hayatın güzel yanları da oluyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayatın güzel yanları da oluyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ekim 2010 Cuma

emanetin bekçisiyim

Çocuklarıma en çok senden bahsedeceğim.

Umudum var! Başaramayacaklar. Sefalet içinde, salt bir inançla emperyalizme karşı kazanılan ilk ve tek savaşın haklı gururunu ve getirdiği değerleri o birtakım dış mihraklar ve içerideki güve yandaşları yiyerek bitiremeyecekler.

Çünkü ben çocuklarıma en çok seni anlatacağım, çünkü biliyorum ki seni anladıklarında ülkeleri için neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilecekler, kendi ülkelerinin kaderlerini yine kendi karakterleri, zekaları ve inançlarıyla tayin edecekler.

Umudum var, çünkü 87 yıldır başaramadılar. Bizi senden de, cumhuriyetten de soğutamadılar.

Başaramayacaklar, çünkü çocuklarıma en çok seni anlatacağım ben. Çocuklarım en çok bu bayramı sevecekler. Yıllar sonra göstermiş olduğun hedeflere ulaşıp coşkuyla diyecekler ki; "Bayramın bugün daha da kutlu ve mutlu olsun Büyük Türk Milleti."

(Beni neden bir an önce çocuklarıma kavuşturmak istemediğinizi artık daha iyi anlıyorum.)

20 Mayıs 2009 Çarşamba

çikolata üzerine kısa bir yazı

Yoğun çalışmalarımın ardından (?) Almanları şişmanlatan iki nedeni buldum. Kendileri solda. Bu çikolataları üreten fabrikaları kapatın, sonra bakın obezite mobezite kalıyor mu...

Sağdaki pembe olan bugüne kadar yediğim en güzel çikolatadır. İçinde çilekli yoğurt var. Hayır, zaten çilekli yoğurt dehşet bir lezzet, akıllılık edip bir de çikolatayla birleştirmişler... Bir de coco star çikolatayı hindistan ceviziyle birleştirip devrim yaptı sanıyor. Hem hindistan cevizi sevmem ben, çikolatayla bile olsa. Yer fıstığı da sevmem zaten, bu yüzden snickers da kötü bi tat bence. Kinder'inkiler iyi bak, üstelik içinden oyuncak falan çıkıyor. Kahvenin yanına da Nestle'nin bitterini tek geçerim.

Ama şunlar bir başka ya... Bitene kadar buzdolabından uzakta durmakta fayda var:)

Evet, canım hiç ders çalışmak istemiyor canım günlüg, iyi ki sen halen buralardaymışsın:))

*Başlığı ismini halen yazamadığım yönetmen Krzysztof Kieslowski'nin "Öldürme üzerine kısa bir film"inden uyarladım, emeğe falan saygı.

15 Mart 2009 Pazar

yola devam

Haleciğim ile kahvaltı yaptık bugün deniz kenarında. Yanında huzur bulduğum insanlardan biri kendisi, ilk gördüğüm gün anlamıştım zaten böyle olacağını. Onun da aynı şeyi hissettiğini biliyorum, bu yüzden rahatım yanında.. Bu zamanda nadir bulunan bir şey; onu çok iyi anlıyorum o da beni çok iyi anlıyor.

Biliyorum ikimiz için de her şey çok güzel olacak. Geleceği şimdiden kestirmek çok zor ama güzel şeyler olacağına dair inancım tam benim.

Fotoğraf çekilemedik onunla ama karşı tarafın bugün kadar net görünmediği bir günde yine aynı yerden çektiğim şu fotoğrafı bırakayım (gerçi onunla çekildiğimiz fotoğrafı buraya bırakırmışım gibi oldu ama öyle değil tabii:)).

Güzel arkadaşıma iyi yolculuklar diliyorum, melekler onu korusun, sağlıkla gidip sağlıkla dönsün inşallah.

Dönüşte de Körfez Yarış Pisti bizi bekler:)

Yola devam...

8 Mart 2009 Pazar

dallardan bahar inmiş duydun mu

Bu dönem bi acayip geçiyor, Ezgi'nin Günlüğü; onlar buradaydı, ben de oradaydım, anlatmaya gerenk yok, tabii ki müthişti:) Bülent Ortaçgil de çok tatlı bir adammış, şarkılarını çok iyi bilmem ama keyifle dinledim.

Arayı çok açmışım yaa, ama kal geldi, yazamıyorum. Sığ bir insan olma yolunda emin adımlarla ilerliyorum galiba ama hayat böyle daha çekilebilir. Kendine gelsin diye "Kimse beni anlamıyor" diyen Emo elmo'yu yakalarından tutup sarsabilirim bile, o kadar.

Öğretmen olmanın en güzel yanlarını keşfediyorum bugünlerde; resmi anlamda ilk öğrencilerimle ders çıkışı leylek sürüsü gibi ilerliyoruz durağa. "İyyi akşamlar hocam, iiyyi akşamlar canımmm" lar diyoruz birbirimize, kimi yolunu uzatıyor beraber yürümek için.. Beni seviyorlar galiba, öyle bir mecburiyetleri olmadığı halde..

