aferin iyi düşünmüşüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aferin iyi düşünmüşüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2012 Çarşamba

kısfmet

Büyüyor insan herhalde. Ne bileyim, dibe doğru sürüklenirken durdurmayı başarabiliyorum artık bu süreci. Öğrenim özrünü kaldırmışlar, Türkçesi: "uzun bir süre daha ailemden, köklerimden uzakta olacağım". Üzerine de bakanlık çıktı ihtiyaç listesi yayınladı, ilk mat ikinci sırada. Türkçesi: "Ağustosta bizim branştan ciddi bir alım olacak ve ben 5 ay daha bekleseydim en kötü ihtimalle hafta sonları evime gelebileceğim uzaklıkta bir okula atanabilecektim".

İki yıl beklemiş biri için 5 ay inanılmaz kısa bir süre gibi geliyor, ama ne bileyim ya. Bazen gerçekten de diyorum ki "demek ki böyle olması gerekiyordu". "Gerçekten" de, yani ağız alışkanlığı hep deriz ya "kader, kısmet, nasip, hayırlısı", ama gerçek düşüncemiz öyle değildir, hafiften bir 'isyeaaaaann'dır, o yüzden dedim gerçekten diye.

Ne diyordum, dur şu Halil Sezai bitsin de bi... Pıt. Bitti galiba. Heh. Yani bazı şeyler bizim kontrolümüzün dışında kalıyor. Belki her zaman kendi tercihlerimizi yaşasaydık çok daha fena şeyler olurdu. Cidden merak ediyorum ya. Hani bazı kitaplarda kendini kahramanın yerine koyup hikayeyi o şekilde ilerletebiliyorsun ya, onun gibi kendi tercihlerimizin de sonunu bilebilseydik keşke. Belki o zaman "iyi ki" diyebilirdim hep, de işte, dedim ya büyüyorum diye.

İyi ki be... İyi ki atanmışım. Benim yerimde olmak isteyen o kadar çok kişi vardır ki şu an. Derdimi "dert" zannetsem, onlara haksızlık. Tamam, parayla saadet olmaz ama, o kadar basit değil işte hayat. Ne bileyim, en somut örnek, param olmasaydı arkadaşlarımla tatil planı yapamazdım, yolda bi araba görüp "lan ikinci eli ne kadardır ki acep:/" diye düşünemezdim, rengini beğendiğim bir eteği iki kere düşünmeden alamazdım, canım sıkıldığında birilerini yanıma katıp sağa sola bu kadar rahat gidemezdim, sevdiklerime hediye alıp onlara yemek ısmarlayamazdım. Yok arkadaşım, parasız olmuyor işte tüm bunlar. İnsanlar boşuna işsizim diye bunalıma girmiyor yani. Dışarıdan bakanların lüksü onları "anlayamamak", "bu kadar büyütülecek ne var ki" diyebilmek.

Neyse işte. Kendime söz verdim. Artık mutsuz olmak için bahane aramayacağım. Defalarca yaşadım, biliyorum. Dibe battığında kimse elinden tutup çıkaramıyor oradan. Çıkarmıyor değil bak, "çıkaramıyor". O kadar şartlanmış oluyorsun ki mutsuzluğa, karakterine yapışıp kalıyor. Sonra günler geçiyor, zaman akıyor, ama sen durmuş oluyorsun. Hem yaşlanıyorsun, hem duruyorsun. Hiçbir şey olmuyor, duruyorsun. Mantıklı olan da o zaten di mi :) Durunca, durmuş olursun.

Durmayacaksın o zaman hayat akıp giderken. Uyum sağlayacaksın tüm kıvrımlarına. Bir kahramanın gelip seni kurtarmasını beklemeden. "I'm the hero of the story don't need to be saved" diyebilerek...


"Hayatta önemli olan iyi bir ele sahip olmak değil, kötü eli iyi oynayabilmektir" diye de bi laf vardı. Alakasız oldu da, neyse :))

Sahip olduklarının kıymetini bil gitsin işte. Geri kalan her şey için, fazlasıyla, "kısfmet".

