kafaya takmışım neticede etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kafaya takmışım neticede etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 2010 Perşembe

was kocht ihr heute?

Almanca'yı sevmedim, sonra halo etkisi oldu, Almanya dahil Almanca'yla ilgili hiçbir şeyi sevmedim...

Bu hariç."Yogurette";


Uğruna mit meinen miserabel deutsch, ich gehe nach Berlin be ya. Nasıl canım çekti şimdi.

24 Mart 2010 Çarşamba

istatistik

Yapılan araştırmalara göre yaşayan her insan hayatının bir döneminde en az bir defa etrafındaki kalabalığa bakıp "İyi ama neden ben?" diye ne idüğü belirsiz bir soru sormuştur.

Yine yapılan bir araştırmaya göre bu soruyu sesli soranlara, insanların yüzde doksan dokuz nokta dokuzu şu güfteden esinlenerek cevab vermiştir:

"Beterin beteri var haline şükret dostum" ;)


Bazen "Bütün bunlar neden oluyor ki, hani böyle oluyor ya, acaba iyi mi oluyor yoksa kötü mü oluyor..." diye düşündüğünüz oluyor mu?

İlla bir seçim yapmam gerekecekse -tıpkı bugüne kadar olduğu gibi- bunu başkaları benim yerime yapsa olmaz mı?

Bu kadar soru sormam normal mi?

(kaynak)

15 Kasım 2009 Pazar

evrak

"Evrak" zaten çoğul bir kelimeymiş. Yani biz "Evraklarınızı alabilir miyim?" diye sorduğumuzda "Kağıtlarlarınızı alabilir miyim?" demiş bulunuyormuşuz istemeden.

evrak:
1 . Kâğıt yaprakları, kitap sayfaları.
2 . Resmî kurumlarda işlem gören belgeler:
"Mektupçu evrak okur, cevap yazar, muhabere işlerini idare ederdi."- S. Ayverdi.
3 . Yazılmış kitaplar, mektuplar veya yazılar.
tdk

Evet, "ÖSS sınavı" demek gibi bu da ölümcül olmayan bir hata ama yine de düzeltmek istedim. Neticede "KPSS"yi bizim gibi değil de olması gerektiği gibi "kepesese" olarak telaffuz eden yedi yaşında mükemmel Türkçe konuşan bir kuzene sahibim.

Bir zamanlar ben de "pek de" yerine "pekte" yazardım işte, nereden nereye...

Bişi değil dünya.

"Bişi" mi? Çıt çıt çıt...

30 Temmuz 2009 Perşembe

but it's bad and it's mad

Canım Solar Günlüg okuyucusu, ben de isterdim ki "Ben çok ermiş bir insanım, daha önce hiç duymadığım yayınevi ismini rüyamda gördüm, ak sakallı bir dede bana yol gösterdi" falan diyeyim.

Yine de kısmen doğru bu. Rüyamda fakültedeki eğitim hocam (ki kendisi ak sakallı değil) "KPSS soruları bu kitaptakine çok benzer çıkıyor" diyerek bana bir kitap uzattı. Şimdi reklama girmesin, kocaman "KPSS" yazısının altında 'x yayınları'nın yazısını gördüm.

Sabah gugıldan böyle bir yayınevi olup olmadığını araştırıp olduğunu görünce "ahaaa ben erdim valla yihhhuuu" diye telefonu aradı gözlerim.

Sonra bir durdum.

Daha önceden araştırıp not aldığım alınacak KPSS kitapları listeme baktım.

'X yayınları' en başta yazıyordu.

Umut Sarıkaya bile bu kadar ufak bir şeyden mutsuz olamazdı ya, bilinçaltı ne pis bişey:(

Bir işaret daha beee, yani emin olmam için. Yoksa Ali Sami Yen'in orada trafik sıkışıkken gözüme takılmıştı yine aynı yazı, ama orada trafik hep sıkışık oluyormuş. Üzgünüm ama bu kadarını da sıradan tesadüfler olarak kabul edemem ben.

Ben galiba, yani sanırım, belki de muhakkak, olabilir böyle şeyler tabii. İstanbul güzel şehir neticede.

Ama diğer karşıdayken.

Çarşı Beşiktaş'a karşı :p

Huuhh, her şeye rağmen yürümek güzel İstanbul'da.

(başlık şu şarkıdan)

29 Aralık 2008 Pazartesi

ya pink floyd olmasaydı..

"can you show me where it hurts?"*
(Pink Floyd-comfortably numb)

"bakmalısın, görmelisin acıyan yerler neresi?"
(Yasemin Mori-mutsuz punk)


Profesyonel anlamda müzikle ilgili olsam Pink Floyd'u özellikle dinlemezdim, yaptıkları müzikten, yazdıklarından etkilenmemek mümkün değil ki; David Gilmour (benim için 'High Hopes' demek) başta olmak üzere özenle başka gezegenlerden tek tek seçilmiş olmalılar, grup halinde bile değil bak, tek tek..