Böyle işte, dersler mersler falan filan. Uyuycam hemen rüyamda konserin devamını da göreyim diye, Martı'yı söylemediler:) Benim cep telefonu kaydımı buraya nasıl bırakacağımı bilmediğim için konserin aklımda en çok kalan kısmını, "mor mor mor!"u bırakıyorum, (sesini açın biraz, sonra da kısmayı unutmayın:) :



Yaz(a)masam da (yazdıklarımı tekrar okuyunca yazamadığımı fark ettim:p ) özlemişim burayı aslında. Hişt hişt, mor, mor, mor!! Baharlar.. Kem küm :)

not: Beni merak edip de 'piştt kız nerelerdesin??' diye soran Uraganıma, uzun zamandır yazmamama rağmen yorumunu esirgemeyerek sorumluluğumu hatırlatan:) Sinanonur'a acayip teşekkür eder; galaksinin en bi tatlı mizahçısı Berşan'a da nice sağlıklı, mutlu yıllar dilerim. Herneysecim, kar yağmadı ama bidahakine artıkın.. Hepiniz kendinize çoook iyi bakın!!

1 Ocak 2009 Perşembe

yeni yıl yazısı

Günaydın:)

Güzel bir yeni yıl sabahına uyandım; dışarısı halen bembeyaz.. E içerisi de öyle:)

2009'a ait ilk hediyem, canım penguenim Hurley'imle grafikler ve integraller arasında, Nikos Vertis dinleyerek mutlu ve huzurlu girdik yeni yıla, nasıl başlarsa öyle devam edermiş ya, bütün yıl böyle geçer umarım, ay yok, grafikler ve integraller olmasın:) Hayatımı biraz daha basitleştirmek istiyorum, ben de basit şeylerle mutlu olmak, basit şeylere üzülmek, basit şeylerle eğlenmek, basit şeyler izleyip basit şeyler okumak; basit yaşamak istiyorum, en azından 'artık':)

"Poz ver" dedim ona, eliyle(?) atkısını tuttu; "kapitalizmin esiri olmuşsun" diyip bi makas aldım yanağından "hey dude!"u da ekleyip; ironiye gel:p

Oysa...

"Basit yaşayacaksın.

Mesela susayınca su içecek kadar basit.
Dört çıkacak, ikiyi ikiyle çarptığında.

Tek düğmesi olacak elindeki cihazın;

tek bir düğme, tek bir cümle gibi;
sevince lafı dolandırmadan söylediğin
“seni seviyorum” gibi.


Basit bir öpücük yetecek sana;

basit sıcak bir öpücük

ve o öpücükle dolacak tüm günlerin, tüm düşlerin.
O öpücük için yapacaksın hayatının kavgasını,
o öpücük için yiyeceksin hayatının dayağını.

Kabak çekirdeği verecek sana

rakamların veremediği mutluluğu.
:)

El yazısıyla yazılmış eğri büğrü bir mektup olacak
en değerli kağıdın;

hep yanında taşıdığın,

atmaya kıyamadığın.

İki harekette giyiniverecek,

iki harekette soyunuvereceksin.

Kısacık olacak uyanman

ve yola çıkman arasında geçen süre;
kısacık olacak

sıcacık kollara dolanman

ve yolculuklara çıkman arasında geçen süre.

Kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını;

bakışların bile anlatabilecek kendini.


Beklentilerin de basit olacak.

Kaf Dağı’nın önünde bekleyecek mutluluklar.

Bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dostluk romanını;

ya da bir damla gözyaşı yaşatacak sana
en ucuz aşk romanını.


Pankreasının sağlığına dua edeceksin kapatırken gözlerini.

Zafer işareti yapacaksın tuvaletten çıkarken.


Bir kaşarlı tost olacak aradığın

nasıl oturacağını bilemediğin sofrada;
parmakların olacak en kıymetli çatalın.

Yine, aynı parmaklar çözecek en karmaşık denklemleri.

İskender’in kılıcı duracak avukat rehberinin yanında.


Bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana
kontrplak bir gitarda, doğru basılmış bir

“fa diyez”in mutluluğunu.

Makyajın ilk “a” sına kadar bilmen yetecek.
Temizlik kokacak en pahalı parfümün


“Bilmiyorum” diyebileceksin bilmediğinde

ve çok normal olacak onu da bilmeyişin.
Tek dereden su getirmen yetecek,
bir “istemiyorum” diyebilmeye.

Ne durduğu farketmeyecek abanın altında.


Saatin, sadece saati gösterecek;
Telefonunu sadece telefon etmek için kullanacaksın.
Küçük bir not defteri olacak bilgini en hızlı sayan.

Basit yaşayacaksın, basit.
Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi

basit..."

Bu güzel şiir Diş Hekimi Yalçın Ergir'inmiş, ama Can Yücel ya da Nazım Hikmet adıyla dolaşıyor, gelen forward maillere dikkat derim..

Hadi hadi, siz de silgilerinizi alın, 2008'e ait kötü olan ne varsa silin gitsin; bir şey kaybetmezsiniz ya, önümüzde yepyeni, güzel şeyler yazmamız gereken bir 365 gün var belli mi olur:)

Hepinize sağlıklı, barış ve huzur dolu bir 2009 dilerim, sevgiler.

25 Aralık 2008 Perşembe

ice dance



Sabah, istatistik dersinin başlamasına var daha; arkadaşların çay içme fikrini 'gerek yok' gibi abuk bir cümleyle reddettikten sonra sınıfa gidip dışarıyı izliyor, içimden hayali kahramanıma, Edward'a teşekkür ediyorum kar yağdırdığı için.. Kulaklarımda tabii ki 'ice dance', şarkı bitene kadar dans eden 'Kim' oluyorum, kim olduğuma bakmadan..

