güne başlarken gün başlarken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
güne başlarken gün başlarken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mart 2009 Pazar

yola devam

Haleciğim ile kahvaltı yaptık bugün deniz kenarında. Yanında huzur bulduğum insanlardan biri kendisi, ilk gördüğüm gün anlamıştım zaten böyle olacağını. Onun da aynı şeyi hissettiğini biliyorum, bu yüzden rahatım yanında.. Bu zamanda nadir bulunan bir şey; onu çok iyi anlıyorum o da beni çok iyi anlıyor.

Biliyorum ikimiz için de her şey çok güzel olacak. Geleceği şimdiden kestirmek çok zor ama güzel şeyler olacağına dair inancım tam benim.

Fotoğraf çekilemedik onunla ama karşı tarafın bugün kadar net görünmediği bir günde yine aynı yerden çektiğim şu fotoğrafı bırakayım (gerçi onunla çekildiğimiz fotoğrafı buraya bırakırmışım gibi oldu ama öyle değil tabii:)).

Güzel arkadaşıma iyi yolculuklar diliyorum, melekler onu korusun, sağlıkla gidip sağlıkla dönsün inşallah.

Dönüşte de Körfez Yarış Pisti bizi bekler:)

Yola devam...

14 Şubat 2009 Cumartesi

acil demokrasi

Uraganım Solar Günlüg'ü sevdiği yedi blog içine eklemiş, sağolsun.

Ben de şu mübarek günde anarşist ruhumla 'sadece yedi blog' kuralını çiğneyerek yediden fazla blog sahibine "Blogunu çok seviyorum, sen hep yaz, ben hep okuyayım!" diyorum (yine alfabetik liste:)) :

Berşan

Biyonikkedi

Etipuf'un paleti

Hale

Hepatitze

Herneyse

Inflack

Kültür mantarı

Serotonin

Sinanonur

Niye sadece yedi blog ya? Gel de anarşik olma! :)

4 Şubat 2009 Çarşamba

pizza

İnsan rüyasında deli gibi pizza tarifi arar mı ya? Aradığım şey pizza olsa anlıycam da, yok işte 'pizza tarifi'; Snoopy menülerinde indirime gitmişken üstelik.. ("sponsored by snoopy" yazıcam yakında blogun bir yerlerine merak etmeyin:p )

Bilinçaltımda olan bitenler hakkında en ufak bir fikrim yok. Prensesim rüyasında ne görse çıkıyor ama. 'Olacak' dedikleri ben içimden 'yok artık yaa' derken oldu.

Neyse. Sırf bir rüyam da çıksın diye uyanır uyanmaz pizza tarifi aradım. Bunu deniycem bugün, güzel olursa Uragan'ıma da yollarım tarifi, Kikirikcik'e yapsın da afiyetle yesinler:)

Ben buradan da sıkıldım galiba. Günlüg benim için artık bitmiştir:p

Huuhh, no change, i can change, i can change.. The Verve bizler için söylesin; Bittersweet Symphony:



17:45 itibariyle Uraganım'ın fotoğraf isteğini yerine getiriyorum:

İlk defa hamur mayaladığım için bu kimyasal reaksiyonu hayretler içinde izledim. Yaşasın pakmaya!

Sağ tarafta pizzanın fırınlanmamış hali mevcut. En alttaki de mutlu sonnn..

Kaşar peynirini biraz fazla kaçırmam dışında lezzet olarak Snoopy'e rakip olabileceğimi düşünüyorum:p

Bu gece rüyamda portakallı pekin ördeği görmem inşallah :S

18 Ocak 2009 Pazar

zardanadam

Ankara'da soğuk bir Beytepe günüydü yine. Duvardaki afişte kırmızı üst üste durmuş iki zar ben solar'ın gözüne çarptı..

Biri altı gelmişti, diğeri de bir. Üzerine bir de Dibini Gör-Zardanadam ikilisini de ekleyince benim dikkatimi çekmemesi, hatta gidip kasetlerini almamam şu an üzerime bir uçan daire düşmesi olasılığıyla eşdeğer.

