum Cumhuriyet'im...

Yaptıklarını daha iyi anlamak, O'nu daha yakından tanımak için izlemeye gideceğim bu akşam Mustafa'yı...

O'nu ve hayalindeki Türkiye'yi çok iyi anlamış olsaydık dönüp dolaşıp bu paragrafı tekrar etmezdik değil mi:

"Halbuki, hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin?.. Tarih, böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!..."
Mustafa Kemal Atatürk

28 Ekim 2008 Salı

öyleyse böyle

Blogger'a engelleme delil yetersizliği nedeniyle (evet deliller toplanınca yine kapanabilir bloglarımız) kaldırılmış. Bu engellemelerdeki mantıksızlığı satır satır okutup moralinizi çökertmek yerine Penguen'in bu haftaki kapağını ve içinden bir kısmı sizlerle paylaşmak istiyorum:

"T.C.
Google Arama Motoru Genel Müdürlüğü
Arama Formu

1. Aramak istediğiniz sözcüğü yukarıdaki kutuya okunaklı olarak yazınız.
2. Bu sözcüğü bulmanız halinde ne amaçla kullanacağınızı ayrıntılı bir şekilde anlatınız.
3. Daha önce bu sözcüğü aradınız mı ya da ailenizde arayan var mı, belirtiniz.


Ad-Soyad :
T.C Kimlik No :
Adres : "

Burada.

25 Ekim 2008 Cumartesi

ben buna gülüyorum ya

Aferin iyi düşünmüşsünüz, Blogger'ı engellediniz ya, şimdi birçok problemimiz kendiliğinden çözülecek..

Yalnız iki noktaya dikkat çekmek istiyorum;

-Halen bloglarımıza türlü taklalar atarak erişebiliyoruz; bence tek tek peşimize düşüp sorguya almalısınız hepimizi, 'amacınız ne sizin lan?' diye..

-iGoogle(ve tahminimce diğer rss takip aparatları da dahil buna)'dan benim gibi şansını zorlayıp yazı yazan blogger'ları halen okuyabiliyorum; bence bütün rss'leri de engelleyin karşımıza şu güzide uyarı cümleciği çıksın: "Bu rss'e de erişimi engelledik:p"

Zaten tansiyonum bir inip bir çıkıyor, bir de siz üzerine tuz biber oldunuz..

23 Ekim 2008 Perşembe

kelebekli günlüg

Çoğumuz gerçek hayatta birbirimizi görmedik değil mi yaa? :) Ben buraya yazarken bunu unutuyorum; belki de bu yüzden aramızdaki iletişim bu kadar samimi ve güzel..

Mesela bugün canım o kadar sıkkındı ki, otobüsteyken eve geldiğimde bloga içimden ne geliyorsa yazıp biraz olsun rahatlamayı düşünüyordum, öncesinde bakayım dedim Uragan'ım ne yazmış diye ama sadece yazmakla kalmamış, üstelik bana kelebekler göndermiş..

Nev'in şarkısını açtım, 'Kelebek'i dinliyorum şimdi, kafamı azıcık toparlayıp sonraya sakladım içimdeki sıkıntıları, teşekkür ederim canım Uragan'ım..

Ben de yazılarını okuyup kendimden bir şeyler bulduğum, gerçek hayatta da tanıdığım/tanıyamadığım diğer arkadaşlarıma gönderiyorum kelebekleri (alfabetik liste:p ):

