İnsanoğlu çok çabuk değişiyor.
Ben Yalın dinleyenlerle alay ediyordum, "Ellerine sağlık diye şarkı mı olur lan, kek mi bu?" diye karşımdakine gülüyordum.. Artık gözüme o kadar şirin geliyor ki Yalın, öyle, yanaklarını mıncıklamak geliyor içimden.. Aramızda kalsın, sabahları da onun şarkısıyla uyanıyorum, uyanmak asabiyet yapmasın diye, pamuk gibi oluyo insan, erken uyandım, gitttiiim sana güller aldım mutlu ol diyee..
Yok bu yazıyı toparlayamayacağım..
Ama bu nası cumhuuuriyet, nassı bi hakimiyet ben anlamadım??
Bari şu şarkısını bırakayım da yazım bi işe yaramış olsun:
27 Ocak 2009 Salı
25 Ocak 2009 Pazar
eins, zwei, drei

(şarkı 'düm tek tek' değil ve bu yazıyı okurken dinlersen anlatmaya çalıştıklarım daha anlamlı gelecek)
Hadise'nin ve Düm tek tek'in Eurovision için seçimi tam yarışmayı kazandırmaya yönelik hareketler, şayet saha çamursuz ve hakem tarafsız olursa ilk üçe gireriz bence.
Anlatmak istediğim bu değildi aslına bakarsan, bunu gugıl'a "eurovision+hadise+düm tek tek" yazıp birçok yerde okuyabileceğinizi sanıyorum -sanıyorum çünkü henüz aratıp bakmadım- bu nedenle de bunları tekrar etmenin sizin entellektüel birikiminize herhangi bir katkı sağlayabileceğine inanmıyorum.
İşin şu kısmı ise son derece keyifli, evet bu tam anlamıyla bir şarkı yarışması değil artık, birkaç istisna dışında 'insanları kim daha çok eğlendirebilecek'e dönüştü. Bunun da biz günlük hayatı yaşayan insanlara katkısı şu yönde oldu: Samimiyetimle söylüyorum ki beni en kötü anımda bile bulunduğum kuyudan çekip çıkaran şarkılardan biri de buraya bıraktığım Ukrayna'nın 2007 Eurovision şarkısı "Dancing Lasha Tumbai" (diğerini merak edenler için 'Beter Böcek(Beetlejuice)'ten hafızalarımıza kazınan "Jump in the Line" namı diğer "Shake shake Senora" gelsin). Eğer yuutubuz açılabiliyorsa da Verka Serduchka'yı ilginç kostümüyle buradan izleyebilirsiniz (daha önce izlemediyseniz çok eğleneceğinizi, daha önce izlediyseniz de yine de eğleneceğinizi söyleyebilirim).
Durum bu basitlikten ibaretken ben de "Hadise gelecek, dertler bitecek" diyorum.
(İstediğim zaman 'Dream Brother' dinleyerek bunalıma girme hakkım saklıdır.)
(fotraf)
22 Ocak 2009 Perşembe
and the oscar goes to..
Üç Maymun'un yabancı film dalında Oscar'a aday olamamasına üzüldüm.
Halbuki bu film de en az "No Country for Old Men" kadar sıkıcıydı..
Üstelik bunu içinde müzik var diye sonuna kadar izleyebilmiştim de.
Hayret bişi yaa..
ÜHÜH...
Tamam, benim si
nema kültürüm 'sıkıcı/güzeeell'den ibaret ama, açıklamayı canlı canlı Yekta Kopan sunumuyla dinledim, yanında da tüm filmlerin adını bi kerede söyleyebilen entel bi sinema eleştirmeni vardı.. Gerçi ben YK'ya odaklanmıştım daha çok, şans eseri "Doktor doktor!!" diyip Michael J Fox'a dönüşebilir diye:)
Hee bi de, "Wall-e" ye en iyi uzun metrajlı animasyon ödülü verecekler
bence, hı hı, voooolliiivaaa??:) )
Beni ciddiyete davet ediyorum; tıpkı Penguen'de de yazdığı gibi, bir insan 'hem Nuri hem Bilge hem de Ceylan' olunca başarılı oluyor demek ki. Yekta Kopan'ın dediğine göre Oscar'a giden yoldaki taşları temizlemiş, sağolsun, bi dahaki sefere Oscar heykelciği onun olsun inşallah..
p.s: Hande Yener(romyo romyo) dinlerken yazdığım kültür-sanat içerikli yazı ancak bu kadar oldu kusura bakmayın, bir dahaki sefere Carl Orff dinleyip de yazarım ama şu an "Carmina Buradaaa mııı=)" diye espri yapabilecek kadar ilginç bi psikolojideyim.. Şimdi de Yemekteyiz'i izlemeye gidiyom, öpt, byes..