Sonradan 'Dibini Gör' albümlerini dinledim hep, "Diğer albümlerini de istesene, koliyle yolluyorlar" dedi bir arkadaş -ki ona zamanında kargoyla kargo ücreti dışında hiçbir ücret talep etmeden tüm albümlerini yollamış bu güzel insanlar-.

Şimdilerde de baktım ki, sitelerine tüm albümlerini indirilebilir durumda bırakmışlar, boyutuna kadar yazmışlar, istersen tek tek istersen albüm albüm, sözleri, akorları, tabları her şeyi bırakmışlar.. Birkaç yazılarını da okudum, bu işi para için yapmadıklarını görmemek için kör olmak lazım, tam müzik insanları yani, bu işe gönül vermişler..

O değil de, "hee forumu da varmış, bakayım bi.." dedikten sonra forumda dönen "neden sarışınlar boktur???" başlıklı geyiğe de baktım biraz (bu güzel abilerin -tüm sarışınları tenzih ederek yazıyorum- 'sarışınlar boktur' adlı bir şarkıları var, ona istinaden dönen bi geyik) , grup elemanlarından Erbatur'un verdiği şu cevap iki dakika boyunca sırıtarak ekrana bakmama sebep oldu:

"Boklar çeşit çeşittir:) , bize bir dönem sarışın olanlarından fazla denk gelmiş, öyle demişiz, fazla takılmayın bunlara, üzmeyin birbirinizi... Hayat güzel!"

Pink Floyd gibi ol işşallah Zardanadam:)

(not: şarkılarını bırakmadım buraya ama, sitelerinden dinleyebilir, indirebilir, dünyayı ele geçirme planlarınız için kullanabilirsiniz, ve hatta, 'kalbim yok- kaçacağım'dan başlayabilirsiniz;) )

(emeğe saygı)

1 Ocak 2009 Perşembe

yeni yıl yazısı

Günaydın:)

Güzel bir yeni yıl sabahına uyandım; dışarısı halen bembeyaz.. E içerisi de öyle:)

2009'a ait ilk hediyem, canım penguenim Hurley'imle grafikler ve integraller arasında, Nikos Vertis dinleyerek mutlu ve huzurlu girdik yeni yıla, nasıl başlarsa öyle devam edermiş ya, bütün yıl böyle geçer umarım, ay yok, grafikler ve integraller olmasın:) Hayatımı biraz daha basitleştirmek istiyorum, ben de basit şeylerle mutlu olmak, basit şeylere üzülmek, basit şeylerle eğlenmek, basit şeyler izleyip basit şeyler okumak; basit yaşamak istiyorum, en azından 'artık':)

"Poz ver" dedim ona, eliyle(?) atkısını tuttu; "kapitalizmin esiri olmuşsun" diyip bi makas aldım yanağından "hey dude!"u da ekleyip; ironiye gel:p

Oysa...

"Basit yaşayacaksın.

Mesela susayınca su içecek kadar basit.
Dört çıkacak, ikiyi ikiyle çarptığında.

Tek düğmesi olacak elindeki cihazın;

tek bir düğme, tek bir cümle gibi;
sevince lafı dolandırmadan söylediğin
“seni seviyorum” gibi.


Basit bir öpücük yetecek sana;

basit sıcak bir öpücük

ve o öpücükle dolacak tüm günlerin, tüm düşlerin.
O öpücük için yapacaksın hayatının kavgasını,
o öpücük için yiyeceksin hayatının dayağını.

Kabak çekirdeği verecek sana

rakamların veremediği mutluluğu.
:)

El yazısıyla yazılmış eğri büğrü bir mektup olacak
en değerli kağıdın;

hep yanında taşıdığın,

atmaya kıyamadığın.

İki harekette giyiniverecek,

iki harekette soyunuvereceksin.

