evet kafam karışık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
evet kafam karışık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Kasım 2010 Perşembe

uyandırır seni gecenin ortasında

Bazen diyorum ki bi şey olsa, Hotel California'nın notalarını birleştiren huzur, benim de damarlarıma sirayet etse. Bir şeylerin aklımda asılı kalmasından, belirsizlikten nefret ediyorum; belirsizlikten kurtulamıyorum. Çünkü bu defa aklımda asılı kalan şeyler kontrolümde değil, yok edemiyorum. Ne olacağını bilmiyorum, insanlar soruyorlar? 'İnan ne olacağını ben de bilmiyorum' diyorum. Karşılıklı 'hayırlısı'lar 'önce sağlık olsun da'lar diyoruz sonra. Aklımın bir ucunda memleketin bir ucu, diğer ucunda yanıbaşım. Bundan on sene sonra nerede nasıl olacağımı bilsem söylemez miydim sanki?

Her nerdeysem, umarım huzurludur. Öyle çok fazla da değil, biraz Hotel California notalarındaki huzurdan.

Yanımda dursa huzur, beni gecenin bir vakti uykumdan uyandırmasa yeter.



31 Ağustos 2009 Pazartesi

my december

Sonunda Uraganım'la güzel bir Ankara akşam üzeri buluştuk. Daha konuşacağımız çok şey vardı belki, belki günün geri kalan kısmında birlikte susarak anlaşırdık bilmiyorum ama kendimi çok şanslı hissediyorum; bu koskocaman sanal alemde bile karşıma hep güzel insanlar çıktı:) İlk karşılaşma anından tut, birbirimize verdiğimiz hediyelere kadar ufak çaplı sevindirici mucizeler yaşadık:) Araya ikimizin de endişe ile sıkıştırdığı "Ben normalde bu kadar konuşmam aslında" cümleleri bile halimizi anlatmaya yeterli sanıyorum. Nazar değmesin:)

Eryaman'a geri döndüğümüzde bizimkilere söylediğim ilk cümle şu oldu:

-Ben Uragan'ı özledim ya...

Abiciğim de acemilik dönemini yemin töreni ile bitirdi. O askere gittiğinden beri günler hiç geçmiyor sanki. Bir ara ağzımdan "okul açılsa zaman çabuk geçer belki" diye bir laf bile çıktı. O derece özlüyorum, işte:(

Başlık mı? Şu şarkı. Uraganım'ın da dediği gibi, bir "iz", beş sene öncesine ait... Linkin Park da birçok şey gibi o zamanlarda kaldığı için eve gelirgelmez ilk işim bu şarkıyı arayıp dinlemek oldu.

Ankara'da yürüdükçe anılarım tazelendi sanırım, bir tuhaf oldum, amfiye bağlı olmayan elektrogitarla soğuk bir Ankara Aralık'ında dinleyebileceğim en güzel şarkıydı sanırım o "my december". Öyle, daha önce hiç görmediğim bir yeşil tonuna büyülenerek bakıp da... Ama bence, yine de, sevgi aşktan çok daha kuvvetli, yaşaması çok daha zor bir duygu. İkisini de ardında bırakıp gidebilmiş bir insan olarak naçizane görüşüm. Sevdiğinden ayrılırken beynini ve kalbini ayrı ayrı ikna etmen gerekiyor çünkü, diğerindeyse sadece birini. Severken daha mantıklı davranmak, daha sağlam adımlar atmak zorunda kalıyorsun, epeyce sorumlulukların oluyor. Aşk biraz dengesizlik, deli işi. Kendine hesap vermen gerekmiyor çok.

Bütün bu anıların tazeliğini sadece bir şehirde bu denli canlı tutabilmesine, insanı aradan geçen onca zamana rağmen etkileyebilmesine çok şaşıyorum doğrusu, ama benim bir suçumun olmaması "keşke..." dememe engel oluyor çok şükür ki. Böyle şeyler yazmayacaktım ya:) (Belki) işinize yarayacak bişey de söyleyeyim bari bu kadarını okutmuşken; burçlara inanmıyorum ama biri "ikizler" dedi mi ortamdan uzaklaşın bence, hele de bir akrepseniz:p

Heyecanlı, mutlu, hüzünlü, gülmekli, ağlamaklı, karışık, tuhaf hisler içinde geçti bu Ankara ziyaretimiz. Sanırım ben bu üç günü hep Uraganım, canım abimin asker hali ve yeşil gözlü Aralık'ım ile hatırlayacağım;

"this is all so clear"

31 Ekim 2008 Cuma

öyle bir şey ki bu, kolay anlatamam..