(resim)
Halbuki bu film de en az "No Country for Old Men" kadar sıkıcıydı..
Üstelik bunu içinde müzik var diye sonuna kadar izleyebilmiştim de.
Hayret bişi yaa..
ÜHÜH...
Tamam, benim si
nema kültürüm 'sıkıcı/güzeeell'den ibaret ama, açıklamayı canlı canlı Yekta Kopan sunumuyla dinledim, yanında da tüm filmlerin adını bi kerede söyleyebilen entel bi sinema eleştirmeni vardı.. Gerçi ben YK'ya odaklanmıştım daha çok, şans eseri "Doktor doktor!!" diyip Michael J Fox'a dönüşebilir diye:)Hee bi de, "Wall-e" ye en iyi uzun metrajlı animasyon ödülü verecekler
bence, hı hı, voooolliiivaaa??:) )Beni ciddiyete davet ediyorum; tıpkı Penguen'de de yazdığı gibi, bir insan 'hem Nuri hem Bilge hem de Ceylan' olunca başarılı oluyor demek ki. Yekta Kopan'ın dediğine göre Oscar'a giden yoldaki taşları temizlemiş, sağolsun, bi dahaki sefere Oscar heykelciği onun olsun inşallah..
p.s: Hande Yener(romyo romyo) dinlerken yazdığım kültür-sanat içerikli yazı ancak bu kadar oldu kusura bakmayın, bir dahaki sefere Carl Orff dinleyip de yazarım ama şu an "Carmina Buradaaa mııı=)" diye espri yapabilecek kadar ilginç bi psikolojideyim.. Şimdi de Yemekteyiz'i izlemeye gidiyom, öpt, byes..
(resim)
rezene-anason: karışık bir hayal
Dersaneye gittiğim zamanlarda rehber hocamızın ağzından düşmeyen bişey vardı, koridorda karşılaştığımızda, fırsat bulduğunda da sınıfa gelip bol bol hatırlatırdı (unutmak zaten mümkün değildi de o farkında değildi işte): "Önce bir hedefiniz olsun arkadaşlar, kendinizi bir konumda hayal edin ve ona ulaşmak için çabalayın"..
Gereksiz bir dolu hayale kapılıp peşinden sürüklenme yetisine doğduğum günden beri sahip olan su katılmamış 'hayalperest' ben, bu konuda hiçbir hayal kuramıyordum; küçüklüğümdeki "Büyüyünce astronot olucam ben" romantizmini saymazsak..
Yok, gerçekten, hayata dair, "Kendimi ileride şurada görmek isterim" diye hiçbir hırs yok içimde, öyle uysal ki içim bu konuda, sesi soluğu çıkmıyor valla, 'bir lokma bir hırka' derler ya benimkisi de o hesap.
Yine de sırf rehber hocamın tavsiyesidir diye yabana atmadım, dedim ki benim de bi hedefim olsun, ÖSS neticede, koskocaman üç harfli bi sınav.. Bir günümü ciddi ciddi bunun için ayırdım, çalışma lambamdaki ışık sayesinde fark edebildiğim bir toz zerreciğinin süzülüşünü izleyerek bulunduğum düzlemi hayallerimle terk edecek potansiyelim varken, kendimi nerede görmek isterim diye saatlerce düşündüm.. O anlarımda da elimde Doğadan'ın üretimi poşet çaylardan biriyle dolu bir bardak vardı..
Eureka!
Dedim ki, "Eczacılık okuycam sonra da Doğadan'da çalışıcam, ilk icraatim de Rezene-Anason karışımı bi çay yapmak olucak" (bilhassa çocukları daha ilk yudumda mayıştıran legal bi rakı sentezi; o an aklıma kuzenim gelmişti yalan değil)..