Kısacık olacak uyanman

ve yola çıkman arasında geçen süre;
kısacık olacak

sıcacık kollara dolanman

ve yolculuklara çıkman arasında geçen süre.

Kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını;

bakışların bile anlatabilecek kendini.


Beklentilerin de basit olacak.

Kaf Dağı’nın önünde bekleyecek mutluluklar.

Bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dostluk romanını;

ya da bir damla gözyaşı yaşatacak sana
en ucuz aşk romanını.


Pankreasının sağlığına dua edeceksin kapatırken gözlerini.

Zafer işareti yapacaksın tuvaletten çıkarken.


Bir kaşarlı tost olacak aradığın

nasıl oturacağını bilemediğin sofrada;
parmakların olacak en kıymetli çatalın.

Yine, aynı parmaklar çözecek en karmaşık denklemleri.

İskender’in kılıcı duracak avukat rehberinin yanında.


Bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana
kontrplak bir gitarda, doğru basılmış bir

“fa diyez”in mutluluğunu.

Makyajın ilk “a” sına kadar bilmen yetecek.
Temizlik kokacak en pahalı parfümün


“Bilmiyorum” diyebileceksin bilmediğinde

ve çok normal olacak onu da bilmeyişin.
Tek dereden su getirmen yetecek,
bir “istemiyorum” diyebilmeye.

Ne durduğu farketmeyecek abanın altında.


Saatin, sadece saati gösterecek;
Telefonunu sadece telefon etmek için kullanacaksın.
Küçük bir not defteri olacak bilgini en hızlı sayan.

Basit yaşayacaksın, basit.
Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi

basit..."

Bu güzel şiir Diş Hekimi Yalçın Ergir'inmiş, ama Can Yücel ya da Nazım Hikmet adıyla dolaşıyor, gelen forward maillere dikkat derim..

Hadi hadi, siz de silgilerinizi alın, 2008'e ait kötü olan ne varsa silin gitsin; bir şey kaybetmezsiniz ya, önümüzde yepyeni, güzel şeyler yazmamız gereken bir 365 gün var belli mi olur:)

Hepinize sağlıklı, barış ve huzur dolu bir 2009 dilerim, sevgiler.

17 Kasım 2008 Pazartesi

yeni başlayanlar için kendinden nefret etmek

Son bir haftadır, hiç olmadığım kadar iyi hissediyordum kendimi. 'Balikım bile var daha n'olsun:)' diyordum, çocuklar gibi şendim, ama işte, biliyordum, bir kırılma anının geleceğini ve düşüşe geçeceğimi..

İşin kötü yanı da, ben düşüşe geçince dibe vururum. Çünkü hiçbir şeyin ortası yok benim için; iyi olmanın ya da kötü olmanın. Evet, nereden baksan saçmasapan bir yaşam tarzının içindeyim ki kendime bile itiraf edemiyorum bunu çoğu zaman. 'İyidir böyle' diyorum iyinin ne olduğunu bilmeden. Asya gibi 'Sevgi neydi?' dediğimde 'Emekti' diyemiyorum; 'Sevdiğin için kendinden vazgeçmekti' diyorum. Bundan daha fazlası olmalı diyorum, vazgeçiyorum. Ruhumdan katıyorum sevdiklerime ve bir zaman sonra tıpkı Mahmut gibi onları da zehirliyorum. Evet, damarlarımda dolanan şey her ne ise, içinde sevdiklerimi de zehirleyen bir şey olmalı. Bu yüzden Mahmut bu kadar kısa sürede öldü, uyandığımdan beri aynı, baş aşağı duruyor, hareket etmiyor, fanusa tık tıklamam, çevirmem, 'şaka yapıyorsun, üzüleyim diye böyle yapıyorsun, arkamı döndüğümde yüzeceksin yine' demelerim sonrasındaki hayal kırıklığım aynı. Buralar gitmiyor, yine, o gitti, yine, çok ağlıyorum çürüyor gözlerim, ama bişey değişmiyor, yine.