Beyaz.. Nasıl güzel bir renktir? Doğaya bu kadar mı yakışır? Kış mevsimini insan bu kadar mı sevebilir? Aslında çok üşürüm ben, öyle böyle değil, kimse üşümezken sarınacak bişeyler ararım etrafta, biriyle tokalaşırken ellerimin soğukluğundan utanırım hatta, ama yine de kutuplara taşınmalıyım bence..

Umuttepe'den bugünün kar manzaraları bunlar. Siz muhtemelen göremeyeceksiniz ama, gençlik trafik levhasına gülücük yapmıştı karla (yukarıdaki fotoğrafta), gülümseyerek yürüdüm uzun bir süre sayelerinde, ne bileyim işte, o sıcak sevgi dolu kalplerin yansıması bu galiba, bunu sen de yapıyorsun bence, ben de iz bırakıyorumdur bir yerlerde.. Söylediğin bir kelime ya da bir mimik veya sürekli giydiğin bir şey, kokun, sevdiğin bir yiyecek, iz bırakıyorsun illa ki başka hayatlarda umursamaz gözüksen de, gözükseler de, iz bırakıyoruz evrenin herhangi bir köşesinde, herhangi bir anda hatırlanıyoruz illa ki.

Yine de, en çok ben hatırlıyormuşum gibi, en çok ben düşünüyormuşum gibi, biri daha var ki, O kar yağdırdıkça dünya kurtulacak ve en güzel masal onunki olacak, biliyorum işte ya, hissediyorum..

Cennet kar yağan bir yerdi ya, ben cennetteyim, düşündükçe.

(Sıradaki yazı 'Edward kim ya?' diyenler için gelirdi aslında, ama bence buraya tıklarsan ayrıntılı bilgi edinebilirsin.)

8 Kasım 2008 Cumartesi

mahmut de

Ortalama değer teoreminin solar versiyonu der ki; bir gün ölecek korkusuyla evine hayvan alamayanların (bkz. solar) epsilon komşuluğunda (f marmara kümesinde tanımlı) en az bir adet onu düşünüp, ona balık alacak cesur biri (c) olmalı.

(İspat alıştırma olarak okuyucuya bırakılmıştır.)

Teoremi ispatlayamadıysanız boşverin, ben sizi tanıştırayım canım okuyucum; bu balik Mahmut de Souza. Yüzünün asık olduğuna bakmayın, tüm Solar Günlüg okurlarına selam ve sevgilerini iletiyor aslında:)

..............spoiler...................

-Ne diyeceksin balığa, ismi ne olsun?

+(Şakkirrrr) Ne diyem, Mahmut mu diyem..

...


-Alex de Souza bırak..
+Tamam, o zaman Mahmut de Souza olsun..

..............spoiler...................


"Çok tatlıaaağğğğ" di mi:) Yüzerken renk değiştiriyor; renksiz, sıkıcı çalışma masama gökkuşağı manzarası bırakıyor..

Elinde ölümsüzlük iksiri olan varsa artık, bi zahmet..

Bir de, şu fularlı saatler bir benim bileğimde mi bileğim incinmiş de sarılmış gibi, bandaj gibi duruyor acaba..

23 Ekim 2008 Perşembe

kelebekli günlüg

Çoğumuz gerçek hayatta birbirimizi görmedik değil mi yaa? :) Ben buraya yazarken bunu unutuyorum; belki de bu yüzden aramızdaki iletişim bu kadar samimi ve güzel..

Mesela bugün canım o kadar sıkkındı ki, otobüsteyken eve geldiğimde bloga içimden ne geliyorsa yazıp biraz olsun rahatlamayı düşünüyordum, öncesinde bakayım dedim Uragan'ım ne yazmış diye ama sadece yazmakla kalmamış, üstelik bana kelebekler göndermiş..

Nev'in şarkısını açtım, 'Kelebek'i dinliyorum şimdi, kafamı azıcık toparlayıp sonraya sakladım içimdeki sıkıntıları, teşekkür ederim canım Uragan'ım..

Ben de yazılarını okuyup kendimden bir şeyler bulduğum, gerçek hayatta da tanıdığım/tanıyamadığım diğer arkadaşlarıma gönderiyorum kelebekleri (alfabetik liste:p ):

*Bloga değil de (ben de yazarıyım ki heheh:)), matematik aşığı örtmenim Aylak Abaküs'e,
*Yarın alacağım simitlerin yanına çay ve sohbetini de katacak sevgili Hale'ye,
*Yıllardır yazdıklarını bıkmadan okuduğum, kendimden çok şey bulduğum Hepatitze'ye,
*Yorumlarıyla yüzümü her defasında gülümsetmeyi başaran, gökkuşağı renkli kıyafetleriyle Herneyse'ye,
*'Converse'li kız' olarak aklımda çıtı pıtı bir hayalini çizdiğim şeker blogger inflack'a,
*Geleceğin doktorları, dostluklarının ömür boyu sürmesini dilediğim Mq ve Ruby'e,
*ÖSS'ye hazırlandığım yıldan bana kar kalan tek güzellik, aşmış sinema kültürüyle beni benden alan adıyla müsemma Serotonin'ime,
*Şiirlerini okumaktan zevk aldığım, 'huhh, O da vardı Haggard dinleyen..' diyerek yalnız olmadığımı düşünmemi sağlayan 't cetvelsiz mühendis':) Sinanonur'a,

ve takipte olduğum tüm diğer blog yazarı arkadaşlarıma az evvel rengarenk kelebekleri gönderdim efendim, kanat çırpışlarını izleyin;)