Bugün markette rafta duran Rezene çayına baktım boynumu büküp, içindekiler kısmında şunlar yazılıydı: Rezene-Anason.
Gülümseyerek aldım, tıpkı bilinçli bir tüketici gibi üzerindeki yazıları okudum, eğer daha önceden rezenede anason olduğunu fark etseydim bu bölümde de okuyamazdım, playlistimin favorisi "tamirci çırağı" olurdu..
Ha, bence daha iyi olurdu o ayrı, çalışırken -taş devrindeki fırankeyştayn gibi- kulaklarımdan duman çıkaran kafamı zorla çalıştırmak zorunda olmazdım. Ne zor bir bilsen, bu kafayla serilerin yakınsaklık yarıçaplarını hesaplamak zorunda olmak..
Son iki saattir kendimi nedensiz bir şekilde berbat hissediyorum mesela, biraz da bu ruh halimi dağıtayım diye yazdım bunları. Zeki bir insan olsam, ruhumun şu an suyunu sıktığın çamaşır gibi sıkılmasının nedenini bulup rahatlardım ama bulamıyorum işte.. Onun yerine defalardır "Trouble" diyoruz, Chrisciğim ve ben.
-Hamdi Bey'e teklifi için teşekkür ediyorum ama yokum.. 42, Acun Bey siz açar mısınız?
19 Ocak 2009 Pazartesi
yok yeaa!
Hangi şehirmişim diye bakayım dedim ilkin, sonuç benim açımdan çok şaşırtıcı yalnız, 'İstanbul'muşum.. Her şeyi daha basit hale getirmeye çalışırken halen fotoğraftaki kadar karışık yani..
"Siz tam anlamıyla bir “İstanbul”sunuz. Eğer İstanbul’da doğduysanız bu sizin için adeta bir şans demek, çünkü zaten başka bir şehirde mutlu olmazmışsınız gibi bir duruşunuz var. İstanbul hiç bir zaman öngörülemeyen karakterdedir, gizemli, cazibeli, büyüleyicidir, tıpkı sizin (benden bahsediyor:p) gibi. Hem geçmişinin izlerini taşır hem bugünü tüm realitesiyle yaşatır. Kim neyi görmek istiyorsa İstanbul’da onu görür. Tanımak, tanımlamak zaman alır. Tüm bunlar da size has özellikler değil mi?(kesinlikle!) Siz nereye giderseniz gidin denizinin kokusuyla, sokaklarının sesiyle, mavi rengiyle İstanbul sizi geri çağırır ve siz bu çağrıyı kulak ardı edemezsiniz.(ha bak o doğru..) Çünkü siz zaten "İstanbul"sunuz.(İzmit olmayayım?)"
Böyle daha tenha, ıssız bir şehir falan beklerken karşında yanıt olarak İstanbul'u görmek şaşırtıcı oluyor. Bikere ben o kadar karışık değilim ki.. Daha böyle, bi kenarda, sessiz sakin, ne bileyim Los Angeles, Paris falan mesela!
İstanbul'dan sevgilerle:)
(Bi de siz yapın ya, her testin sonunda İstanbul çıkıyor olmasın:p)
18 Ocak 2009 Pazar
zardanadam
Ankara'da soğuk bir Beytepe günüydü yine. Duvardaki afişte kırmızı üst üste durmuş iki zar ben solar'ın gözüne çarptı..Biri altı gelmişti, diğeri de bir. Üzerine bir de Dibini Gör-Zardanadam ikilisini de ekleyince benim dikkatimi çekmemesi, hatta gidip kasetlerini almamam şu an üzerime bir uçan daire düşmesi olasılığıyla eşdeğer.
Sonradan 'Dibini Gör' albümlerini dinledim hep, "Diğer albümlerini de istesene, koliyle yolluyorlar" dedi bir arkadaş -ki ona zamanında kargoyla kargo ücreti dışında hiçbir ücret talep etmeden tüm albümlerini yollamış bu güzel insanlar-.