Alt tarafı 'balık' işte değil mi, anlatamıyorum ki, arçeliğin robotu boynunu bükürken bile gözlerim doluyor, 'robot' işte di mi, değil işte.

Mahmut yazıp aratınca iki yazı çıkıyordu mutluluğumu anlatan; birincisi bu, ikincisi de bu. Benim için mucizevi bir canlıydı, bana 'Hande Yener bile dinleten balik'tı, o balık değildi işte; 'balik'tı.

Gitmek neyi çözecek balik? Beni de götür işte, bırakma buralarda, ben kendimden daha fazla nefret etmeden. 'Bana bak salak, bir daha hiçbir şeyi bu kadar sevmeyeceksin'i kendime daha fazla demeden.. Uyan işte, yine baloncuklar çıkar.. Özür dilerim, seni de sevgimle boğduğum için, en azından sınavlarım bitene kadar bana katlandığın için, seni hiç unutmayacağım, belki de unutmamı isterdin kim bilir, aklımda bile yer almamak, seni düşünerek manevi varlığını da zehirlemememi isterdin ama ben yine yapamayacağım bunu, umarım benden nefret etmiyorsundur..

Mutlu muydum, al işte; berbat bir sabah, berbat bir gün ve işin kötü yanı artık kendime hiç acımıyorum: Bir daha bu eve içimdeki zehre bağışıklık kazanamamış başka bir canlı girmeyecek. Ben de en kısa zamanda Mahmut'un gittiği ebediyete intikal ederim umarım; iyi ki varsın değil işte, keşke hiç olmasaydım.

9 Haziran 2008 Pazartesi

günaydın prenses!

Yanımdan gittin ya, ben bunu sen giderken yazdım, gittiğinde daha iyi anladım: hayatımda iyi ki varsın.

Affet prenses, sana ders çalışacağıma dair söz vermiştim ama şimdi bunları yazıyorum. Hani sana ileride yazdıklarımı okutacağımı söyledim ya, korkuyorum şimdi o hikayenin sonuna gelmekten. Yazdıklarım gerçekten yaşadıklarım mı acaba? Yoksa yaşamaya cesaret edemediklerim mi düşüncelerim oldu? Halen çözemedim, yalnız, hüzünlerden bozma kelimelerimi hayata uzak tuttukça gerçeğe de uzak kaldım galiba, nereden bakarsan bak, ürkütücü sonuçta ve şimdi seninle inşa etmeye çabaladığım sevimli ve eğlenceli dünyaya o kadar garip kaçıyorum ki, gökkuşağının tam ortasında duran, onun güzelliğini bozan siyah kuşak gibiyim adeta. Hani lunaparktaki o garip tren gerçekten raydan çıksaydı ve ölebilseydim cuma gecesi (eheh, hem de mübarek gün, vuuu, yazarken de dejavu yaşabiliyormuş insan, n'oluyo yaa), inan gözlerim açık gitmezdim. Hani biz gençtik ya, deli cesareti vardı, valla bak, bidaha gel, o 'disko' denen manyak şeye de binerim, 360 derece dönen tokmağımsı 'loop'a da.

Beni ne güzel dinledin yine, heyecanla, sanki ilk kez anlatıyormuşum gibi yine O'nu anlatırken, rüyanda görmüşsün, unutacakmışım. Anlaştık mı? Bilmiyorum prenses, hem ne fark eder ki, tıpkı senin prensesliğin gibi onun prensliği var bu krallıkta. Ben galiba bal kabağıyım bu masalın. Balkabağı. Ayrı yazılınca 'bitki' bitişik yazılınca 'aptal, beyinsiz kimse' oluyormuş, her türlüsü uyar neticede, öylece duruyorum, artık kabak tadı veriyorum.