2 Temmuz 2012 Pazartesi

anladım ki!

Hayat Mario oyunu gibi geliyor gözüme çoğu zaman. Aslında öyle değil ama çevrenin bıraktığı izlenim bu, ve her 'level'da sorular daha da zorlaştı.

Daha ilk adımlarımı yeni atmıştım, söylenenleri yeni anlıyor kendimi yeni yeni ifade edebiliyordum ki, o malum soru geldi; "Anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?"

Haydiiiiiiiiii. Nasıl ayrım yapayım ki? "İkisini de eşit" dedim. Hakikaten de öyle. Belki farklı farklı seviyorsun insanları, ama söz konusu anne baba olunca, kesinlikle birini diğerinden fazla ya da az sevmek diye bir şey yok ki.

Kendimi bilmeye başladığım zamanlar da dersleri sordular:

-Dersler nasıl?
+İyi.

Sonra okul bitti mi diye...

Okul da bitti. Öğretmen oldum, ama yarı öğretmen. Atanamamış öğretmen. Bunalımda öğretmen. Halen anne baba parasıyla yaşayan öğretmen. Dört yaşındaki kuzeninin bile "ama sen öğretmen değilsin ki, öğrencilerin yok ki" dediği öğretemeyen öğretmenlerden. Her gördüklerinde "Eeee ne zaman atanacaksın?" "Yok mu atama?" "30 bin kişi aldılar gidemedin mi?" diye sormaya başladılar işte. Galiba hayatımın en zor zamanları, bu sorunun sorulduğu evreydi.

Çok şükür bu aşamayı da ruhumda biraz(?) yara bereyle atlattım. Yani diyor ya ünlü feylezof Şebo: "Bedenim sağlam bulunmuş, yüreğim paramparça" Cidden, çok kırıldım. İnsanların bu kadar "sonuç" odaklı olması, niye kibarlaştırıyorum ki? İnsanların bu kadar "maddiyat=para" odaklı olması kırdı beni. Maaş alıyorsan adamsın, başarılısın, yoksa duvarına astığın diplomanın hiçbir kıymeti yok.

Geldik işte bugünlere bir şekilde. Şimdi de "Eee evlilik ne zaman, bak armudun sapı üzümün çöpü diye diye evde kalacaksın haberin olsun eehhehee" diyorlar.

Haydaaaaaaaaaaaa...

Şimdi bu aşamada kızabilirim de aslında, ama kızmıyorum. Anlıyorum. Anlıyorum ki, insanlar başkalarını gördükçe onların hayatları hakkında konuşmaya programlamışlar kendilerini, ve benim bunları duymazdan gelip hayatıma kendi kararlarımla devam etmem gerekiyor.

Mutsuz bir evlilik yapmaktansa normların dışında yaşamak daha tercih edilesi. Zira o mutsuz yuvaya ayakları geri geri giderek sürüklenen bana bu soruyu soran kişiler olmayacak.

Haksızsam "haksızsın" de, ama işte, bu aşamaya gelecek kadar kendini geliştirmiş bir oyun kahramanı olarak umursayacağımı zannetmiyorum. Eheheheh. Canım benim =) İnsan :) Garipsin vesselam.

6 Mayıs 2012 Pazar

14 Ocak 2012 Cumartesi

kar, ben anlarım ve yazmamak için yapılan anlamsız hareketler

Eee, dur bakalım bir yerden başlayacağız.

"Neden yazmıyorsun?" sorusu birden fazla kişiden gelince olaya bir el atayım dedim, iyi düşünmüşüm aferin.

Ya aslında sorunu ben de bilmiyorum. Olası ihtimaller şunlar:

-sıkıldım (hayattan da sıkılır insan gerçi, yine de yaşar ama)
-twitter (derdimi 140 karakterle de paylaşabildiğimi keşfetmem)
-e yazacak bi şey bulamıyorum?!(çok monoton ne biliim, annem "gel birlikte çay içelim konuşalım" diyo, onunla da konuşacak bi şey bulamıyorum)
-eskisi kadar depresif takılmıyorum ("işte kalem işte ızdırap" diyordu ya hani, artık mutsuz değil, mutlu olmak için neden arıyorum)

Bu kadar galiba. Yazıya başlarken masanın üzerinde 8 adet püskevit 1 fincan kahve vardı, şimdi 0 adet püskevit, yarım fincan kahve kaldı. Yazdığım satır sayısı 8. Her satır için bir adet püskevit harcamışım. Oysa bir paket püskevitle tüm gün çalışabilmek gibi bir özelliğim var. Normalde yakıt/performans oranım bir hayli düşük yani.