Şimdilerde de baktım ki, sitelerine tüm albümlerini indirilebilir durumda bırakmışlar, boyutuna kadar yazmışlar, istersen tek tek istersen albüm albüm, sözleri, akorları, tabları her şeyi bırakmışlar.. Birkaç yazılarını da okudum, bu işi para için yapmadıklarını görmemek için kör olmak lazım, tam müzik insanları yani, bu işe gönül vermişler..
O değil de, "hee forumu da varmış, bakayım bi.." dedikten sonra forumda dönen "neden sarışınlar boktur???" başlıklı geyiğe de baktım biraz (bu güzel abilerin -tüm sarışınları tenzih ederek yazıyorum- 'sarışınlar boktur' adlı bir şarkıları var, ona istinaden dönen bi geyik) , grup elemanlarından Erbatur'un verdiği şu cevap iki dakika boyunca sırıtarak ekrana bakmama sebep oldu:
"Boklar çeşit çeşittir:) , bize bir dönem sarışın olanlarından fazla denk gelmiş, öyle demişiz, fazla takılmayın bunlara, üzmeyin birbirinizi... Hayat güzel!"
Pink Floyd gibi ol işşallah Zardanadam:)
(not: şarkılarını bırakmadım buraya ama, sitelerinden dinleyebilir, indirebilir, dünyayı ele geçirme planlarınız için kullanabilirsiniz, ve hatta, 'kalbim yok- kaçacağım'dan başlayabilirsiniz;) )
(emeğe saygı)
16 Ocak 2009 Cuma
bin jip
Ararken yaşadığım anlamsız diyalogları bir yana itip, bulduğum o güzel anın sevincini hatırlayıp izledim yine, filmi..İzlemeyenler için şu kadarını söyleyeyim, yazının devamını okumayı sonraya ertelesinler; 'bu filmi izlemeden ölmeyin.'
----------------spoiler-----------------------------------
Sözcüklerin ne kadar gereksiz olduğunu, hiç konuşmadan o kadar güzel anlatıyor ki Boş Ev (bin jip- 3 iron), insana kendini kelimelerle sarmalanmış ama bomboş hissettiriyor..
Filmin başından sonuna kadar kız ya da çocuk konuşacak diye tedirgin izledim ilk izlediğimde. O kadar sessiz ama çok şey anlatan bir film ki, en sonunda kız konuştuğunda, 'seni seviyorum' dediğinde, 'aslında bunu söylemene de hiç gerek yoktu ki' diye düşünüyor insan ister istemez.. Sen de kandır kendini be adam, 'bu mutluluk nedir?' di mi.. Git kahvaltıya işte.
Evet çocuklarrr, bu filmden ne anladık; yeryüzünde aşk diye bir şey var olduğundan beri çoğu insan hayal dünyasında birilerini aldatıyor. Acı ama gerçek.
Zaten filmin "lt's hard to tell that the world we live in is either a reality or a dream*" diye bitmesi koskocaman bi tesadüf değil bence.
Anlamak zorken, sen bir de anlatmayı denemişsin, sen sessizce anlat, ben yine sessizce dinlerim Kim ki duk. Gözlerim nemlenirse de bil ki anladığım içindir.
----------------spoiler-----------------------------------
Halas.
(resim)
*Yaşadığımız dünyanın gerçek mi hayal mi olduğunu söylemek zor.
15 Ocak 2009 Perşembe
ya mavlan ya mavlan..
12 Ocak 2009 Pazartesi
nikos vertis

Bir dizi vardı hatırlarsanız, Yabancı Damat diye, orada çok hoş Yunan şarkıları çalardı..
Geçenlerde kuzenim 'dinle bak, güzel' diye dinlettikten sonra bir müzik manyağı olarak Nikos Vertis'in izini sürdüm, iyi ki yapmışım, dinlemeye değer şeyler buldum:
Den eho esena - favorim bu. 'slow yunanca he, olmuş ya..' dedim dinlerken, ne dediğini anlamıyorum ama süper, bunu dinlesen diğer şarkılarını da deli gibi ararsın bence (yukarıya bıraktım da hatta bak:) )..