Nasıl bir iyilik yaptığını bilmiyorsun bana gülümserken, beni hayata nasıl bağladığını bilmiyorsun 'Hadi gel bi kahve içelim' derken. Sana anlattıklarım hep aynı şeyler diye o kadar utanıyorum ki, ama yine aynı şeyleri anlatıyorum, çünkü elimdeki en güzel hikayeye kelimeler eklenmiyor artık, hatırlayıp gülümsemek için, kulaklarıma arasıra duyurmak ve başa sarmakla yükümlüyüm. Senin olmadığın saatlerde de Thom Yorke'cuğum (yazılışı kötü durdu ama okurken süper olacak bak) eşlik ediyor bana. Çıldıracak gibiyken tam da, 'everything in its right place' diyor, sakinleşiyorum. Sana kafamın içindekilerden sadece beyaz olanları göstermek istiyorum (eheh, zaten bu yüzden bunları sana söylemek yerine buraya yazıyorum), tıpkı diğer sevdiklerim gibi, tamam, bunu yapmakta zorlanıyorum bazen, haklısın, ama asıl içimden geçen, asıl yapmak istediğim bu: tam da buradan başlayarak her yeri daha yaşanılır hale getirmek; insanların gözlerinin içini güldürmek, her tarafa neşeli çocuk sesleri bırakmak, melodilere en çok da neşeyi katmak ya da tüm pencereleri bembeyaz kar manzarasıyla boyamak; heidimtrak. Duyuyorum, duruyorum.

Tecrübe; kimine göre yediğimiz kazıkların bileşkesi, Sago'ya göre kalpte kalan iz, bence geleceği az çok kestirebilmek. Tıpkı hayatımdaki diğer güzellikler gibi sen de iz bırakıp gideceksin hayatımdan biliyorum, ben kalacağım yine, eksik. Masal yine de güzel; ben kaldığım zaman daha güzel, daha uyumlu oluyor heralde bu sahne, dekor misali, ve dediğin gibi her şeyi kafama takıyorum. Sahi be, ben öyle biri olmasaydım eğer, ben ben olmasaydım, sen yine de beni sever miydin? Her sevginin altında bir neden vardır anlaşılsa da anlaşılamasa da, senin açından bakınca görebiliyorum ben; yalnız kaldığımızda ikimiz de benzer kişileriz. İşte, beni benden bu kadar uzun süre saklayabildiğin için bütün prensesliğinle hayatımın unutulmazları arasına girdin sen de.

'Ben kimse için ağlamam' dediğin zaman seni hiçbir şeyin yıkamayacağını zaten biliyordum. Yine de, her şeyin o güzel gönlünden geçtiği gibi olmasını isteyeceğim hep sen şimdi giderken, canım, dostum, kardeşim, yaşama sevincim, hayatımın bu zor dönemlerinde yaslanıp mavi gökyüzünü seyrettiğim küçük ama kocaman çınarım...

Hem sen benim dışarıdan bu kadar küçük göründüğüme de bakma, ben kendime müdahale edebildiğim kadar 'ben'im ya, insanları kalabalık görünce çok öncelerde kalbimin sınırlarını yok etmiştim zaten.

6 Haziran 2008 Cuma

yanında mezuniyeti gelmeyen var mı?

Şu resmi yazışmalarda kullanılan dile çok gülerim ya; arz ederler, tespit ederler, önemle rica ederler, henüz cezai işlem uygulamadıklarını adamın suratına vururlar, tarafınızca işlem yaparlar, tescil ederler vs. Ders çalışırken karalama olarak kullandığım annemin işyeri yazışmalarında neler yazdığını okur, kağıdı öyle kullanırım bazen mesela, ama bu sabahki durum farklıydı biraz.

