sobee etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sobee etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Şubat 2009 Cumartesi

acil demokrasi

Uraganım Solar Günlüg'ü sevdiği yedi blog içine eklemiş, sağolsun.

Ben de şu mübarek günde anarşist ruhumla 'sadece yedi blog' kuralını çiğneyerek yediden fazla blog sahibine "Blogunu çok seviyorum, sen hep yaz, ben hep okuyayım!" diyorum (yine alfabetik liste:)) :

Berşan

Biyonikkedi

Etipuf'un paleti

Hale

Hepatitze

Herneyse

Inflack

Kültür mantarı

Serotonin

Sinanonur

Niye sadece yedi blog ya? Gel de anarşik olma! :)

30 Kasım 2008 Pazar

orda durma

Evet, nihayet sevgili Lal-ı Reyhan'ın 'sobeee:))'sine cevab veriyorum..

Bulunmaktan zevk aldığım yerler şöyle efenim;

Listemin en başına canım İzmit'imi bırakıyorum. Aramızda özel bir iletişim var kesinlikle. Bazen ben dinlerim onu, bazen o beni dinler, sırtımı sıvazlar, mavi mavi umutlar, sarı mutluluklar verir, keyifsizse yine beraber yaşarız gri bulutların kasvetini ve bence kar en çok İzmit'e yakışır.. Yerimde başka biri olsa şair olurdu kesin ya, neyse, bu beceriksizliğime rağmen seviyor beni:)

Yandaki fotoğraf bir üst geçit üzerinden, marinaya giderken içimden 'bu anı kaçıramam' diyerek durmuş, yorgun bir iş gününü daha bitiren güzel İzmit'e bakmıştım hayranlıkla.. Yorgun ve güzel şehrim:)

Şehirlerden başlamışken, ilk görüşte sevdiğim diğer iki yere geçmek istiyorum; Marmaris ve İzmir.

Marmaris, yüzeysel bir bakışla Türkiye'den çok farklı. Kendi memleketimde kendimi yabancı hissetmiştim ilk gittiğimde. Yollarda Türkten çok Rus var yahu:p Davay davay.. Ehem, ciddiyeti muhafaza edelim pliz. Bir süre şaşkınlıkla etrafa bakındıktan sonra Marmaris'in arka sokaklarını keşfe çıktık babamla, emekli dedelerle, gözlerinin içi pırıl pırıl gülen teyzelerle tanıştık. Ahanda bizim insanımız işte dedim, kanım kaynadı Marmaris'e. Beş yıldır ilk kez bu yaz gitmedik:( Çok fena özledim mehtaba bakıp canlı canlı 'deniz ve mehtap'ı dinlemeyi:)

İzmir.. Bence fazla söze gerenk yok. Hani "GATA!" gibi, ismini duyduğun an iyileşmiş olman lazım (burada Cem Yılmaz'ın son gösterisini izlediğinizi varsaydım, aferin iyi varsaydım). Zaten yazmıştım da, bünyesindeki pozitifliği, canlılığı, insanlarının sıcaklığını adım attığınız andan itibaren hissedebileceğiniz ender şehirlerden..

Tekrar bu taraflara dönelim. Hereke denizin verdiği huzuru anında damarlarınıza nüfuz ettireceğiniz bir yer. Biz genelde mangal yapmak için gideriz:) Hereke deyince aklıma gelen ikinci şey de hamak sefasıdır bu yüzden. Hakkatten ya, 'kurtulur muyum bunalımdan hamakta sallansam'? Bekle beni Hereke:p

Nerede (hangi şehir anlamında bea, biliyoruz, karada gitmez vapurlar), ne zaman, kiminle (bazen yalnız olmak tercih nedeni) olduğum önemli değil, vapurda olayım, elimde martılara atacak kadar simitim olsun, 'ben dünyanın en mutlu insanıyım lan şu an!!' diye aşka gelirim.. Hayat ne tuhaf di mi, vapurlar falan..

Hımm, başkaaa, evimi, evimin mutfağını ve odamı çok seviyorum, eğer ki iyi günümdeysem eve gelir gelmez mutfağa selam eder, kahvemi yapıp odama geçer, arka plana da güzel bir müzik bırakıp kendimi huzurun kollarına atarım..

İçinde sevdiklerim olduktan sonra dünya bile huzur bulabileceğim bir yer olabiliyor demek ki. Onlar da olmasa zaten;

***
Altın Kalp...

Marvin: Artık gıcırdayan kapılardan daha büyük bir sorunumuz var.. Solar geliyor..
Ford: Keşke annemi dinleseydim
Arthur: Nelerden bahsederdi ki?
Ford: Bilmem, hiç dinlemedim..
***

p.s.:merak etme lan ömrüm yetmez gelmeye yolda ölürüm ben, yok ki öyle son model uzay aracımız bizim, hımppff, yazık bizeğğğ..