Yazıya başlarken aklımdan şey geçti, "2012'yi hiç kayıt olmadan kapatmayayım, bi şeyler yazmış olayım" diye. Sonra da Wall-E'yi düşündüm. Aklıma şu kısmı geldi:

Ship's Computer: Voice confirmation required.
Captain: Uhhh...
Ship's Computer: [after the "uhh" echoes] Accepted.


Ben de şurayı açıp kısaca "Eeeee..." yazsaydım, Blogger da bunu bir 2012 yazısı olarak kabul edecekti neticede. 

Boşuna yedim o kadar püskeviti:/

Kar ve "Ben anlarım" a gelelim şimdi. Arabadayken radyoda Multitap çıktı. Twitter'da çok sevdiğim bi abim sürekli paylaşıyordu ama, açıkçası merak edip de dinlememiştim hiç. Bahsettiği kadar varmış:

Üzerine bir de kar yağdı süper oldu. Gerçi ben "bir sabah uyanacağım ve her yer bembeyaz olmuş olacak" diyordum ama, bu şekli hayal ettiğimden daha güzel oldu. Hayal ettiklerimi beklemek yerine hayatın karşıma çıkardıklarına uyum sağlamayı öğrendim galiba:/ Hem en sevdiğim şeylerden biridir, akşam yolda giderken turuncu ışık altında düşen kar tanelerini izlemek. Kırmızı ışığın yeşile dönüşmesi...

Vay be, bayaa bayaa yazdım işte, hatta biraz kassam bi üstteki paragrafın sonundan yakalayıp şiir bile yazardım:)

Huh!

Sevgiler:)

Bu yazı kahve içip de yazdığını satır arasında beyan ederek kelimeleri beynime üşüştüren Uragan'a ithaf edilmiştir.

10 Eylül 2011 Cumartesi

gelebilecek en güzel spam

Az evvel posta kutuma "yorum" adı altında ulaştı:

"how many time i do not do what i want to do but do what i dont want to do"

Solar Günlüg prensip olarak istenmeyen (spam) yorumları yayımlamaz. Okuyucusunun kıymetli gözlerini bu tür yorumlarla daha da fazla yormaz, ama sayın okuyucu, bence bu istenmeyen değil, bilakis gayet de istenen bir yorum.

Süper bir bakış açısı, ve hatta, hepimizin hayatının ufak bir özeti sanki beyler!

12 Ağustos 2011 Cuma

üşeniyorum :/

Eski kahverengi şablon yine yamuldu geçenlerde. Sanırım resimleri upload ettiğim adreste bir sorun olmuşmuş. Düzeltmeye üşendiğim için bu hazır şablonu bıraktım ben de.

E-posta adresini yazdığım resmin de boyutu büyük kaçmış biraz.

Onu düzeltmeye de üşendim.

Sıradaki link de kitabın tamamını okumaya üşenip google'a "martin eden kitap özeti" yazacak, buraya gelecek ve hayal kırıklığına uğrayacak liseliler için gelsin:


Kitabın resmini bırakmaya üşeniyorum şimdi. Google'da sürüyle var zaten. Ödeve eklemeyi unutmayın!

14 Aralık 2010 Salı

aşk olsun ales

İlk defa bir ÖSYM sınavına iştirak için can atıyorum. Çok eğleneceğiz gibi duruyor. Nihahaha.