Sınavlar başlıyor yine, depresyonu da beraberinde geldi tabii..

Geçen seneden kalan bir dersimle birlikte sekiz tane dersten geçmem gerekiyor bu dönem ve ben şu ana kadar sadece kaldığım dersin bir kısmına çalışabildim. Geçen hafta yaptıklarımı yazsam ders çalışmamak için yapılabilecek yüzlerce anlamsız davranış çıkar içinden. Bak yine çalışmıyorum, pis ben.

Üstelik dün akşam da sinemaya gittik, pizza yedik, neyi kutluyorsak.. Film süperdi yalnız, gidin, izleyin, izlettirin;)

Yaa ama, yani, insanın beyni bu kadar karışıkken herhangi bir şeye odaklanması çok zor oluyor.. Nasıl desem, çay içmeye otururken aynı anda dört beş kişi oturuyoruz, şöyle saçmasapan kavgalar çıkıyor içimde:

a: Hahaa, lan bu çayı içsen n'olur ki, neyi değiştirecek ki bunu içmen.. (bu aynı zamanda yaşamak manasızdır da der, nihilist olmakla övünür bi de, salak.)
b: Çay yerine kahve içseydin... (bu sürekli tedirgin ve kararsızdır hata yapmaktan deli gibi korkar)

c: Bırak bu saçmalıkları içtiğin çayın lezzetinin farkına var.(bu hedonist takılır, biraz da zen felsefesinden nasibini almıştır.)
d: Lanet olsun bu dünyaya tüm insanlardan ve tüm çaylardan ve kendimden nefret ediyorum. ( depresif-paranoyak-manyak olanı bu)

e: Sırıt lan sırıt, bozuntuya verme evde konuşuruz senle.. (bu yaşadığı her şeyin bir oyundan ibaret olduğunu düşünür, gerçek yaşam evde ben kendimle başbaşa kaldığımda başlar)


Hal böyle iken, neyi nasıl anlatacağım bilmiyorum, üstelik küstah bir tavırla 'beni anlamıyorsunuz' diye çevremdekilere kızıyorum.. Bişey anlattığım yok ki onlara, konuşsam da boş konuşuyorum.

Şu okulu bi bitirsem ruh sağlığım açısından çok iyi olacak be günlüg.. Benden öğretmen de olmazmış ya, neyse, dinle hayat; kalksam duraktan dolmuş gibi, arka koltukta unutulmuş gibi, terliklerimle gelsem sana, sonunda aşkı bulmuş gibi...

Terliklerimle, evet, bu kadar yalın ve samimiyetle, her ne kadar hak etmesen de..

26 Ekim 2008 Pazar

yirmi üç

Güzel sayı be, tek üstelik, 13 gibi. Çayımı da yaptım, kendime: "Bir seneyi daha devireceksin yakında, bravo!" demek üzere yazmaya başladım yine sıkıcı bir pazar gününde..

Nedense ilk Gönülçelen'i açtım, Teoman'a çok uzaklaşmıştım halbuki, en son ne zaman dinlediğimi hatırlamıyorum bile.. O zamanlar, yani çok Teoman dinlediğim lise yıllarımda şimdilerde gülüp geçtiğim her şeye üzülürdüm; şimdi üzülmeye değer şeylere üzülüyorum; ileride gülüp geçeceğim.

Aslında epey bir gelişme kaydetmişim bence 22 yılda.. Halen, tek noktada bitiremediğim cümlelerim var ama, eksiltili.. Niye yarıda kesiyorum ki, yahu, üzüldüğüm şeyleri anlatınca 'insanlar neler yaşıyor sen bunlara mı üzülüyorsun' dediler hep, üzerime çok geldiler, ben de içime kapattım onları; süper bir gülümseme bıraktım yüzüme. 'Acayip mutlu bu!' dediler bu defa, haydaaa, garip olan ben oldum kendimce.. Kendince.. Üzülürüm yine, resmini görünce, maziye bakarak...

Neyse.

Sonra insanları (ki dört kişi hariç) umursamamak gerektiğini anladım; 'sen ne kadar çırpınsan da o kendi anlamak istediği gibi anlayacak': nasıl anlarsa öyle anlasın öyleyse bana ne.. Bu umursamazlığı sevmeye başladım, her ne kadar 'yalnızlık' demek olsa da kafa rahatlığı açısından süper bişey.