Malum bütünlemeler başlayacak, benim de bir dersim kaldığı için gayet olağan bir şekilde sınav tarihini öğrenmek amacıyla okulun sitesini açtım işte, aşağıda bir duyuru gözüme çarptı: "yaz okulunun kaldırılması". 'Lan zaten yaz okulu yoktu ki bizim okulda, ne bu şimdi' diye açıp baktım, iyi ki bakmışım, son sınıfa gelince etrafımdakilere ne diyeceğimi öğrendim de sık kullanılanlara ekledim hemen. O nasıl bir tabir öyle yahu, "mezuniyeti gelmek". Yok daha evvel kullanılan bir şeyse nasıl duymadım, cehaletime doymayayım. Kullanan birini duysam, hiç acımaz anında cevabı yapıştırırdım gerçi:

-Mezuniyetim geldi.
+Koridorun sonundaki kapı canım.
-A-ha!
+
Hunting high and low.

10 Mayıs 2008 Cumartesi

'haftanın sonu nakarat gibi'

"cuma günleri valiz hazırlamak gibi.."

Şimdi nasıl bulaştı Pinhani hayatıma bilmiyorum, ama dalgalandığım günlerde durulmam için yetişti sanki.
Dedim ya, şarkılardan hayat felsefesi bulacak kadar basit.

"..pazar günleri elimdeki balık gibi.."

Arkada bu melodiler çalarken aynı cümleleri bilmem kaçıncı kez okuyup, kitabı tekrar kitaplıktan alıp yastığımın altına bıraktım. 'Acil durumda camı kırınız' gibi bir şey bazı kitaplar benim için. Yine okunup sevinmek için bekliyor ama sözcükleri dikkatle seçemiyorum bu defa, savurgan bir oda arkadaşı gibiyim Dostoyevski'ye zihnimin karışıklığında; cüret edip tutunabildiğim sayfaları var bana yine de, nakarat günlerin sonunu ne kadar güzel tasvir edebilmiş kelimeleri de;

"..kalabalığın arasında, herkes gibi evine doğru yürümektedir ama her nedense, buruşmuş gibi gözüken solgun yüzünde hayatından hoşnut, tuhaf bir ifade vardır. Bakır kırmızı güneşin, soğuk Petersburg ufuklarında yavaş yavaş batışını tatlı bir keyifle seyreder. Aslında seyreder demek yalan olur. Çünkü etrafında olup bitenlerden yarı haberdar, sağına soluna bakamayacak kadar yorgun veya kafasında bin türlü düşünce içinde dalgın bir adam gibi önündeki manzaraya anlamını çözemediği bir şaşkınlık içerisinde bakakalır. Hoşnuttur, çünkü ertesi güne kadar, istemeye istemeye yaptığı can sıkıcı işinden uzaklaşmıştır. Adeta akşam okuldan fırlayıp, evde oynayacağı oyunları, yapacağı muziplikleri düşünen ve bu sevinçle kabına sığmayan afacan bir çocuk gibidir. Ona şöyle bir baktığınızda, bu akşam saatinde sevincin, bu coşkunluğun onun hassas hayal yeteneğini harekete geçirip uyandırdığını göreceksiniz. Şimdi o derin düşüncelerinin içine dalmıştır.. "

(Dostoyevski/Beyaz Geceler/sf:26-27)

Bu kitabı da lüzumsuz kullananlar cezalandırılır; hayalperestlik büyüsüyle:)
Dedim ya; düşüncelerini anlatamayacak kadar karışık.

Bir cumartesidir başladı ama,

"..hiçbir cumartesi günüm bi türlü yetmedi.."

*başlık ve o diğer tırnak içindekiler Pinhani'nin "Haftanın sonu" adlı şarkısından çalıntı.

12 Ocak 2008 Cumartesi

17 Aralık 2007 Pazartesi

bu başlığın sonu üç noktalı olmayacak

Şu yaklaşan sınav depresyonunun yazma edimini hayli geliştirmesi dışında hiçbir getirisi olmuyor ne yazık ki. Gerçi ben eskiden daha güzel yazardım, ne bileyim anlatımlarım gittikçe daha çok kopuklaşıyor, birbirinden bağımsız birsürü sözcük çıkıyor karşıma sanki yazdıklarımı okuduğum zamanlarda.