*Bloga değil de (ben de yazarıyım ki heheh:)), matematik aşığı örtmenim Aylak Abaküs'e,
*Yarın alacağım simitlerin yanına çay ve sohbetini de katacak sevgili Hale'ye,
*Yıllardır yazdıklarını bıkmadan okuduğum, kendimden çok şey bulduğum Hepatitze'ye,
*Yorumlarıyla yüzümü her defasında gülümsetmeyi başaran, gökkuşağı renkli kıyafetleriyle Herneyse'ye,
*'Converse'li kız' olarak aklımda çıtı pıtı bir hayalini çizdiğim şeker blogger inflack'a,
*Geleceğin doktorları, dostluklarının ömür boyu sürmesini dilediğim Mq ve Ruby'e,
*ÖSS'ye hazırlandığım yıldan bana kar kalan tek güzellik, aşmış sinema kültürüyle beni benden alan adıyla müsemma Serotonin'ime,
*Şiirlerini okumaktan zevk aldığım, 'huhh, O da vardı Haggard dinleyen..' diyerek yalnız olmadığımı düşünmemi sağlayan 't cetvelsiz mühendis':) Sinanonur'a,

ve takipte olduğum tüm diğer blog yazarı arkadaşlarıma az evvel rengarenk kelebekleri gönderdim efendim, kanat çırpışlarını izleyin;)

2 Ekim 2008 Perşembe

şeker tadında bir bayram

Geçmiş bayramınız kutlu ve mutlu olmuştur umarım diyerek kendi bayramımı birtakım diyaloglarla anlatmak istiyorum canım okuyucu:

5 yaşındaki kuzen: a solar: b

b: çinliler böyle selam veriyo bak..
a: kim?
b: çinli.
a: soyadı ne?
b: ahahahah..
a:.. (muhtemelen: niye güldü acaba)
b: yok bak, biz türküz ya onlar da çinli..
a: hııı..
b: gözleri de böyle oluyo onların..
a: (yapar)nasıl görüyolar ki böyle?
b: ahahah, çok tatlısın sen yeeaa, annesi bak kendini çinli yapıyo..


bayramlaşmaya gelen çocuk: a solar: b

a: iyi bayramlar abla..
b: sağolun canım size de, (burada şeker uzatırım) alın bakalım..
a: abla bu (arkasındaki çocuğu gösterip) demin de geldi buraya başka bi abladan şeker aldı zaten..
b: olsun bidaha alsın bişey olmaz, sen de hemen satıyosun arkadaşını he..
a: ?!(arkasındaki mevzubahis çocuk pis pis sırıtır)

En çok yapığım şey kahveli şekerin yanında kahve içmek oldu bu bayramda. Bi süre kahve yasak diyecem ama bu konuda kendime hiç güvenmiyorum:p

TRT1'de bir ney sesi (en çok 'ney the sufi instrumantal' versiyonuna benziyordu) dinledim, uzun zamandır başka bişey dinleyemez oldum..

Ayrıca üçüncü sınıfa geçtiğimi okulu bitirmem için epeyce fırın ekmek yemem gerektiğini kırk yaş üstü her x kişisine x+n defa tekrarladım kaptan kaptanım.. 'Sen kendini kurtardın artık' dediklerinde KPSS'den bahsettim, şayet ikna oldularsa önümüzdeki on sene rahat edeceğim inşallah (umarım o zamana kadar bir yerlere atanmış olurum ehik). Ben kaşınıyorum aslında, bi akrabaya laflarken bişey bulamayıp 'Hıı, ben de bikaç dersaneye başvurdum işte..' dedim herkes sorup duruyor şimdi: 'Dersane nasıl gidiyor, okulla zor olmuyor mu?' diye. Allah'tan vals fikrimi de sadece dayıma söylüyorum iki-üç ayda bir, o da her defasında 'Sen ayarla beraber gidelim' diyo, ben de 'Tamam bi ara ayarlıycam' diyorum, su döngüsü gibi tekrar ediyor bu:)

Şimdi gülümseyerek yazınca düşündüm de daha nice nice güzel bayramları sevdiklerimizle geçirebilmemiz umuduyla bu güzel günleri de 'anı' diye niteleyip noktalamışız efenim, en kötü günlerimiz böyle olsun, gelinin halasının börülcesini piste davet ediyoruz, pistten çocukları alalım lütfen:p