Başlık 'Mor ve Ötesi'nin 'Gül Kendine' albümünde yer alan 'orda durma' adlı eserden itinayla araklanmıştır. Yazarın yazılı veya sözlü izni olmadan benzer biçimde araklama yapılamaz.

23 Ekim 2008 Perşembe

kelebekli günlüg

Çoğumuz gerçek hayatta birbirimizi görmedik değil mi yaa? :) Ben buraya yazarken bunu unutuyorum; belki de bu yüzden aramızdaki iletişim bu kadar samimi ve güzel..

Mesela bugün canım o kadar sıkkındı ki, otobüsteyken eve geldiğimde bloga içimden ne geliyorsa yazıp biraz olsun rahatlamayı düşünüyordum, öncesinde bakayım dedim Uragan'ım ne yazmış diye ama sadece yazmakla kalmamış, üstelik bana kelebekler göndermiş..

Nev'in şarkısını açtım, 'Kelebek'i dinliyorum şimdi, kafamı azıcık toparlayıp sonraya sakladım içimdeki sıkıntıları, teşekkür ederim canım Uragan'ım..

Ben de yazılarını okuyup kendimden bir şeyler bulduğum, gerçek hayatta da tanıdığım/tanıyamadığım diğer arkadaşlarıma gönderiyorum kelebekleri (alfabetik liste:p ):

*Bloga değil de (ben de yazarıyım ki heheh:)), matematik aşığı örtmenim Aylak Abaküs'e,
*Yarın alacağım simitlerin yanına çay ve sohbetini de katacak sevgili Hale'ye,
*Yıllardır yazdıklarını bıkmadan okuduğum, kendimden çok şey bulduğum Hepatitze'ye,
*Yorumlarıyla yüzümü her defasında gülümsetmeyi başaran, gökkuşağı renkli kıyafetleriyle Herneyse'ye,
*'Converse'li kız' olarak aklımda çıtı pıtı bir hayalini çizdiğim şeker blogger inflack'a,
*Geleceğin doktorları, dostluklarının ömür boyu sürmesini dilediğim Mq ve Ruby'e,
*ÖSS'ye hazırlandığım yıldan bana kar kalan tek güzellik, aşmış sinema kültürüyle beni benden alan adıyla müsemma Serotonin'ime,
*Şiirlerini okumaktan zevk aldığım, 'huhh, O da vardı Haggard dinleyen..' diyerek yalnız olmadığımı düşünmemi sağlayan 't cetvelsiz mühendis':) Sinanonur'a,

ve takipte olduğum tüm diğer blog yazarı arkadaşlarıma az evvel rengarenk kelebekleri gönderdim efendim, kanat çırpışlarını izleyin;)

22 Eylül 2008 Pazartesi

sobe: vazgeçtiğim hayaller

Bünyesinde İzmit'ten nefret eden bir blogger barındırdığı halde(:p) sevdiğim tek blog iki dostun yeri'nin solar günlüg'e ortaladığı topa sol kanadın gerilerinden hızla gelerek yetişmeye çalışacağım kısfmetse.

Bu girişe bakarsan 'Fenerbahçe'de futbolcu olmak isterdim:( PAF takımı da olurdu:(' dememi bekleyeceksin, ama yok, benim de mq gibi yazar olma hayallerim vardı ki sanırım daha çok kitaplarıyla vakit geçiren her insan hayatında bir kerecik de olsa yazar olabilme hayali kurmuştur. Fakat insanların hayallerini sistematik bir şekilde yok eden gerçekliğin karşısında benim kırılgan hayalim don kişotluk bile yapamadan sadece can çekişti kısa bir süreliğine, ardından sizlere ömür. Saflık desen bende de vardı, hatta 'şövalyeler yalan söylemez' diye düşünerek her 'şövalyeyim ben' diyene inanacak kadar, ama mücadeleci ruhum yok pek (tiyatroyu da bu yüzden bıraktım zaten, sesim en arkadakilere kadar gitmiyormuş, çiğ yumurta içmem gerekirmiş, siz için kardeşim bana ne).

Şimdi blogger sağolsun, lafa gelince herkes on dakikalığına da olsa Montaigne olabiliyor. Şaka bir yana sağlam içerikli Türkçe blogların ülkemiz adına çok ciddi bir boşluğu doldurduğunu düşünüyorum; kitap, haftalık dergi okumasak da birinin gerçek hikayesini okuyup yorumlayabiliyor ya da internet üzerinden haberleri okumadığımız günlerde bile gündemin sıkı takipçisi en az birini okuyabiliyoruz. Bu bilgilerin güvenilirliği tartışılabilir ama üzerinde biraz düşünecek normal zeka seviyesinde her insanın iyisini kötüsünden ayırabileceğine inanıyorum ki diğer okuduklarımızın da yüzde yüz doğru olmadığını düşünürsek fazla kafaya takılacak bir şey değil, bu konuda fazlaca faydacı bir yaklaşım güdüyorum:p Yaklaşım demişken, felsefeyle alakalı birçok temel bilgiyi, düşünürleri uzun yıllar zevkle okuduğum şimdilerde kapalı olan bir blogdan öğrendiğimi söyleyebilirim. Adam kitapları okuyup, fikirleri işleyip samimi yorumlar yazıyordu, bir günde bir kitap/bir felsefik akım hakkında fikir edinmek hiç de fena bir şey değil neticede:)

Bu da bitirdiğim elmanın koçanı => )(

Neyse konuyu dağıtmayayım daha çok. Hayallere dönelim tekrar.