Geçenlerde üniversitemin verdiği onur belgesine öylece öküzün trene baktığı gibi uzun uzun baktım da; acaba bu yaşadığım strese değer miydi? Derslerin ömrümden ömür çalması KPSS sürecinde göze alınan bir kriter midir diyorum yani, tabii ki de değil. Onlar daha çok Bruner'le, Pavlov'un köpeğiyle falan ilgileniyorlar.

Normalde hiçbir baskı altında kalmadan insan psikolojisi üzerine okuduğum kitapları çok büyük bir zevkle okuyorum, ama psikoloji psikolojilikten çıkıpta 'ders' olunca elim bir türlü gitmiyor kitaba. Hem bu kitaplarda bir bütünlükte yok. Alıntı alıntı nereye kadar diyor insan içinden. Üstelik her cümlenin sonunda şöyle gıcık bir emeğe saygı durumu da var: (Bilmemkimoğlu,2000)

Ne bileyim bunları okudukça her cümlemin sonuna (solar,2007) falan yazmak geliyor içimden.

Neyse en iyisi ben kendime bir kahve yapıp one more cup of coffee'yi dinleyeyim; gece sabaha kadar analiz çalışabileceğime dair bir inanç yarattım içimde tam da şu an.

10 Aralık 2007 Pazartesi

help...

(Ben, solar; bu kadar güzel 'yardım et' diyemiyorum, ama başındaki iç çekiş aynı...)

Garip bir huyum vardır, kitap ayraçlarının arkasına (çoğunlukla evde kullandıklarımın, evet evet, insanlar garip garip bakar diye) şarkı sözleri yazıyorum. Ne mutluluk vericidir ki buraya yazınca hiç tepki almıyorum.

Şu ayraçların arkasına şarkı sözü yazma işini neden yaptığımı bilmiyorum. Belki de sevdiğim iki şeyi kavuşturmak hoşuma gidiyor; şarkı sözü ve kitap sözü. Oysa kitapların önsözleri hep daha güzel gelmiştir bana (hatta Tutunamayanlar'da Selimciğim Işık kitabın bir kısmında hep önsözler yazmıştı, çok hoşuma gitmişti), öykü ilerledikçe başlıktan kapuklaşır sanki, üzülürüm...

Eskiden, daha çok Türkçe Rock dinlediğim günlerde Nev'in şarkısı Sen gibi'nin bir kısmını yazmışım.

Bir pazar akşamı, Sia dinlerken yapılabilecek en mantıklı şeyi yaptım, o sözleri silip yerine şunları yazdım:

"help,
i have done it again
i, have been here many times before..."

Bu defa tükenmez kalemle yazdım. Kalem de beni yarı yolda bırakıp o an'larımda tükenmedi sağolsun.

Yalnız cihazın uzun süre olarak, yüksek ses ayarında kulaklıkla kullanılması ileride işitme kaybına neden olabilir'inden dolayı korkarak dinledim, ileride müzik dinleyemezsem ne yaparım bilmiyorum...

Şarkıyı da bu kadar bahsettikten sonra buraya bırakmazsam ayıp olur artık. Buyrun canım dinleyici, Sia söylüyor; Breathe me:

8 Aralık 2007 Cumartesi

vay be...

Bir virüs nelere kadir canım okuyucu, dur bak anlatayım...

Müzikçaları fark etmeyen bilgisayar çok haklıymış, bir virüsle cenk halindeymiş(canı çıksın, ee tabii varsa).

Formatı yiyince kendine gelen müzikçalar adeta ilk günki gibi pırıl pırıl oldu, bilgisayarda onunla aynı kaderi paylaştı elbette...

Yalnız bir sorun vardı ki saat 08:45 olmuştu ve benim evden çıkmak için 10 dakikam vardı. Şarkıları yükleyemeden çıktım tabii: 'Ne de olsa telefonun radyosu var, bugün de ona takılırım.'