Yazacak daha çok şey vardı ama Patrick'in kahkahasını dinlerken kafamı toparlayamıyorum, tux'u da acayip sevimli olmuş bence :)

(emeğe saygı)

2 Eylül 2008 Salı

formula g ve hidromobil 2008

Formula G de ne? Sene 2004, Tübitak başta güneş (solar:) olmak üzere temiz enerji kaynaklarını (güneş, rüzgar, hidrojen, dalga vs.) gündeme getirmek adına bir yarışma düzenlediğini duyurmuştu Bilim ve Teknik Dergisi'nde. Uzaktan bakıp "E güzel" demiştim ben ama abim bir ekip kurup katılmaya karar verdi. Proje henüz hayal aşamasındayken, ekibi kurarken, daha sonra da ekiptekilerle ne kadar emek harcadıklarını hiç kimse tahmin bile edemez. Üstelik bir firmaya gidip Sakarya Üniversitesi demekle ODTÜ demek arasındaki fark projenin bütçesini ciddi miktarda etkiliyordu. Abartmıyorum, Saguar ekibi zar zor iki üç sponsor bulup bu yüzbin dolarlık arabayı onbin dolardan daha aza mal etmişlerdi. Şimdilerde başarıyı gören firmalar onlara sponsorluk için teklif götürüyor, nereden nereye:)

Yarış esnasında yanımda konuşan adamlara bakarsan da sanayi bölgesi ya üniversite çok para ayırıyor-muş, ondan başarılılar-muş.. Dışarıdan bakınca her şey ne kadar toz pembe değil mi:)(ironi)Pisttekiler çadırda falan da kalmıyorlar zaten, inanır mısın, geceleri Tübitak hepsini toparlayıp limuzinlerle Hilton'a götürüyor, maksat teknoloji gelişsin.(/ironi)

Neyse, güneş arabalarının çalışma mantığı kabaca şöyle; arabaların üst yüzeylerine konulan paneller güneş enerjisini topluyor, bundan üretilen elektrik pillerin içinde depolanıyor, araba da motoruna aktarılan elektrik enerjisiyle yol alıyor, yine bu enerji sayesinde durabiliyor. İşte bu çalışma prensibi sayesinde hem doğaya zarar vermeyen hem de tükenmeyen bir enerjiyle yürüyen, hiç gürültüsü olmayan bir trafiğin hayalini kurabiliyor insan.

Gelelim yarışa; bu sene 'Formula G 2008' olarak İzmir Pınarbaşı Pisti'ndeydi. Yarışta arabanın ağırlığı ne kadar az ve aerodinamik yapısı ne kadar iyi ise o kadar avantajlısın, bu da daha kaliteli güneş panelleri, daha fazla sponsor desteği/para gereksinimi demek, ya da pilotunuzu hafiflemesi için sıkı bir diyete sokabilirsiniz:) Mesela bir amca da başka bir ekibin pilotunun 38 kilo olduğunu duyunca oğluna "Sizin pilotunuz ağır oğlum, diğerleri ses çıkarmıyor ama sizin araba ııınnn hınnn diye geçiyor" dedi:)

Ben hep diyorum, eğer bir ekip oraya yürür vaziyette bir araba getirebilmişse dünyayı değiştirmek için elinden geleni yapmış ve bu yarışı kazanmıştır, ama işin formalitesine bakarsak, gönül bağım olan üçüncü takım: İTÜ GAE ekibi İTÜRA ile birinci oldu. SAITEM ekibinin SAGUAR'ının tekerine yine çivi battı ama sanırım daha büyük mekanik problemler neticesinde altıncılıkla bitirdi yarışı, ayrıca tasarım ödülüne layık görüldü Saguar X7.