2 Ekim 2008 Perşembe

şeker tadında bir bayram

Geçmiş bayramınız kutlu ve mutlu olmuştur umarım diyerek kendi bayramımı birtakım diyaloglarla anlatmak istiyorum canım okuyucu:

5 yaşındaki kuzen: a solar: b

b: çinliler böyle selam veriyo bak..
a: kim?
b: çinli.
a: soyadı ne?
b: ahahahah..
a:.. (muhtemelen: niye güldü acaba)
b: yok bak, biz türküz ya onlar da çinli..
a: hııı..
b: gözleri de böyle oluyo onların..
a: (yapar)nasıl görüyolar ki böyle?
b: ahahah, çok tatlısın sen yeeaa, annesi bak kendini çinli yapıyo..


bayramlaşmaya gelen çocuk: a solar: b

a: iyi bayramlar abla..
b: sağolun canım size de, (burada şeker uzatırım) alın bakalım..
a: abla bu (arkasındaki çocuğu gösterip) demin de geldi buraya başka bi abladan şeker aldı zaten..
b: olsun bidaha alsın bişey olmaz, sen de hemen satıyosun arkadaşını he..
a: ?!(arkasındaki mevzubahis çocuk pis pis sırıtır)

En çok yapığım şey kahveli şekerin yanında kahve içmek oldu bu bayramda. Bi süre kahve yasak diyecem ama bu konuda kendime hiç güvenmiyorum:p

TRT1'de bir ney sesi (en çok 'ney the sufi instrumantal' versiyonuna benziyordu) dinledim, uzun zamandır başka bişey dinleyemez oldum..

Ayrıca üçüncü sınıfa geçtiğimi okulu bitirmem için epeyce fırın ekmek yemem gerektiğini kırk yaş üstü her x kişisine x+n defa tekrarladım kaptan kaptanım.. 'Sen kendini kurtardın artık' dediklerinde KPSS'den bahsettim, şayet ikna oldularsa önümüzdeki on sene rahat edeceğim inşallah (umarım o zamana kadar bir yerlere atanmış olurum ehik). Ben kaşınıyorum aslında, bi akrabaya laflarken bişey bulamayıp 'Hıı, ben de bikaç dersaneye başvurdum işte..' dedim herkes sorup duruyor şimdi: 'Dersane nasıl gidiyor, okulla zor olmuyor mu?' diye. Allah'tan vals fikrimi de sadece dayıma söylüyorum iki-üç ayda bir, o da her defasında 'Sen ayarla beraber gidelim' diyo, ben de 'Tamam bi ara ayarlıycam' diyorum, su döngüsü gibi tekrar ediyor bu:)

Şimdi gülümseyerek yazınca düşündüm de daha nice nice güzel bayramları sevdiklerimizle geçirebilmemiz umuduyla bu güzel günleri de 'anı' diye niteleyip noktalamışız efenim, en kötü günlerimiz böyle olsun, gelinin halasının börülcesini piste davet ediyoruz, pistten çocukları alalım lütfen:p

Yazacak daha çok şey vardı ama Patrick'in kahkahasını dinlerken kafamı toparlayamıyorum, tux'u da acayip sevimli olmuş bence :)

(emeğe saygı)

24 Eylül 2008 Çarşamba

nice yıllara

Bugün 24 Eylül, bugün güzel bir gün, bugün çok sevdiğim birinin dünyaya geldiği gün:)

Kucak dolusu bu şarkıdan armağan ediyorum kendisine:

"güneş açmış mı, yağmur düşmüş mü, dön bak dünyaya.."


(emeğe saygı)

31 Temmuz 2008 Perşembe

durağan neşeli

Yazıya ilginç bir zamanda başladım; 13:13. 13 benim değer verdiğim bir sayıdır. Böyle şeyleri kaç kişi umursar bilmiyorum. Bir yazıya başlarken kaç kişi saate bakar, sayılara anlam yükler, bu anlamla üzülür ya da bu anlamla sevinir? Beyhude çaba, biliyorum, hiç geçmeyecek ki bu yalnızlık, imalat hatasıyım ben.

"Durağan neşeli". Bu tanımı Erdil Yaşaroğlu kendi blogunda yapmıştı o anki ruh hali için. Çok hoşuma gitmişti ama ben buna daha çok 'Beirut-Nantes' hali diyorum, 'yüzünü görmedim epeydir ama müzik eşliğinde geçti günlerim, şehrin ışıkları yanarken ben deniz kenarında yine bu şehirde yaşanmış o güzel günleri düşünüyordum' gibi.

Okuyucu tasvir de ister; depresif zamanların sonrasında dar alanda kısa paslaşmalar gibi durağan neşeli ruh hali. Koşmazsın ama maç durduğun yerden devam eder. Neşeli zamanlara göz kırpar uzaktan, koşmaya başlayacaksın bir süre sonra.

Başucumdaki 'Tehlikeli Oyunlar'a ihanet edeceğim bugün ve bir süre önce tutunduğum pek çok şeye, gökyüzüne bakacağım uzun uzun deniz kenarında, elbette, dönüşte Penguen almayı ihmal etmeyeceğim. Arkadaşlar olmadan tek başıma güleceğim denizin maviliğine bakıp, garip hallerimi alaya alacağım bugün. Denize atacağım pek çok olumsuz düşünceyi, denizanaları çabuk yok ediyor, yüzde iki farkıyla tamamen su olmaktan yırtan mucizevi bir canlı sonuçta, yumurtaya can veren Rabbim.