Mono gia sena - Nedense 'bu şarkı sana' diyormuş gibi geliyor(bi teori vardı ya doğuştan her şeyi biliyoruz öğrenmeyip hatırlıyoruz diye, bi dakka lan, dejavu..), sonra da ben bu şarkıyı sana yazdım geliyor aklıma ama işte Cem Adrian'la pek alakası yok..
Pes To Mou Ksana - Böyle kıpır kıpır bi şarkı, hobaaa, eller havaya tadında, yerine göre güzel..
Poia eisai- He, bu da ikinci favorim.
Şimdi üşendim linklerini tek tek aramaya, en baştaki favorim dediğimi bırakıyorum, hoşuna giderse diğerlerini de arar bulursun zaten;)
Yakışıklı bir abiymiş de, Allah sahibine bağışlasın:)
(resim)
10 Ocak 2009 Cumartesi
basın bülteni
Pek kıymetli solar günlüg takipçileri,
İnsanlar kendilerine nick bulamayacak kadar düşünme yetilerini kaybettiklerinden mütevellit canım gibi sevdiğim 'last.fm' kullanıcı hesabımı silmek durumunda kaldım. Dolayısıyla yan taraftaki 'dinlediklerim' kısmı da gitti, yerine 'bir üyesi olduğum siteler' bilgilendirmesi geldi. Yeni bir siteye kaydolduğum zaman güncellenecek.
Benim gariban (eski)mahlasımı kullanarak abuk subuk sitelere kaydolan bu şahıs için Tanrı'dan ona bir nick bulduracak düzeyde zeka ve yaratıcılık diliyorum.
(Dün yazdığım yazı pek bi 'Fazıl Say- göbeğini kaşıyan adam' ekseninde olmuştu, sildim, kusura bakmayın, gerçi bu da biraz öyle oldu gibi ama ben Fazıl Say değilim, İbrahim Tatlıses, belki; 'arkadaşlık sitelerine üye olmuyorum, olanlara saygı duyuyorum' dersem tam olacak virgül feysbuuku da sevmem nokta.)
Aslında hepimizin iyiliği için nicklerimizi tescilleme hakkı istiyorum, lan.
Saygılarımla.
İnsanlar kendilerine nick bulamayacak kadar düşünme yetilerini kaybettiklerinden mütevellit canım gibi sevdiğim 'last.fm' kullanıcı hesabımı silmek durumunda kaldım. Dolayısıyla yan taraftaki 'dinlediklerim' kısmı da gitti, yerine 'bir üyesi olduğum siteler' bilgilendirmesi geldi. Yeni bir siteye kaydolduğum zaman güncellenecek.
Benim gariban (eski)mahlasımı kullanarak abuk subuk sitelere kaydolan bu şahıs için Tanrı'dan ona bir nick bulduracak düzeyde zeka ve yaratıcılık diliyorum.
(Dün yazdığım yazı pek bi 'Fazıl Say- göbeğini kaşıyan adam' ekseninde olmuştu, sildim, kusura bakmayın, gerçi bu da biraz öyle oldu gibi ama ben Fazıl Say değilim, İbrahim Tatlıses, belki; 'arkadaşlık sitelerine üye olmuyorum, olanlara saygı duyuyorum' dersem tam olacak virgül feysbuuku da sevmem nokta.)
Aslında hepimizin iyiliği için nicklerimizi tescilleme hakkı istiyorum, lan.
Saygılarımla.
9 Ocak 2009 Cuma
per aspera ad astra
Bilmiyorum ki nasıl olacak bir daha analiz kitabının kapağını açmamak...Sanırım solar krallığım henüz buna hazır değil, alıştıra alıştıra bırakmalıyım, eheh yaa, geçtim analizden canım günlüg! :))
Per aspera ad astra!
Öte yandan bugün prensesimin doğum gününü kutladık arkidişlerle. Yani bazı insanları öyle böyle değil, manyak gibi seviyorum ya..
Bir de belli ediyorum bunu herkesin içinde..
Ben hiç büyümiycem bence:)
Şimdi dinliyorum: Guns n' Roses'ın bi şarkısı var paradise city diye, dehşet bişey. 26. saniyeden sonra arka plandaki ses var ya "oh, won't you please take me home??" diye sayıklayan; işte bunu saatlerce dinleyebilirim.
Ben de hep bunu bilir bunu söylerim zaten, ev gibisi yok ya..