Gelelim benim pek sevgili okulum Kocaeli Üniversitesi'nin Türk Mekatronik Takımı'na; geçen sene MPPT yandığı için yarışa erken veda etmek zorunda kalan Gayret 3'ün devamı Gayret 4, bu sene de gayretliydi ama yine olmadı, kısfmet artık n'apalım, bir dahaki sefere artık:) Galiba sunucu Gayret Gemisi'ni bilmediği için arabamızın ismine 'arabesk' yakıştırması yaptı, kınıyorum buradan kendisini, çıt çıt çıt.... Gerçi okulda Gayret'ten haberi olan ekip dışında çok az kişi var, bunu düşünürsek durum çok da garip değil. Ceryan Ekibi'nin Körfez Yıldızı ise önceki senelerde en fazla yerli katkı ödülünü almıştı.

Güneş arabalarının yarışından sonra bakmaya kıyamayacağınız şekerlikte hidrojen arabalarının yarışı 'Hidromobil 2008' vardı. Bu araçlar da gereken enerjiyi hidrojenden elde edip atık olarak bildiğimiz 'su'yu bırakıyorlar doğaya. Espri mi gerçek mi bilmiyorum ama geçen senelerde birinden duymuştum yarış esnasında 'Egzoza bardağı daya çıkan suyu iç, o kadar temiz' demişti bu arabalar için.

Bu sene de geçen seneki gibi en şeker araba seçimimi Sakarya Üniversitesi'nden yana yaptım, ekip SAITEM değil ama SETT, ismi de Hidrosett2.

Bu güzellik de SAHIMO. Basın pek bahsetmemiş olsa da SAHIMO Fransa'da düzenlenen Shell Eco Marathon'da sessiz sedasız Avrupa üçüncülüğü elde ederek bizleri gururlandırdı. Bu yüzden ağır abilik yapıp yarışmaya katılmadı, oturduğu yerden çaylakları izledi:)

Sakarya Üniversitesi Saitem ile İTÜ Arıba ekibi burada kanıtladı kendilerini, bence artık yurtdışına açılmalılar ki sanırım Saitem 2009'da Avustralya'da düzenlenecek World Solar Challenge yarışmasına katılacak.

Ne güzel şeyler değil mi, ama insan bu alternatiflerin hayatımıza daha fazla girememesini düşününce kahroluyor ya.. Keşke birilerinin fosil yakıt kullanılmasından çıkarı olmasa da daha fazla kaynak, ilgi ve insan gücüyle gelecek nesillere daha temiz bir dünya bırakabilsek ama n'aparsın, 'ovv beybi beybi itiz e vayld vörld'..

17 Temmuz 2008 Perşembe

4 8 15 16 23 42

Loastt!

Ben de izleyeyim dedim, "ya bi dizi var izle kesin, süperr" diyip durdular neticede insanlar o kadar.. Başlarda epey sardı hani, bir haftada bir sezonu bitirdim. İkinci sezonun ortalarındayım şimdilerde de, ama ne bileyim, sıkıldım sanki, ara verdim biraz hakkında bişeyler karalayayım dedim. Gerçi kendimi az çok tanıdım da(yuh), genellikle çabuk sıkılan biriyim, dizi buna da kurban gitmiş olabilir ya da gerçekten birinci sezonu ikinciye göre fena halde akıcı da olabilir..

Daha yolun başındayken bu ahkam kesmeler ne şimdi deme dur bi. Birincisi, popüler olana çamur atıp marjinal görünme çabam yok (en azından şimdilik:p), ikincisi de "Ben bu işi çözdüm feci zekiyim" diyerek Sims misali hanesine artı artı karizma isteyen 'liselim' modunda da değilim şans eseri(yine şimdilik:p). Asıl demek istediğim şu, abartmışız sanki biraz be:)

Yani Donnie Darko'yu izleyerek zaman yolculuğunun mantığını çözmeye çalışan biri olmayarak ıssız bir adada gerçekleşen esrarengiz olaylara bilimsel ve mantıklı kılıflar bulma çabasını da anlayabilmiş değilim. Cem Yılmaz son gösterisinde güzel ifade ediyordu aslında, adam sahnede uçunca "lan, bak bak kesin arkada ip var" diyerek o an eğlenmek yerine ince zekamızı devreye sokuyoruz biz. Bak ne güzel diyor işte;"Adam gerçekten uçabilse peygamberliğini ilan eder zaten, biletli gösteri yapmaz."