Allah korumuş da Pink Floyd olmuş:) Bir yüzyıl sonra da hiçbir şey değişmeyecek, çoğu grup/şarkıcı silinecek (hatta belki fd'ciğim bile), ben de portakalda vitamin falan olucam ama Pink Floyd halen var olacak; halen yeryüzünde "hey, teacher, leave those kids alone!!" diye bağırılacak ama, bunu düşünmek cidden içimi acıtıyor..

Bişeyler değişsin bence. Tyler? Travis? Gelin evladım bi siz şu yana..

not: Komşu blog Kültür Mantarı'ndan gelen soğuk hava dalgasından Solar Günlüg de nasibini aldı:)

*
"acıyan yerleri gösterebilir misin?" olarak çevirdim..

20 Aralık 2008 Cumartesi

öylesine söyledim

Bunun kadar sinir bozucu bir cümle daha biliyorsam o da "bişey diyecektim sana ama, neyse ya, boşver sonra söylerim" dir, fena halde 'öylesine söyledim'in ekürisidir..

Hani öyle çok fazla bir yaşanmışlığım yok ama bu zamana kadar aldığım eğitim beni espri ile ciddi söylemler arasındaki farklılığı ayırt edebilecek kıvama getirdi çok şükür. Yani birisi "ya bu sanki tuzsuz olmuş eheheh" diyince bunun espri olmadığını anlayabiliyorum, bu eleştiriyi ciddiye alıp (evet eleştiriye tahammülüm yok bu konuda, saatlerce emek harcıyosun neticede) "çok biliyorsan sen yap" dediğimde karşımdaki "aman canım sen de hemen ciddiye alıyorsun öylesine söyledim ben ehu ehu" dediğinde tepem atıyor, ağzıma ne gelirse söylüyorum.

Ne olur ya, insanlar bana 'öylesine söyledim', 'bişey diycektim ama.. neyse söylemeyeyim' demesin, ben de öbür tarafa daha çok kalp kırıp gitmek zorunda kalmayayım..

Gidin bakkala söyleyin, otobüs şoförüne söyleyin, çok söyleyesiniz varsa çıkın dağa bağıra bağıra söyleyip rahatlayın ama bana demeyin bunları işte ya, çok mu zor kardeşim!

Öylesine konuşmayın bence, ve bir cümle espriyle ciddiyet arasında bir yerdeyse ben hakkım olarak işime geldiği gibi anlarım ama, bence bir gün öyle bi noktaya gelicem ki artık 'yangın var' deseniz yardıma gelmiycem, gerçekten, ihtimaller dahilinde bu..

(aman be ya, ne ciddiye alıyon ki, öylesine yazdım, ehu ehu)

(emeğe saygı)

15 Ekim 2008 Çarşamba

kalan sağlar benim olsun

Geçenlerde günlügümden dökülen saçlarım için yardım çağrısında bulunmuştum, internet ve yorum yapan arkadaşların sayesinde dökülmeyi en azından yavaşlatabildim; ilk başlarda on-onbeş saç telim koparken şimdi en fazla iki saç teli geliyor elime..

Buna dahi alışık olmadığımdan gittim doktora. O da 'mevsimsel' diyecek zannedip 'Eylülün başından beri dökülüyor..' dedim. Saçlarıma bakıp karıştırdıktan sonra 'Bu mevsimsel dökülme değil' dedi. İçimden 'işte başlıyorrr' diyen sesi işitir gibi oldum. Doktor 'Ailenizde kimsede var mı?' deyince düğüm çözüldü: bendeniz, bu konuda da babama çekip istemeden de olsa saç dökülmesine sahip olmuşum ve önlem almazsam böyle gidermiş bu:( Bu yaşta ortaya çıkmasının nedeni olarak da stresi gösterdi. Eh, tabii gür saçlı matematikçi yok piyasada pek:p Demire falan da bakacakmış yine de, demir eksikliğinden de olabiliyormuş..

Neyse, işinize yarayacak kısma gelelim: Altı ay boyunca Rogaine adlı losyonu kullanmamı önerdi doktor. Yalnız ısrarla vurguladığı nokta şuydu; altı ay boyunca bıkmadan, usanmadan her sabah ve her akşam bu zımbırtıyı sürmem gerekiyormuş, ara verirsem hiçbir faydasını göremezmişim.

İnternetten bu losyon hakkında araştırma yaptım, kullananların çoğu memnun gibi ama bırakınca her şey eskisi gibi oluyormuş, geçici bir çözüm olduğunu söylemişler. Bırak ömür boyu, altı ay bile her sabah ve her akşam losyonu kullanabileceğimi sanmıyorum.

Bakalım, kan testinin de sonuçlarına bakıp bir karar vericem artık..

Aslında bişey anladım bu sayede, beni kel kalsam da sevecek birileri varmış hayatımda, öyle diyorlar, inandım ben de:) Ama gerçeği zaman gösterecek:p

-Nejdet, kel kalsam beni yine de sever miydin sefgilim?
+Nelbette naşkım, ölüm bile bizi nayıramazz...