Bugünlerde burçlara inanasım geliyor mesela. Gelen 'fw: su grubu'ndan sonra denizanası zannediyorum kendimi. Pozitif, kontrast, negatif, nazar, bilim, olmayana ergi, yıldız haritası, din, endoplazmik retikulum, kahve falları, voltmetre, meditasyon, zen, ben. Yengeç, balık, akrep; su grubundan baban çıksa yiyeceksin de bir tek akrebi yiyemiyor insanlar yemek mahiyetinde, çünkü zararlı; suyuna gitmedin mi kindar, kıskanç, yalancı, yıllar önce yaptığını yıllar sonra yüzüne vurabilen, gözler yalan söylemez derlerse de bakışlarıyla bile insanları kandıran yegane canlı akrep insanı. Diğerleriyse kuyruğuna bassan bile naif, vur kafasına al ekmeğini, o derece. Hazır burçları dikkate alacak gibiyken bir ara nazara da inanayım diyorum, bildiği duaları okurken teyzem, işe yarayacaklarını tüm kalbimle tasdik edeyim ben de.

Öyle işte:) Tatil hiç yaramıyor bana, bitti kurtuldum. Şimdi aklımda yapacak bir şey telaşı olmadan 2008 senesi denize son kez bakmaya gidiyorum, giderken de son günlerdeki gündeme dair fikirlerimi "demokrasi adına güzel ama ülkemin geleceği için karanlık bir adım" paradoksuyla özetleyerek hissettiğim 'korku'yu ön plana çıkarmak istiyorum daha çok, yazıya Erdil Yaşaroğlu ile başladım, bir karikatürüyle de bitireyim:korku
Not: Buraya bir göz atmakta fayda görüyorum, efsane erke dönergeci geri dönmüş:)

21 Haziran 2008 Cumartesi

bu işte bir mucize var

Rüştü Reçber…

Şöyle ki, benim Fenerbahçe aşkımın bilinçaltında lise yıllarımdan kalma Rüştü hayranlığı yatar. Kendisine bir çiçek verebilmek (hadi len ordan, öpebilmek demiyor da:p) için kaldıkları otelin kapısında buz gibi havada iki saat dikilmiştim. Karşısına geçince de ağzımı bıçak açamadı. “Ee, ben, imza, başarılar, ehihi…” diye çiçeği ve kağıdı uzatmıştım, boş kağıda düşünmeden imza attı cancağazım, ardından öptü beni, en son arkasından bitik bir vaziyette ‘İyi akşamlar…’ dediğimi hatırlıyorum, yeryüzüyle irtibatı kopardım, uçtum sonrasında.

Eve gidince de imzaladığı kağıdın etrafını çift yumruğa çıkmış, degaj yapmak üzereyken, ellerini havaya kaldırmış ‘Hocam bariz ofsayt!’ isyanı halindeyken ki Rüştü fotoğraflarıyla süsledim. Sırf ‘Rüştü fotoğrafı’ (o zamanlar böyle adlandırmıştım) kesmek için -bitmesin diye de okul servisine binmeden önce- Fanatik, Fotomaç aldığımı hatırlıyorum ya, sınıf arkadaşlarım da bunu bilmedikleri için futbol terimlerini bilmemi garipsiyorlardı. Sonradan bir şekilde öğrendiler gerçi, Işıl(Rüştü'nün prensesi) muhabbetleri yapmaya başladılar yanımda, şöyle iyiymiş, böyle tatlıymış, mankenmiş aslında evlenince bırakmış mankenliği falan... İki satır hayal bile kuramamıştım bu sevgi pıtırcıklarının yüzünden:)

Yaa yaa, sevgi nelere kadir işte canım okuyucu; insan sevince ofsaytı da öğreniyor, endirekt serbest vuruşunu da, degajı da, topsuz alanda faulünü de, garipsememek lazım:)

Neyse işte, Hırvatistan maçı gecesi, benim emekli olmuş hayallerimin adamı kaledeydi eskisi gibi. Hani bir topu doksana giderken çıkardı ya, o pozisyonda evdeki kimse benim kadar rahat değildi. Adım gibi biliyordum Rüştü’nün o pozisyondan gol yemeyeceğini.

Penaltılara geldiğinde de, ‘çift yumruğunla bir tanesini benim için çıkar’ dedim içimden. Birincide olmadı, ikincide de olmadı, tam ‘yıllarca sevdim o kadar yaa’ demek üzereydim ki, rüya gibi, elleri topa uzandı, en son penaltıyı kurtardı. Maç bitti, biz yarı finaldeydik. Bir insan hayalleri gerçek olduğunda neler hissederse, onları hissediyordum o an.

Demek ki yıllarca beklediğim şey buymuş. Teşekkür ederim hayallerimin Rüştü'sü. Benim için bu maçın kahramanı sensin; hangi takımda olursan ol, hep 'en gerçek Fenerbahçeli' sin ve futbolu bıraktığın gün, Fenerbahçe formamı ne yapacağımı bilmiyorum. Keşke tüm Rüştüler sonsuza dek yeşil sahalarda kalabilip, başka çocukların da hayallerini süslese…

(Ha, bir de, ATV’ye Almanya maçı öncesi bir önerim olacak; Fatih Terim’i küçük bir çerçevede, ekranın sol alt köşesine bıraksınlar ki, her kaçan pozisyondan sonra bir de onun saç baş yolmalarına ayrıca odaklanmak zorunda kalmayalım.)

9 Haziran 2008 Pazartesi

günaydın prenses!