Böyle her telden, paramparça bi yazıymış gibi oldu ama idare et:)
Bi de, "kosünüs mü o??" :p
1 Ocak 2009 Perşembe
yeni yıl yazısı
Günaydın:)
Güzel bir yeni yıl sabahına uyandım; dışarısı halen bembeyaz.. E içerisi de öyle:)
2009'a ait ilk hediyem, canım penguenim Hurley'imle grafikler ve integraller arasında, Nikos Vertis dinleyerek mutlu ve huzurlu girdik yeni yıla, nasıl başlarsa öyle devam edermiş ya, bütün yıl böyle geçer umarım, ay yok, grafikler ve integraller olmasın:) Hayatımı biraz daha basitleştirmek istiyorum, ben de basit şeylerle mutlu olmak, basit şeylere üzülmek, basit şeylerle eğlenmek, basit şeyler izleyip basit şeyler okumak; basit yaşamak istiyorum, en azından 'artık':)
"Poz ver" dedim ona, eliyle(?) atkısını tuttu; "kapitalizmin esiri olmuşsun" diyip bi makas aldım yanağından "hey dude!"u da ekleyip; ironiye gel:p
Oysa...
"Basit yaşayacaksın.

Mesela susayınca su içecek kadar basit.
Dört çıkacak, ikiyi ikiyle çarptığında.
Tek düğmesi olacak elindeki cihazın;
tek bir düğme, tek bir cümle gibi;
sevince lafı dolandırmadan söylediğin
“seni seviyorum” gibi.
Basit bir öpücük yetecek sana;
basit sıcak bir öpücük
ve o öpücükle dolacak tüm günlerin, tüm düşlerin.
O öpücük için yapacaksın hayatının kavgasını,
o öpücük için yiyeceksin hayatının dayağını.
Kabak çekirdeği verecek sana
rakamların veremediği mutluluğu. :)
El yazısıyla yazılmış eğri büğrü bir mektup olacak
en değerli kağıdın;
hep yanında taşıdığın,
atmaya kıyamadığın.
İki harekette giyiniverecek,
iki harekette soyunuvereceksin.
Kısacık olacak uyanman
ve yola çıkman arasında geçen süre;
kısacık olacak
sıcacık kollara dolanman
ve yolculuklara çıkman arasında geçen süre.
Kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını;
bakışların bile anlatabilecek kendini.
Beklentilerin de basit olacak.
Kaf Dağı’nın önünde bekleyecek mutluluklar.
Bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dostluk romanını;
ya da bir damla gözyaşı yaşatacak sana
en ucuz aşk romanını.
Pankreasının sağlığına dua edeceksin kapatırken gözlerini.
Zafer işareti yapacaksın tuvaletten çıkarken.
Bir kaşarlı tost olacak aradığın
nasıl oturacağını bilemediğin sofrada;
parmakların olacak en kıymetli çatalın.
Yine, aynı parmaklar çözecek en karmaşık denklemleri.
İskender’in kılıcı duracak avukat rehberinin yanında.
Bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana
kontrplak bir gitarda, doğru basılmış bir
“fa diyez”in mutluluğunu.
Makyajın ilk “a” sına kadar bilmen yetecek.
Temizlik kokacak en pahalı parfümün
“Bilmiyorum” diyebileceksin bilmediğinde
ve çok normal olacak onu da bilmeyişin.
Tek dereden su getirmen yetecek,
bir “istemiyorum” diyebilmeye.
Ne durduğu farketmeyecek abanın altında.
Saatin, sadece saati gösterecek;
Telefonunu sadece telefon etmek için kullanacaksın.
Küçük bir not defteri olacak bilgini en hızlı sayan.
Basit yaşayacaksın, basit.
Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi
basit..."
Bu güzel şiir Diş Hekimi Yalçın Ergir'inmiş, ama Can Yücel ya da Nazım Hikmet adıyla dolaşıyor, gelen forward maillere dikkat derim..
Hadi hadi, siz de silgilerinizi alın, 2008'e ait kötü olan ne varsa silin gitsin; bir şey kaybetmezsiniz ya, önümüzde yepyeni, güzel şeyler yazmamız gereken bir 365 gün var belli mi olur:)
Hepinize sağlıklı, barış ve huzur dolu bir 2009 dilerim, sevgiler.