-yazar yazının geri kalan kısmında zaman zaman kendisiyle çelişecek-

Hurley hakkında bişeyler ararken(bundan ayrıca bahsedeceğim:) Lost dizisiyle alakalı sitelerdeki yorumları görünce işte, biraz acıklı geldi durum bana.. İçimizde ne senaristler varmış, yaratıcılık ve zekalarını gösterecekleri yer arıyorlar; öyle ki Lost'u yazanların bile aklına gelmemiştir böyle ihtimaller. Neden bir başkasının hayal dünyası üzerine bu kadar kafa patlatıyorsun ki arkidiş, kaptır kendini izle gitsin işte:)

Aslında itiraf etmeliyim ki, bu kadar enerjiyi beni anlamak için harcayan bir Allah'ın kulu yok, asıl gücüme giden bu:p

Şimdi Hurley'e gelelim. Ayy canım ne şeker çocuk o öyleee:p Kendisi adadaki en sevdiğim karakter; 'dude' demesi yok mu hele:) Bebeği "i feel good" ile susturmaya çalışması da enfesti.

Aman be, hepsini boşver, dharma, dı adırs, manyetik alan zart zurt, keşke hep Hurley çıksa bi de 'dude' dese sevgili günlüg:)) Biraz psikopatça olacak ama;

"Dude, you got some Arzt on you"

26 Haziran 2008 Perşembe

tebrikler,teşekkürler..

En iyi performansımızı yenildiğimiz bir maçta göstermiş olmanın haklı üzüntüsünü yaşıyoruz belki, ama yine de sakin olmamız, bu süper takımın hakkını vermemiz gerekir diye düşünüyorum.

Son saniyeye kadar umutlarımızı tüketmediysek, hakem bitiş düdüğünü çalana dek halen gözümüzü kırpmadan ekrana kilitlendiysek, bu sahada yüreklerini ortaya koyan futbolcularımızın sayesinde oldu. Gönül isterdi elbette finale çıkmayı, ama neredeyse doksan dakika boyu oynadığımız harika futbol bence bir maçı kazanmaktan daha değerli. Gerçek hayattan da biliyoruz bunu, bazen tüm iyi niyetli çabalarımız skora yansımıyor. Saha çamurluydu, hakem taraflıydı, ah biraz daha şans... Olsun, hayat işte:)

Bu yüzden, her birine ayrı ayrı gönülden teşekkür etmemiz gerektiğini düşünüyorum, hem yıllardır dillerine doladıkları, "fair play" dedikleri bir şey var ya, işte bizim takımımız bunun 'pratik'te nasıl olacağını tüm dünyaya gösterdi; belki de bunun için doğdunuz.

Bir de, Rüştü'yü halen seviyorum:)

11 Haziran 2008 Çarşamba

'kumlama hastalığı'

İnsan hayatının her şeyden önce geldiğini ne zaman anlayacağız merak ediyorum.. Küçükken bir inşaatı dolaşıyorduk babamla, orada gözüme çarpmıştı "önce can güvenliği" tabelası, ama hakların kitaplarda yazılı kaldığı bir ülkede can güvenliği de ancak tabelada yazıldığı kadar işte.. Tuzla tersanelerindeki işçi ölümlerinden sonra, buyrun bu haberi de okuyun: öldüren iş kolu

“Kot kumlamaya gelirsin, sonra askere gidersin, çürüğe çıkarılınca öğrenirsin hastalığını, köyüne döner, ölürsün. Buna kumlama hastalığı derler.”

Kapitalizmi sevmiyorum.