Yanımdan gittin ya, ben bunu sen giderken yazdım, gittiğinde daha iyi anladım: hayatımda iyi ki varsın.

Affet prenses, sana ders çalışacağıma dair söz vermiştim ama şimdi bunları yazıyorum. Hani sana ileride yazdıklarımı okutacağımı söyledim ya, korkuyorum şimdi o hikayenin sonuna gelmekten. Yazdıklarım gerçekten yaşadıklarım mı acaba? Yoksa yaşamaya cesaret edemediklerim mi düşüncelerim oldu? Halen çözemedim, yalnız, hüzünlerden bozma kelimelerimi hayata uzak tuttukça gerçeğe de uzak kaldım galiba, nereden bakarsan bak, ürkütücü sonuçta ve şimdi seninle inşa etmeye çabaladığım sevimli ve eğlenceli dünyaya o kadar garip kaçıyorum ki, gökkuşağının tam ortasında duran, onun güzelliğini bozan siyah kuşak gibiyim adeta. Hani lunaparktaki o garip tren gerçekten raydan çıksaydı ve ölebilseydim cuma gecesi (eheh, hem de mübarek gün, vuuu, yazarken de dejavu yaşabiliyormuş insan, n'oluyo yaa), inan gözlerim açık gitmezdim. Hani biz gençtik ya, deli cesareti vardı, valla bak, bidaha gel, o 'disko' denen manyak şeye de binerim, 360 derece dönen tokmağımsı 'loop'a da.

Beni ne güzel dinledin yine, heyecanla, sanki ilk kez anlatıyormuşum gibi yine O'nu anlatırken, rüyanda görmüşsün, unutacakmışım. Anlaştık mı? Bilmiyorum prenses, hem ne fark eder ki, tıpkı senin prensesliğin gibi onun prensliği var bu krallıkta. Ben galiba bal kabağıyım bu masalın. Balkabağı. Ayrı yazılınca 'bitki' bitişik yazılınca 'aptal, beyinsiz kimse' oluyormuş, her türlüsü uyar neticede, öylece duruyorum, artık kabak tadı veriyorum.

Nasıl bir iyilik yaptığını bilmiyorsun bana gülümserken, beni hayata nasıl bağladığını bilmiyorsun 'Hadi gel bi kahve içelim' derken. Sana anlattıklarım hep aynı şeyler diye o kadar utanıyorum ki, ama yine aynı şeyleri anlatıyorum, çünkü elimdeki en güzel hikayeye kelimeler eklenmiyor artık, hatırlayıp gülümsemek için, kulaklarıma arasıra duyurmak ve başa sarmakla yükümlüyüm. Senin olmadığın saatlerde de Thom Yorke'cuğum (yazılışı kötü durdu ama okurken süper olacak bak) eşlik ediyor bana. Çıldıracak gibiyken tam da, 'everything in its right place' diyor, sakinleşiyorum. Sana kafamın içindekilerden sadece beyaz olanları göstermek istiyorum (eheh, zaten bu yüzden bunları sana söylemek yerine buraya yazıyorum), tıpkı diğer sevdiklerim gibi, tamam, bunu yapmakta zorlanıyorum bazen, haklısın, ama asıl içimden geçen, asıl yapmak istediğim bu: tam da buradan başlayarak her yeri daha yaşanılır hale getirmek; insanların gözlerinin içini güldürmek, her tarafa neşeli çocuk sesleri bırakmak, melodilere en çok da neşeyi katmak ya da tüm pencereleri bembeyaz kar manzarasıyla boyamak; heidimtrak. Duyuyorum, duruyorum.

Tecrübe; kimine göre yediğimiz kazıkların bileşkesi, Sago'ya göre kalpte kalan iz, bence geleceği az çok kestirebilmek. Tıpkı hayatımdaki diğer güzellikler gibi sen de iz bırakıp gideceksin hayatımdan biliyorum, ben kalacağım yine, eksik. Masal yine de güzel; ben kaldığım zaman daha güzel, daha uyumlu oluyor heralde bu sahne, dekor misali, ve dediğin gibi her şeyi kafama takıyorum. Sahi be, ben öyle biri olmasaydım eğer, ben ben olmasaydım, sen yine de beni sever miydin? Her sevginin altında bir neden vardır anlaşılsa da anlaşılamasa da, senin açından bakınca görebiliyorum ben; yalnız kaldığımızda ikimiz de benzer kişileriz. İşte, beni benden bu kadar uzun süre saklayabildiğin için bütün prensesliğinle hayatımın unutulmazları arasına girdin sen de.

'Ben kimse için ağlamam' dediğin zaman seni hiçbir şeyin yıkamayacağını zaten biliyordum. Yine de, her şeyin o güzel gönlünden geçtiği gibi olmasını isteyeceğim hep sen şimdi giderken, canım, dostum, kardeşim, yaşama sevincim, hayatımın bu zor dönemlerinde yaslanıp mavi gökyüzünü seyrettiğim küçük ama kocaman çınarım...

Hem sen benim dışarıdan bu kadar küçük göründüğüme de bakma, ben kendime müdahale edebildiğim kadar 'ben'im ya, insanları kalabalık görünce çok öncelerde kalbimin sınırlarını yok etmiştim zaten.