(Nalan yoğun saç dökülmesi sonucunda kel kalır)

-Nejdet, naşkım, kel kaldım, seni göremiyorum..
+Nişlerim yoğun Nalan, hem nayrılmalıyız nartık, ben sana layık değilim, kuzinim Jale'yle evlenicez, pembe panjurlu bir nevimiz, bahçesinde koşuşan boy boy çocuklarımız olicek...
-Allah belanı versin Nejdet! Gidip kendimi intihar ediceğimm!!
+Kendini naşşağı bırakırken de 'goodbye cruel world' diye bağır, nihahahaaha..

(Başlık bu kez de Emre Aydın'dan:p)

26 Eylül 2008 Cuma

kulpsuz fincanda çay içme adabı

Filmlerden öğrendiğim bir şey var ki; Çinliler çayı kulpsuz küçük fincanlarda acayip bi şekilde tutarak içiyorlar.

Google'a biraz bakınınca çay içme seremonilerini anlatan şu yazıyı buldum, bir kısmını bırakayım hatta:
"...

- Bu İngiliz tipi çay seremonisi, ritüeliydi; başka neler var?


- İlginç olabilecek iki örnek daha var. Biri Çin'de çayın demlenm
esi ve ritüeli. Diğeri de Japonya. Çin'de ağırlıklı olarak yeşil çay tüketiliyor, çay üstadı denilen, çay konusunda tecrübeli kişilerin rolü büyük. Genelde onun etrafında toplanıyorlar. Kuru çayın üzerine sıcak su dökülüyor, bir, iki dakika bekletildikten sonra bu çok küçük, kulpsuz fincanlara servis yapılıyor. Bu, 'iyi koku çayı' olarak anılıyor. Daha sonra, demlikteki ıslanmış yaprakların üzerine ikinci kez sıcak su dökülüyor. Suyun tabii ki taze, uzun süre kaymamış su olması önemli onlara göre..."
Sonuç: Gelenekler ne kadar saçma olursa olsun, sorgu kabul etmiyorlar.

Ülkeler, medeniyetler, bilmemnerenin başkenti falan en son merak edeceğim şeyler, bu da durup dururken aklıma gelmedi aslında. Anneme hediye gelen küçük kulpsuz fincanlardan birinde kahve içerken düşündüm, Çinli kardeşlerime hak verdim; sağ elin baş+işaret parmağı (çok gerekirse diğer üçlüden birkaçı) kombinasyonuyla parmaklar yanıyor. Doğru tutuş şekli şöyle: baş parmaklar fincanın üst kısmında tutulmak suretiyle diğer parmaklar yapışık bir şekilde fincanı alt kısımdan destekleyecek.

Bizim ince belli bardak olayı akla yatkın ama, bırakılan dudak payı sayesinde içerken tek yanma tehlikesi çayın üzerine dökülmesi oluyor. Üstelik misafirliğe gittiğimiz evlerde sevimli bi ev sahibesi bakışıyla beraber kulplu bardak alternatifi de sunuluyor, ihih.

Aslında, biz de ince belli bardağı öyle tutsaymışız ya, yeni bir işkence çeşidi; acı yok raki, acı yokk!! :p

(emeğe saygı: 1,2)

13 Ağustos 2008 Çarşamba

olasılıkla

Gönül verdiğimiz matematik bari bir işe yarasın. Dur dur, kaçma bak anlaşabiliriz, beynini bir kenara bırak da gel, bu kez beni ruhunla hisset (hadi hep birlikte gözlerimizi kapatalım, şakayiiii kundaaağğ siiiyy, iiiy dee cüzdan orda.. guru, guru gürültü..).

Konu Placebo'nun(yazının geri kalan kısmında bahsi geçen şarkıların çoğu bu bağlantıda olmalı) 'every you every me' adlı şarkısı.

Önbilgi verelim ruhuna; bende soulmate'im varken öldürücü şarkıları 'sleeping with ghosts' vardı ilk, dinlerdik. Sonra, sonra her şey gibi bu da değişti işte. Hazır değişmişken diğer şarkılarına bakayım demiştim biraz da, 'infra red' Bush'a dokunduruyordu inceden. Sevmiştim. Sonra bir gün (şu hikayeleri masallaştırma huyuma hastayım, kötü anlamda hastayım) 'special k'in klibini gördüm televizyonda. Brian abimiz minnacık olmuş, bi insan bedeninde yolculuk yapıyor. Sağ işaret parmağımla televizyonu gösterip 'Abi bak!' diyerek abime de izlettikten sonra ben klipten etkilendim, abim etkilenmedi. O daha iyilerini de biliyor, haklı tabii.

Şimdi aklıma geldi de, bu kadar basit bir canlı olmak, solar olmak, çok kötü bişey mi günlüg? Asıl kafama takılan da, neden Brian Molko 'every me every you' derken şarkının ismini 'every you every me' olarak bırakmışlar grupçak?"

Dur tek tek cevapla kafam karışıyor sonra.

Frank Sinatra
dinlerken Placebo'dan bahseden blogger olarak tarihe geçmek istiyorum(başka türlüsü mümkün olmayacak zaten), nasıl bir konsantrasyonsa artık.