Güzel bir yeni yıl sabahına uyandım; dışarısı halen bembeyaz.. E içerisi de öyle:)
2009'a ait ilk hediyem, canım penguenim Hurley'imle grafikler ve integraller arasında, Nikos Vertis dinleyerek mutlu ve huzurlu girdik yeni yıla, nasıl başlarsa öyle devam edermiş ya, bütün yıl böyle geçer umarım, ay yok, grafikler ve integraller olmasın:) Hayatımı biraz daha basitleştirmek istiyorum, ben de basit şeylerle mutlu olmak, basit şeylere üzülmek, basit şeylerle eğlenmek, basit şeyler izleyip basit şeyler okumak; basit yaşamak istiyorum, en azından 'artık':)
"Poz ver" dedim ona, eliyle(?) atkısını tuttu; "kapitalizmin esiri olmuşsun" diyip bi makas aldım yanağından "hey dude!"u da ekleyip; ironiye gel:p
Oysa...
"Basit yaşayacaksın.
Mesela susayınca su içecek kadar basit.
Dört çıkacak, ikiyi ikiyle çarptığında.
Tek düğmesi olacak elindeki cihazın;
tek bir düğme, tek bir cümle gibi;
sevince lafı dolandırmadan söylediğin
“seni seviyorum” gibi.
Basit bir öpücük yetecek sana;
basit sıcak bir öpücük
ve o öpücükle dolacak tüm günlerin, tüm düşlerin.
O öpücük için yapacaksın hayatının kavgasını,
o öpücük için yiyeceksin hayatının dayağını.
Kabak çekirdeği verecek sana
rakamların veremediği mutluluğu. :)
El yazısıyla yazılmış eğri büğrü bir mektup olacak
en değerli kağıdın;
hep yanında taşıdığın,
atmaya kıyamadığın.
İki harekette giyiniverecek,
iki harekette soyunuvereceksin.
Kısacık olacak uyanman
ve yola çıkman arasında geçen süre;
kısacık olacak
sıcacık kollara dolanman
ve yolculuklara çıkman arasında geçen süre.
Kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını;
bakışların bile anlatabilecek kendini.
Beklentilerin de basit olacak.
Kaf Dağı’nın önünde bekleyecek mutluluklar.
Bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dostluk romanını;
ya da bir damla gözyaşı yaşatacak sana
en ucuz aşk romanını.
Pankreasının sağlığına dua edeceksin kapatırken gözlerini.
Zafer işareti yapacaksın tuvaletten çıkarken.
Bir kaşarlı tost olacak aradığın
nasıl oturacağını bilemediğin sofrada;
parmakların olacak en kıymetli çatalın.
Yine, aynı parmaklar çözecek en karmaşık denklemleri.
İskender’in kılıcı duracak avukat rehberinin yanında.
Bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana
kontrplak bir gitarda, doğru basılmış bir
“fa diyez”in mutluluğunu.
Makyajın ilk “a” sına kadar bilmen yetecek.
Temizlik kokacak en pahalı parfümün
“Bilmiyorum” diyebileceksin bilmediğinde
ve çok normal olacak onu da bilmeyişin.
Tek dereden su getirmen yetecek,
bir “istemiyorum” diyebilmeye.
Ne durduğu farketmeyecek abanın altında.
Saatin, sadece saati gösterecek;
Telefonunu sadece telefon etmek için kullanacaksın.
Küçük bir not defteri olacak bilgini en hızlı sayan.
Basit yaşayacaksın, basit.
Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi
basit..."
Bu güzel şiir Diş Hekimi Yalçın Ergir'inmiş, ama Can Yücel ya da Nazım Hikmet adıyla dolaşıyor, gelen forward maillere dikkat derim..
Hadi hadi, siz de silgilerinizi alın, 2008'e ait kötü olan ne varsa silin gitsin; bir şey kaybetmezsiniz ya, önümüzde yepyeni, güzel şeyler yazmamız gereken bir 365 gün var belli mi olur:)
Hepinize sağlıklı, barış ve huzur dolu bir 2009 dilerim, sevgiler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