14 Mayıs 2008 Çarşamba

'ben koskoca boeing'i ankara asfaltına indirdim'

Cuma gününden beri şenlik vardı okulda, bugün bitiyor çok şükür, çok şükür diyorum, artık ben de bittim çünkü:) Son gün olan bugün Nilüfer Hanımefendi için beklemeye takatim kalmadığından dolayı erkenden eve geldim hatta, yaşlandı artık solar:p Arkadaşlara 'siz beni bırakın devam edin' tadında bir konuşma yaptıktan sonra bu seneki şenlik sezonunu kapattım:) Seneye de görebilirsek ne ala..

En eğlenceli gün Şebnem Ferah'ı dinlediğim gün olabilirdi, şayet şu yandaki fotoğrafta gördüğünüz tek kanadı kapanmış uçan nesneye binmemiş olsa idim:) Laf aramızda(vöh be lafın arası mı kaldı artık), o kanadın kapanmasının tek sorumlusu benim, ağırdı ne yapayım kontrol edemedim:p Muhtemelen göremeyeceksiniz ama, bir yandan manzarayı izliyor, bir yandan da kanadı kontrol etmeye çalışıyordum. İki işi aynı anda yapamıyorum demek ben:)

Şimdi aklıma geldi, iyi ki düşmemişiz yahu..

Uçmanın sonrasında Okan Karacan'ı gördüm, o kadar sevimli biri ki, insanın içinden yanağından bir makas almak geliyor valla:)

Bugün de darbuka çalmayı öğrendim biraz, dum dum teketek dum teketek kadar:) 'Arkadaşlar hazır mıyız?' dan sonra '6 8'lik mi hocam?' diyebilirim artık:p

Ama ama, bütün bunlar bir yana, Fizik Hocam'ın bana olips verdiği an yok mu, sanırım o esnada yüzbin fite çıktım:)

Finaller geliyor bea, endıfaynılkantdovnn, dırırırım dırırıtrırım...

*Başlık Gülen Gözler'den.

1 Mayıs 2008 Perşembe

herkes farklı herkes eşit

Canım tog'un nesilden nesile projesini yoğunluğum nedeniyle bırakmak zorunda kalmıştım maalesef, bugün arkadaşımın yerine gitmek durumunda kalınca minik arkadaşlarımı ne kadar özlemiş olduğumu fark ettim. Beni unutmamışlardı; yaramaz ve sevimli 8-B'lileri ben de unutmamıştım elbette:) Giderken 'Abla bidaha gel'lerini duyduğumda gözlerim doldu ve mesleğimden ne istediğime o an karar verdim; kocaman hayalleri olan küçük eller ve her türlü zorluğa rağmen sıcacık, umutla gülümseyen gözler:

-Okulunuzun manzarası da çok güzelmiş..
+Beş senedir buradayız abla, biz bıktık artık:)

'Bıktık' derken bile gördüğüm en güzel gülümsemelerden biri vardı güzeller güzeli yüzünde..

"Ormana gittim, çünkü bilinçli yaşamak istiyordum, hayatı tatmak ve yaşamın iliğini özümsemek istiyordum, yaşam dolu olmayan her şeyi bozguna uğratmak, ve ölüm geldiğinde aslında hiç yaşamamış olduğumu fark etmemek için."
Henry David Thoreau

Şu an, yorgunluktan dökülürken, hissettiğim huzuru hissedemeyenler için bu küçük meleklerden diliyorum:

21 Nisan 2008 Pazartesi

sürrealist pasta akımı ve horton

"Buna sanat demeyenin alnını karışlarım."
-Recep İvedik

Büyük düşünür Recep İvedik'in sözünden yüz bulup, haddimi bilemeyip bundan mütevellit affınıza da sığınarak, şöyle bişeyler demek istiyorum; "Pratik sanat mutfaktadır."

Pasta yaparken dünyayı gözüm görmüyor benim, içe dönüyorum (sanat) , ruh halim de süslemeye yansıyor mesela (dışavurum) , kendimi iyi hissediyorum (huzur/rahatlama).

Yalnız kremanın kıvamını tutturamayınca inşaata harç dökmek gibi bir şey oluyor pasta yapma sanatı:p

Eh bu da deneyimle doğru orantılı gelişecek bişey sanırım:)

Bugün Horton'u izledim, Pixar'ınkiler kadar mükemmel bir animasyon olamasa da ellerinden geleni yapmışlar:p Ehehe, izleyin muhakkak(Uragan'ım Kikirik'i de al gidin), acayip eğlenceli bişey olmuş..

Bir süre her şeyi animasyonlardaki gibi görmeye başladım yine, hava güzel olunca da epey dolandık, eve geldiğimde ayaklarım şişip iniyordu çizgi filmlerdeki gibi.. Sözün özü; bir daha topuklu ayakkabıyla çarşıya inmek mi, aman aman..

11 Nisan 2008 Cuma

eski dostlar

Gün sıkıcı başlamıştı benim için aslında, gelen postaya bakana kadar; canım abim beraber oynadığımız Amiga oyununun video bağlantısını yollamış bana:)

Ben Amiga'da oyun oynamaktan çok, oyun oynayan abiyi izlemekten zevk alan bir kardeştim. Annemle babamın işten dönmesini beklerken mutfaktan atıştırmalık, içecek bişeyler getirirdim, canım abimle onları tüketip oyun oynardık. Bir defasında limonatayı o zamanlar da çok fazla kıymet verdiği amiganın klavyesine dökmüştüm de, fazla kızmamıştı:) (özür dilerim yine, mümkün olsa zamanı geriye alırdım ama uzay-zaman bütünlüğü bozulur biliyorsun, sırf ondan yani:) )

Neyse neyse, bu Lethal Weapon, Prince of Percia, Chaos Engine, Soccer Kid gibi Amiga oyunları içinde en severek izlediğim oyunlardan biriydi. En çok da mavi 'ocean' yazısı aklımda kalmış nedense:)
(kahramanın yürüyüşüne bayılıyorum bu arada:))



Bunun da gönlü kalmasın değil mi, en çok ses efektlerini severdim Cattivik'in:)

8 Nisan 2008 Salı

kısa bir film

Krzysztof Kieslowski'nin (itiraf ediyorum ki ben bu yönetmenin adını yazamıyorum, kopyala yapıştır sağolsun) kısa filmlerini ararken buraya nasıl geldim bilmiyorum ama, iyi ki gelmişim, siz de izleyince bana hak verirsiniz belki..