Ha ha, hahaha, zuhahahaha, canım solar, radyo var olmasına var da, acaba radyoda adam gibi şarkı var mı? Bir buçuk saatlik okul yolu bitmek bilmedi, radyoya ancak bir saat katlanabildim ve bu bir saat içinde zevkle dinlediğim sadece bir şarkı çıktı; Sonique-Sky

Onun dışında bir şarkı var ki, durup durup "vay beh!" demek geliyor içimden. Beni iki dakikada esir alan şarkıdan aklımda kalanlar sağolsun;

"şarabı şişeden içmişim, balı peteğinden yemişim, her gün şarkı söylemişim, vay be ben neymişim"

Oha lebron ceymzz...

Şarkının gerisini de sizin hayal gücünüze bırakıyorum. Ben de kendi çapımda bişeyler seslendirmek istiyorum:

"suyu şişesinden içmişim, müzikçalarıma format atmışım, radyoya uzun süre katlanmışım, vay be ben neymişim"

Tek taşını kendi alıp tek başına kendi takan hemcinslerim bu şarkıyı da kanıksayacaklardır. Ben mi, ben tek taş sevmem. Uzaylı olduğum konusunda yeterince delilim oldu artık. Şimdilerde Sirius-C'ye geri dönme planları yapıyorum. Elli sene sonra yukarlardan bir yerden size el sallarım (sizin türünüz için uzun bir süre sayılabilir bu, benim türüm için değil).

Bugün orada da cumartesi mi?

Gülme, incinirim...

22 Kasım 2007 Perşembe

nereden başlasak

TDK'dan başladık bu sabaha, bu adresi çelişkiye düştüğüm kelimeler için kullanıyorum. 'Nereden' diye yazılıp 'nerden' diye okunan kelime bana bunu yaptırdı(aklıma Donnie Darko geldi, hani bir sahnede yerde 'they made me do it' yazıyordu ya). Ahanda şu yazıdan bahsediyorum, -bu arada ahanda için TDK 'ahanda sözü bulunamadı' dedi ama idare edin artık yazmış bulundum. Hem de güzel durdu.- Neyse yazı şöyleydi:
Donnie Darko'nun müzikleri beni filmden daha çok etkilemişti, filmden öyle çok fazla etkilendiğimi söyleyemem. Yani mesela bir Leon gibi ilk izledikten hemen sonra birkaç kez daha izlemedim. Leon'u her izlediğimde Luc Besson'ın yönetmenliğine hayran kaldım. Muhakkak bir yazımda sadece Leon'dan bahsedeceğim.

Heh, gelelim 'nereden başlasak'a. Günün müziğini seçerken epey bir kararsız kaldım. Stairway to heaven, stupid girls, faraway'dan sonra 'Oya&Bora-Sevmek zamanı'na çift tıkladım. Eski günlere döndüm şimdi, bu şarkıyı bağıra çağıra söylediğim günlere (aman bu eylemi kampüs ortamınızda yapmayın dün okudum disiplin yönetmeliğini; kınarlar bak, demedi demeyin) döndüm. O günlerde kimse kimseyi şarkı söylüyor diye kınamıyordu. O günler güzeldi ama benim gibi okuldan nefret eden bir bünye için o günlerin geri gelmesini istemek büyük bir handikap olacaktır. Yani mümkün olsa şu önümdeki 3 seneyi de bir çırpıda geçirirdim(tabii okulu 4 senede bitirecek kadar yetenekli isem, eğer değilsem de mümkünse diplomayı aldığım güne gideyim)Click filminde bir kumandayla yapıyordu adam bunu, ah ah, o kumandadan bende de olacaktı... Click demişken Linger'ı es geçmek olmaz. Tamamdır Oya&Bora'dan sonra Linger'a geçiyoruz. Sonra da güne başlıyoruz ama 'öyle günler var ki baştan sonu gelmiş'miş...

(emeğe saygı linkleri)