Hem, bu yılları özetlerken aklımda dahası da var;

-Şiir yazamadığım için, düz yazılarımı da köşe bucak sakladığım için kendime çok kızdım, bu duyguları bir şekilde ifade edebilmem gerekiyordu insaniyet namına; 'hayat'a iki kelimede aşık olan tek canlı ben iken, bak; 'ilk görüş' bile değil..

-Ülkemin geleceği açısından içimde taşıdığım endişeleri sadece içimde taşımamaya başladım, daha önceleri boş teneke misali sadece öterken, içimdeki enerjiyi yönlendirmek konusunda daha kontrollüyüm artık, aferin bana; dünyayı kurtarıcam, 'Solarcık Aslan Parçası' diye filmimi çekecek Erler Film..

-İnsanlara 'Faust'u okumuş mudur acaba..' diye bakmaktan alıkoydum kendimi; herkesten öğrenilecek bir şey elbette var da, yaa ama ne bileyim, zamanında üç-beş bişey okumuş, gezmiş, görmüş, dinlemiş, izlemiş insanların sohbetleri bir başka oluyor be abi.. Yani Penguen okuyan birine 'böyleyken böyle ehik=)' deyince 'öööyleee' bakmıyor demek isterdim de, reelde Penguen okuyan birini de tanımadım ki hiç, oooof offf... Gidip köşedeki büfede elimde Penguen nöbet tutucam bir gün artık n'apayım..

Evet, bir de geleneksel dileklerim olacak önümüzdeki maçlar için; hayatım daha fazla karışmasın, hiç olmazsa mevcut durum sürekliliğini korusun, bir kış olup geçmesin bir yaz; bi daha kimseyi bu kadar çok sevmeyeyim n'olur..

Bu ne biçim iş bee; kaptan, güç kalkanları devrede!

not: Sonunu böyle yazayım da komik olsun dedim, olmuş mu, ehik=)

not reloaded: Yahu insan sırf bu kardeşinin gönlü olsun diye güler bee:( ooof offf, ana baashaq el bahr..

12 Ekim 2008 Pazar

köprüden önce son çıkış

Hakkında 'Bir daha buraya gelmeyeceğim' dediğim ikinci şehir İstanbul. En büyük nedeni kalabalık korkum; buna trafik işkencesini de ekleyince bu kocaman şehir iyice çekilmez oluyor..

Benim adım attığım andan itibaren İstanbul'dan kaçmak istemek için nedenlerim şöyle:

>>'Açık adres' denilen nanenin bu memlekette adres bulmaya fazla bi katkısı yok:

-Olsun gezmiş oluyoruz ya, hımmm, Bilgi Üniversitesi de burada demek:)
-Bilgi Üniversitesi?
-E yine Bilgi Üniversitesi..

>>'Köprüden önce son çıkış' tabelalarını her gördüğünde gereksiz bir gerginlik yaşıyor insan..

>>34 FD ile başlayan bir plaka gördüğünde içindekinin Feridun Düzağaç olup olmadığını anlamak için çoğu zaman 120 km'nin üzerinde sürat gerekiyor, alın size içinizdeki trafik canavarını durdurmamak için bir neden..

>>Haberleri izlerken 'canlı bomba kıskıvrak yakalandı' haberi az evvel geçtiğin caddeyi gösterince her zamankinden daha garip hissediyorsun..

>>Beklemen gerekir, beklemen gerekir, yine beklemen gerekir..

Ama ne bileyim, bir şekilde uğurlarken gönlünü de almasını biliyor İstanbul; opet'in tuvaletinin camına bakıp 'ya asıl siz harikasınız bea!' diyip gülümseyince unutuveriyorsun her şeyi ve karmanın ne demek olduğunu bilmenin aslında gereksiz olduğunu fark ediyorsun. Bunu kendine anlatmaya çalışırken buralar gitse her yere, elde kalsa 'the reason' diyor; başını Hoobastank'ın huzurlu melodilerine yaslayıp her şeyi unutabiliyorsun ve ancak o zaman 'köprüden önce son çıkış' çok şey ifade ediyor..

Yine de, bence fena halde 'düşlerime kal'malısın İstanbul; orada her şey Türk filmlerindeki gibi mavi ve ışıltılı sarı:)