Dokuz Eylül Üniversitesi öğrencileri tarafından çekilmiş kısa bir film. Kabul ediyorum, sinemayla pek içli dışlı biri olmamamdan dolayı kolay etkilenebiliyorum; 'vav süper helal olsun adam yapmış' vs. gibi.. Daha güçlü bir etken ise, bu kısa filmin anlatmak istediği şeye ben de inanıyorum..

"Gülümse"
;

2 Nisan 2008 Çarşamba

yeter sayıda örnek çözüldü

Bir sınav döneminin daha sonuna gelmiş bulunuyorum sayılır; yapımda ve yayında emeği geçen tüm nestle ve eti çalışanlarına teşekkürlerimle, ve de, içimdeki sıkıntıyı biraz olsun dindirdiği için canım günlüg'üme de öyle:) Yine fark ettim, sınav dönemlerinde buraya daha çok yazı yazıyorum:p
Normalde tam tersi olması gerekir di mi, öğrenci psikolojisi işte; 'yaşasın psikolojisiz öğrenci'*!

Ali Nesin'in bir yazısında okumuştum da, ütopik gibi:)

*daha ayrıntılısı şurada: Matematik Dünyası-Sayı 70 sf:1

30 Mart 2008 Pazar

bu şarkıyı herkes söylemek isterdi

Nedendir bilinmez -okuyucu için en az sayı bölü sıfır kadar garip bi durum yani- bitter çikolatanın sütlü haline göre daha az yağlı ve kalorili olduğunu sanıyor, yerken de bunun verdiği gönül rahatlığıyla adeta iskenderin yanına diet kola söyleyenlerin vardığı huzura varıyordum; şimdiye kadar.

Sağolsun babam ders çalışmaya çalışan solar bünyesine motivasyon olsun diye iki çeşit çikolata almış; bitter ve sütlü. Ama bu solar, bünyede durduğu gibi durmuyor ki, böyle şeylerden 'hadee, ders çalış' anlamını çıkarsın. Şaka yapıyorum yav, aaaa, inandın mı:)

Bak şimdi, ben çikolataların arka yüzlerinde yazan yazılardan büyük bir yanılgımı düzelttim, daha hayata dair, daha yaşanılası bir gerçek olan bu.

"Here are the results":p

Bitter
100 g için (ki 80 g'lik paket halinde);551 kcal, 6,9 g protein, 32,1 g yağ, 58,6 g karbonhidrat.

Sütlü
100 g için (ki bu da 80 g'lik paket halinde); 532 kcal, 6,5 g protein, 30,3 g yağ, 58 g karbonhidrat.

Şimdi kaba bir hesap yaparsak, bitter için 80 g'lik pakette 440,8 kcal var, bu miktar sütlü de ise 425,6 kcal oluyor. Yani ortalama bir solar, bitter çikolata yiyerek haftada fazladan 15,2 kcal katıyor bünyesine. Bu da 52 haftada (yaklaşık bir insan yılı), 790,4 kcal yapar. Yani solar, bitter yerine sütlü çikolatayı tercih etse idi, yılda yaklaşık 148,571 g çikolata daha yiyebilecek idi.

Şimdi yanımda duran hesap makinesiyle neden elektrik alan hesabı değil de bitter-sütlü çikolata analizi yaptığıma gelirsek; yiyeceklerin üzerindeki bilgilendirme notlarını arasıra* okuyarak, yine arasıra* 'bilinçli tüketici' haline geliyorum, bunları yazanlara;'boşuna yazmıyorsunuz onları, bakın tüketici arasıra* okuyor' mesajı veriyorum, aferim iyi düşünmüşüm.

Yine keyfim kaçtı yanımdaki birim vektörü görünce, hanimiş benim bitterim, kahvem ve müziğim, aç bi 'wonderwall'** da ortam şenlensin. Bak mesela, ben bu üçlü bitene kadar dünyanın en şanslı insanıyım.

*arasıra: vize-final haftası; ders çalışmak zorunda olduğum saatler.

**Tavsiye için tekrar teşekkür ederim Zifirî , bu süre zarfında bayağı bir şarkısını dinledim Oasis'in ama "wonderwall" hepsinden ayrı bir köşede durmalı, bence de:)

bilgilendirici not: Evet, para Milli Eğitim Bakanlığı'ndan geliyor.

ilgisiz not: Ekşi'de 'ders çalışmamak için yapılan anlamsız hareketler' başlığına entry olarak giderdi bu, nirde benim şokellalarım ha? işte bak haklılarmış, bünyemi çoktan ele geçirmiş(idi?) sözlük, oeehh.. a a a aaa, stayin' alive, stayin alive.

bunu da yazmasam olmaz: Fincanın tersinde gülücük varmış, çevirseymişim bari.