(ALES, sözel testi, sonbahar 2009)

4 Mart 2010 Perşembe

bandura

Model alarak da öğrendiğimizi söylemiş bir insan Bandura. 'Sosyal Öğrenme'nin kurucusu yani. Koca ömürlerinde birkaç sayfa bir şey okumayıp çocuğuna "Git odana, kitap oku!!" diyen anne babaların yaptıklarının saçmalığından bahsediyor yani...

Bu kısımları pek bir işinize yarayacak değil de, devamı hoş, (hani şu Pavlov'un Köpeği deneyini yapan ve davranışların sadece koşullanma yoluyla öğrenildiğini iddia eden) davranışçı psikologlara çok sağlam bir ayar vermiş:

"Düşüncelerin davranışlar üzerinde etkili olmadığını iddia ederek, insanların düşüncelerini kendi düşünceleri doğrultusunda değiştirebilmek için tüm zamanlarını konuşmalara, makalelere ve kitaplara adayan radikalleri görmek oldukça eğlenceli."


Zeka dediğin böyle bir şey işte:))) Her zaman daha iyisi vardır. Bilişsel öğrenmecilerin vermiş olduğu ayarları da önümüzdeki derslerde işleyeceğiz gençler.

Hayatımdan bir süreliğine çıkardığım film izleme olayına geri döndüm bu arada. Pixar'la, animasyonlarla, yorumlarımla gelicem!!!!

Bir de "%100 düşünce gücü"nü okuyup durağa gittiği an bineceği otobüsü getirebilen var mı ya? Daha zeki insanlar bilirler... Boşuna "Bir gün bir kitap okuyacağım ve bütün hayatım değişecek;)" diye kafa patlatmayayım yani :(

Tamam ya, gittim işte. Kib. Çok öpt. Bye.

(emeye saygı)

(Şablonun içler acısı halini fark ettim, kısa zamanda ilgileneceğim inşallah, durup dururken niye bozulur ki bunlar anlamıyorum :S )

yine beeen: Uğraştım bayağı da, logodaki "yoghurt"u "solar" yapamamam dışında bi problem yok sanırım. Neyse ya olduğu kadar artık şekerler. İdare ediverin.

ki onu da düzelttim.

16 Şubat 2010 Salı

fairytale

Hatırladınız bu şarkıyı değil mi? Eurovision'da böyle benim boylarımda -Allah sahibine bağışlasın- gayet bebek yüzlü bir delikanlı elinde kemanıyla söylüyordu. Birinci oldu hatta...



Heh, işte. Bu şarkıya Pavlov'un köpeği gibi koşullandım ben. Ne zaman duysam derse giresim geliyor. Çünkü staja gittiğim okulda teneffüs zili olarak kullanıyorlardı...

Bakalım bu dönemki okulda ne çalacak, viva la vida çalsın, aha buraya da yazıyorum; bırak üç saati, ben öyle güzel bi okuldan hiç çıkmam!

Sonra da haliyle evden çıkmam!

3 Şubat 2010 Çarşamba

hı hı, ha ha

Ataması yapılmayan öğretmenleri duydunuz mu?

http://www.ayop.biz/

Bulaşıkları aslında bir sonraki yıkama için bırakmıştım, makine dolduğu için... Sonra radyoda Nil çıktı; 'Seviyorum Sevmiyorum'. "Aslında Nil de tıpkı futbol gibi, toplumların afyonudur Solarcım;)" diye düşünüp kalan bulaşıkları elde yıkamaya karar verdim. Bir süreliğine KPSS için endişelenmemeyi...

Daha yazının başında kendi kendime "kime neyi niye anlatıyorsun" şeklinde sorular sormaya başlayınca yazdığından da bir keyif alamıyorsun, ama yazmam lazım: "Bugünlerde çok tatsız şeyler yaşıyoruz bence ve daha bu başlangıç".