Daha öncesinde de 'ne olacaksın?' dediklerinde düşünmeden 'astronot!' diyordum. Liseye kadar sürdü bu hayalim hatta. "Uzay-karanlık-boşluk" üçlüsü hep ilgimi çekiyordu, geceleri aptal aptal gökyüzüne, yıldızlara bakıyordum, ne kadar ufak olduğumu düşünüp büyük olanlara hayranlık duyuyordum. Eş zamanlı, odamın her tarafını yıldız, gezegen, uçan daire vs resimleriyle donatmıştım. Sonra 'Astronomi ve Uzay Bilimleri'nin öss kitapçıklarında barajı aşarak girilebilen şık bir isimden ibaret olduğunu algıladım, 'bir bayan için ideal meslek' öğretmenliğe yöneldim. Yarım gün tatil, 3 ay yaz tatili, geleceğim için pek hayal kurmadan iyi kalpli bir öğretmen bulup evimi çekip çevirmem uygun görüldü zaten, gidişata bakarsak öyle de olacak gibi.

He hee, dee, eee? Beyaz atlı prense inanmıyorum ama bir masal var dayea nadayeya dadaeaouvv daeadaaayee. Daha ayrıntılı bilgi için bakınız ilk kabileler dili ve edebiyatı (bu konuyla da dalga geçtim ya kendime bişi diyemiyorum). Ağlansam daha mı iyiydi bea; 'acımız büyük', 'bu defa güldürmedi', 'son şakasını yaptı'.

Bir hayalim daha vardı, her şeyi bırakıp deniz kenarında bir kulübede balıkçılıkla geçinerek daha basit yaşamak. Şimdi diyorum ki;

"well i deserve nothing more than i get
cos nothing i have is truly mine
"
(güzeller güzeli Dido - Life for rent)

Tespit: "Hayal kurmak iyi bişeydir ama belli bir dozajda gerçekçiliğe de ihtiyaç vardır." Bu dozajı iyi ayarlayan insanlara bizler halk arasında "mutlu" diyoruz, bunun farkına vardığımdan beri ben de daha az düşünen, daha az hayal ve farkındalıkla daha mutlu bir insan olma yolunda ilerliyorum.

Bu bir çelişki midir? Bingo!

Bu defa bireysel oynamıyorum, gole çeviremeyeceğim için topu ceza alanına doğru gönderiyorum: Eğer ofsaytta değilsen bana vazgeçtiğin hayallerinden bahsetsene; (gözyaşlarını tutabilirse) uragan, (eğer beni duyuyorsa) serotonin, (gücü halen yetiyorsa) inflack.

Ya o değil de, ütü masalarına dikiz aynası takılmalı bence, taşıdığın zaman duvara çarpma olasılığını sıfıra yaklaştırmak için..

7 Mart 2008 Cuma

sobee:)

Canım Uragan'ım sobelemiş beni, bekletmeden cevap veriyorum:

Nefesimi kesecek anlar...

-Coldplay konserinde 'Yellow'u çalarken sahnenin sarardığı an.
-Masallarla büyümüş bir bünye olarak beyaz atlı prensimle göz göze geldiğim ve bunu anladığım ilk an:)
-'Öğretmen' sıfatıyla ilk sınıfıma adım attığım an.

Hemen yapabileceğim halde yapmadığım nefesimi kesecek anlar...

-Gitmek için adım attığım ilk an.
-Kahvenin kokusunu ilk algıladığım an.
-Haggard'ın 'the final victory'sinde 'mortius, domine, lux perpetua luceat' sözcüklerini duyduğum anlar(bir de ne demek olduğunu anlasam bari:p).

Bir daha dünyaya gelme şansım olsaydı,

-Herkesten çok kendime değer verirdim.
-Hep başkalarını değil, kendimi affederdim.
-En çok başkalarını değil, kendimi düşünürdüm.
-Cin Ali haricinde hiçbir şey okumazdım.
-Çarkın en uyumlu parçası olurdum.
-Sanmazdım, ummazdım, hiç hayal kurmazdım..

Bana bu fırsatı veren Uragan'a, arkadaşlarına ve yine de hayata sonsuz teşekkürlerimle...

Bu sobe döngüsü bende son bulsun, ya da ben de Erdil Yaşaroğlu'nu sobeleyeyim:p