Dersanede ücretli öğretmenlik yapanlarla konuşuyorum. Geleceğimi görüyorum belki. Yazması bile tatsız geliyor şu an. İnan, hiç hoş bir şey değil dört sene sinir stres içinde epeyce saç döktükten sonra bir o kadar daha çabalayıp eline geçenin koca bir "hiç" olması. "Hiçbir sosyal güvencemiz yok." diyorlar, "Sendikaya üye olma hakkımız yok." diyorlar. "Ne öğretmenler ne de öğrenciler bizi ciddiye almıyorlar." diyorlar. Sözleşmeliler var bir de, sezonluk futbolcu gibi ya... Birileri çıkıp "tüm öğretmenleri kademeli olarak sözleşmeli yapmayı düşünüyorlar" diyor. Bir forumdan 30 yaşında bir coğrafya öğretmeninin atanamadığı için intihar etmek istediğini okuyorum. Ajitasyon yapıyor olsa bile, bence bunu yapması bile bir hayli düşündürücü.

Şimdi siz de haklı yere şikayet edeceğine git KPSS'ye çalış diyeceksiniz de, ben de öyle yapıyordum aslında. Çay almak için odadan çıkınca bir milletvekilinin Meclis'teki konuşmasına denk geldim. Belki de benim söyleyeceğim şeyleri söylüyordu. Neyin peşinde olduğunu bilmiyorum, ama işte, öğretmenlerin bugünkü halini anlatırken benim söylemek istediklerimi onların da anlayacağı bir dille söylüyordu: "Kul hakkı yiyorsunuz."

-----------------alla alla?? flashback'i (Gaziantep 2002)------------------------

"Yahu, bir sürü bölüm öğretmenimiz boşta geziyor. Resim öğretmeni matematiğe, müzik öğretmeni beden dersine giriyor. Niye? Öğretmen ihtiyacı var. Ama bakın ki işe, bunlar bir de sınavla öğretmen alıyor. O zaman niye okutuyorsun bu öğrencileri, yazık değil mi? Öğretmen almıyorum de, bu evlatlarım okumasın boşuna. Ama biz iktidar olunca, inşallah boşta öğretmen adayı olmayacak..."
-----------------alla alla?? flashback'i (Gaziantep 2002)------------------------

İnşallah;)

17 Ocak 2010 Pazar

içimdeki v aşkı bambaşkaymış

Dün kuzenim yıllar öncesinden kalma kitaplarımı karıştırırken içlerinden birinin arasından lise hazırlıkta (1999) yazdığım şu paragraf çıktı. Eee insan yedisinde neyse yetmişinde de odur. Okulumuz hakkında yazmışım. Belli ki alıştırmanın sorduğu sorulara verilen cevapların birleştirilmesinden oluşmuş bir paragraf, bütünlük yok.

Aynen yazdığım gibi aktarıyorum. Çok güldüm ya;

"I think it's new. There are laboratuvary, library, classrooms, toilets, meal factory and manager's rooms. Our school is very boring. There isn't any poster in our school but we put up two beautiful poster to our class. I like them very much because I like science very much. I spend my all they in this school and I don't like being here. If I had a F/A 18 Hornet I would bomb here with Aim 120. "

Hiçbir zaman normal olamamışım :( İngilizcem de berbatmış, i go, you go, we go :(

(uçağa saygı)

12 Ocak 2010 Salı

domuz gribi diye bir şey yoktur ama olabilir de

Bazı insanlar olanların farkındaydı. Ben de kendi çapımda insanlara anlatmaya çalıştım ama şimdi gerçekler iyice ayyuka çıktı. Meğer domuz gribi diye bişey yokmuş ama olabilirmiş de. Efenim olay şu, evet bu grip virüsü var ama diğer grip virüsleri ne kadar tehlikeliyse o kadar tehlikeli. Bu ölümler aslında her yıl vardı ama bizim haberimiz yoktu.

Hadi bana inanmıyosun;

"Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Recep Akdur, ''gerçekçi olmayan salgın paniklerinin dünyaya ve insanlığa çok pahalıya mal olduğunu'' ifade ederek, ''Kuş gribi dünyaya 2.2 trilyon dolara mal oldu, domuz gribinin ise 4.4 trilyon dolara mal olacağı hesaplanıyor. Bu paniklerden bazı ülke ve firmalar büyük rantlar elde ederken diğer bir kısmı da büyük zarar görüyor'' dedi."

link link link


Şu yorum süpermiş yalnız:

"Rant mant,adamlar bize igneyi vurdu.."

Eee, yaptırmasaydınız arkadaşlar :)

Eski filmleri boşuna sevmiyorum ben. Buyrun yine gülelim ağlanacak halimize:

28 Aralık 2009 Pazartesi

bir büyükşehir masalı

Şimdi -çoğu zaman gibi- buraya dilek öneri ve şikayetlerimi yazıyor olmamın mantıksızlığını bir kenara bırakmam gerekiyor. Yazmazsam içimdeki sinir ve stresin mideme vurma olasılığı çok yüksek ama sen de sinirleneceksen hiç okuma boşver, benim yazmam lazım.

Bir varmış bir yokmuş, pek de uzak olmayan bir yerlerde pek de büyük olmayan şirin mi şirin bir ülke varmış. İsviçreli bilimadamlarının yaptığı araştırmaya göre o ülkede yaşayan her dört kişiden biri "Bir gün bu ülkeden gidicem" dermiş. Geri kalan üç kişinin dağılımı ise şöyleymiş; "Adamlar yiyor ama çalışıyor" diyen salak vatandaş, oy verirken "Ben bilmem beyim bilir" diyen tüm gün izdivaç programı izleyip el işi yapan hanım teyze, diğeri de bunları bile düşünebilecek zeka yeterliliğine sahip olmayan baba parası yiyici ve boşverci bir zihniyetin el yapımı ürünü olurmuş.

Solar da yine bir gün "Defolup gitsem artık bu ülkeden" demiş çünkü günlerce 30-35 dakika belediye otobüsü beklemiş. Belediye yeni aldığı son model "çevre dostu:)"araçlarıyla milletin gözünü boyayıp oy toplayadursun, insanlar ak ak ak ak diyiverip kıpkırmızı "evet;)" dedikleri canı belediyelerinin şoförlerine "kardeşim yarım saat oldu yeter artık" şeklinde serzenişte bulunur olmuşlar. Belediye çiçek ekmiş. Solar otobüs beklemiş. Belediye lale şenliği düzenlemiş. Belediye çocuklara laptop dağıtmış ama insanlar saatlerce otobüs beklemiş. Belediye her yeri kazıp köprüler yapmış. İnsanlar otobüs beklemiş. Belediye çalışmış, olmuş. İnsanlar beklemiş, olmamış...

İnsanlar...
Beklemiş...
Beklemiş...
Beklemiş...

Beklemekten sıkılan Solar şikayet telefonu açmış. Önceden çalışan özel halk otobüslerinin tekrar çalıştırılmasını istediğini söylemiş. "Çok zaman kaybediyorum" diye şikayetini bildirmek üzere konuştuğu kişiden "Neden özel halk otobüsüne binesiniz ki, belediye otobüsü yüzde elli indirimli, e yarım saat de bekleyiverin nolcek;)" şeklinde cevap alınca bu ülkeden bir cacık olmayacağını bir kez daha anlamış.

Vazgeçmiş.

İyi uykular!!! Güzel ülkemin güzel insanları...

Tüm bunlar da bize kapak olsun.

17 Aralık 2009 Perşembe

seçmeli VI: ileri topuklu ayakkabı ile yürüyüş teknikleri

Eğitim fakültelerindeki abuk subuk seçmeli derslerin yerine bunu bırakmaları lazım bence. Yürürken önce parmak uçlarıma değil de topuğa basmam gerektiğini anlayana kadar haşat oldu ayaklarım. Ha, giyme diyeceksin de, staja gidince mecbur kalıyorsun işte. Öğrenciler topuk sesine şartlanmışlar, koridorda duyunca bile "Hoca geliyoo" diyerek sessizleşebiliyorlar. Okula spor giyinip geldiğinde kimse sallamıyor. Sadece bu değil tabii, otobüse bindiğinde topuklularla "hanfendi", converselerle "abla" oluyorsun. Para üstünü alırken kendini düşes zannediyorsun, ayaktaysan da "Heralde teyze bu" mesajını algılayıp yer veriyorlar en basitinden:p

Bir de, hani usta şoför yokuşlarda belli olur ya, bence usta topuklu ayakkabı kullanıcısı da yokuş aşağı yolda belli olur. Topukları kaydırmadan inebilme seviyesine yükselene kadar az Baba Zula kavırlamadım:

"bulutların üstünden bıraktım ben kendimi
sonunu düşünmeden topuklar kaydırınca beni"

diye...

Şimdi patiklerimi ayağıma geçirip şööyle bi uzatıverince yine düşündüm de erkekler haklı, tüm getirilerine rağmen tüm gün bu gökdelenlerin tepesinde dolanmak akıl karı değil be...

Dünya varmış, Garfield olmak varmış!

1 Aralık 2009 Salı

aslında

Bazen özlemin olmadığı bir dünya daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Bu çok sık olmuyor, genelde sevdiklerim uzaklara gidince, normal olarak. Bu aralar çok mantıklıyım kusura bakma günlüg, ama ben abimi özlüyorum. Mantıklı bir şekilde, kendime zarar vermeyerek özlüyorum. Öylesi de olur mu deme, sessizce özleyince, mutluymuş gibi yapınca çok süper oluyor.

Askerlik denen şeyi ben sevemedim. Bana içinde özlemin olmadığı şeylerle gelin.

Eee, şey, yani en azından, bundan sonra (mutlu bir gülümseme buradaydı).

15 Kasım 2009 Pazar

evrak

"Evrak" zaten çoğul bir kelimeymiş. Yani biz "Evraklarınızı alabilir miyim?" diye sorduğumuzda "Kağıtlarlarınızı alabilir miyim?" demiş bulunuyormuşuz istemeden.

evrak:
1 . Kâğıt yaprakları, kitap sayfaları.
2 . Resmî kurumlarda işlem gören belgeler:
"Mektupçu evrak okur, cevap yazar, muhabere işlerini idare ederdi."- S. Ayverdi.
3 . Yazılmış kitaplar, mektuplar veya yazılar.
tdk

Evet, "ÖSS sınavı" demek gibi bu da ölümcül olmayan bir hata ama yine de düzeltmek istedim. Neticede "KPSS"yi bizim gibi değil de olması gerektiği gibi "kepesese" olarak telaffuz eden yedi yaşında mükemmel Türkçe konuşan bir kuzene sahibim.

Bir zamanlar ben de "pek de" yerine "pekte" yazardım işte, nereden nereye...

Bişi değil dünya.

"Bişi" mi? Çıt çıt çıt...

15 Ekim 2009 Perşembe

hımm...

monochrome floors,
monochrome walls,
only absence near me,
nothing but silence around me.
monochrome flat,
monochrome life,
only absence near me,
nothing but silence around me.

Hı hı...

12 Eylül 2009 Cumartesi

acil önlem planı

Sevgili Frigyalı hemşehrilerim;

Sele karşı bi acil önlem planı hazırladım, üstelik de paint'te. Buna göre hepimiz evlerimizin çevresine çukur kazarsak bişeycik olmayacak:) Bunlar da taşarsa ne olur bilmiyorum ama... Allah korusun, üst katlara, olmazsa çatıya çıkın ya bence:(

Yakında da evde kendi imkanlarımızla bot yapımını anlatıcam zaten. Öptüm şekerler...


(Bana ne, şakayı onlar başlattı.)

20 Ağustos 2009 Perşembe

ben bazen

İstiyorum ki love etc.'yı ekmek arası yapıp yiyebileyim. Bünyeme tavuktan çok daha iyi geleceğine her boyutta bahse girerim.

Bir de, ya, yerinizde olsam fotoğraftakileri boşverir asıl bu Eti puf'a çok dikkat ederdim. Kendisi ultra sanatçı ruhlu bir insan ve çok değişik. Değişik insanları her zaman sevmişimdir:)

Düşündüm de, aslında eti pufun marşmelovu yerine love etc. bırakmak da fena fikir olmayabilir. Tabii ki Eti Puf'a da söz hakkı vermemiz lazım. Bakalım şarkıyı o da sevmiş mi...

Sevgiler.