31 Temmuz 2008 Perşembe

durağan neşeli

Yazıya ilginç bir zamanda başladım; 13:13. 13 benim değer verdiğim bir sayıdır. Böyle şeyleri kaç kişi umursar bilmiyorum. Bir yazıya başlarken kaç kişi saate bakar, sayılara anlam yükler, bu anlamla üzülür ya da bu anlamla sevinir? Beyhude çaba, biliyorum, hiç geçmeyecek ki bu yalnızlık, imalat hatasıyım ben.

"Durağan neşeli". Bu tanımı Erdil Yaşaroğlu kendi blogunda yapmıştı o anki ruh hali için. Çok hoşuma gitmişti ama ben buna daha çok 'Beirut-Nantes' hali diyorum, 'yüzünü görmedim epeydir ama müzik eşliğinde geçti günlerim, şehrin ışıkları yanarken ben deniz kenarında yine bu şehirde yaşanmış o güzel günleri düşünüyordum' gibi.

Okuyucu tasvir de ister; depresif zamanların sonrasında dar alanda kısa paslaşmalar gibi durağan neşeli ruh hali. Koşmazsın ama maç durduğun yerden devam eder. Neşeli zamanlara göz kırpar uzaktan, koşmaya başlayacaksın bir süre sonra.

Başucumdaki 'Tehlikeli Oyunlar'a ihanet edeceğim bugün ve bir süre önce tutunduğum pek çok şeye, gökyüzüne bakacağım uzun uzun deniz kenarında, elbette, dönüşte Penguen almayı ihmal etmeyeceğim. Arkadaşlar olmadan tek başıma güleceğim denizin maviliğine bakıp, garip hallerimi alaya alacağım bugün. Denize atacağım pek çok olumsuz düşünceyi, denizanaları çabuk yok ediyor, yüzde iki farkıyla tamamen su olmaktan yırtan mucizevi bir canlı sonuçta, yumurtaya can veren Rabbim.

Bugünlerde burçlara inanasım geliyor mesela. Gelen 'fw: su grubu'ndan sonra denizanası zannediyorum kendimi. Pozitif, kontrast, negatif, nazar, bilim, olmayana ergi, yıldız haritası, din, endoplazmik retikulum, kahve falları, voltmetre, meditasyon, zen, ben. Yengeç, balık, akrep; su grubundan baban çıksa yiyeceksin de bir tek akrebi yiyemiyor insanlar yemek mahiyetinde, çünkü zararlı; suyuna gitmedin mi kindar, kıskanç, yalancı, yıllar önce yaptığını yıllar sonra yüzüne vurabilen, gözler yalan söylemez derlerse de bakışlarıyla bile insanları kandıran yegane canlı akrep insanı. Diğerleriyse kuyruğuna bassan bile naif, vur kafasına al ekmeğini, o derece. Hazır burçları dikkate alacak gibiyken bir ara nazara da inanayım diyorum, bildiği duaları okurken teyzem, işe yarayacaklarını tüm kalbimle tasdik edeyim ben de.

Öyle işte:) Tatil hiç yaramıyor bana, bitti kurtuldum. Şimdi aklımda yapacak bir şey telaşı olmadan 2008 senesi denize son kez bakmaya gidiyorum, giderken de son günlerdeki gündeme dair fikirlerimi "demokrasi adına güzel ama ülkemin geleceği için karanlık bir adım" paradoksuyla özetleyerek hissettiğim 'korku'yu ön plana çıkarmak istiyorum daha çok, yazıya Erdil Yaşaroğlu ile başladım, bir karikatürüyle de bitireyim:korku
Not: Buraya bir göz atmakta fayda görüyorum, efsane erke dönergeci geri dönmüş:)

29 Temmuz 2008 Salı

sahipsiz bir yazı

Bu güzel yazıyı Can Dündar imzasıyla bir blogda gördüm. Can Dündar'ın tarzına benzetemediğimden (her şeyi bırak, virgülden sonra illa ki boşluk bırakır) kontrol ettim yazarın sitesinde, tahminim doğru: ona ait değilmiş, uyarıyor benim adımı yazıp dağıtmayın diye...

Ben de çok beğendiğim yazarı belirsiz bu yazıyı öylece bırakıyorum, belki bir gün biri 'benim' der de sahiplenir, ismini belirtirim altına, buyrun okuyun, bence siz de beğeneceksiniz 'olgunlaşmak'ı;

"Artık eskisi gibi her haftasonu birileri ile dışarı çıkmak istemiyorum. Beni yoran ilişkiler, yeni tanışmalar, yeni yüzler aramıyorum. Eski dostlukların da özetini çıkarmaya başladım.

İlişkilerde tasarrufa gidiyorsun her şeyde olduğu gibi ve gereksiz insanları hayatından atmak istiyorsun. Yapmacık, inanmadan konuşmak istemiyorum artık. Beni anlamayanlarla konuşmak cümle kirliliği yaratıyor ve hak edenlere saklıyorum enerjimi.

İstediğime istediğimi deme özgürlügüne sahibim, eleştirme hakkını oluşturan yaşanmışlık ve yeterli yaş faktörü artık bende de var. "Ben demiştim", "Ben bilirim","Ben zaten anlamıştım", sendromunda olanlarla arkadaşlıkları bir kez daha sorguluyorsun. İlişkilerini sadeleştirmeye başlayınca sıra iyi ve kötü gün dostlarını ayıklamaya geliyor. Kötü gün dostlarını belirliyor ve onlara daha çok önem veriyorsun. İyi gün dostu bulmak ne kadar kolaysa kötü gün dostu bulmak bir o kadar zor, biliyorum. Dostlar ihtiyaç oldugunda göçmen kuşlar gibi sıcağa uçuyor ve sadece seninle birlikte sürüden ayrı düşenler kalıyor.

Zamanın ne kadar kıymetli olduğunu öğreniyorsun buralara kadar gelirken. Uzun düz otobanlardan olduğu gibi, kestirme bozuk yollardan da ulaşabilirsin hedeflerine. Kestirmeleri de öğrendim gide gele.

Boş geçen her saniye değerli artık. Daha yapılacak çok sey var ama, kendimi çok yormaktan çok hırpalamaktan yana değilim.

Gerektiğinde "hayır" demeyi öğrendim ve bu kelime başta karşındakine kırıcı gelse de senin için hayat kurtarıcı olabiliyor. Sevgiye önem vermek gerektiğini, zamanı geldiğinde elinde sadece sevginin kalacağını biliyorum.

Sevgi paylaşıldıkça oluşuyor, olgunlaşıyor. Aileme ve seçtiğim tüm dostlarıma daha önce göstermediğim sevgi, anlayış ve ilgiyi gösteriyorum. Biliyorsun ki gidenlerin ardında sadece iyilikler kalıyor, ne kadar sevgi dolu olduğu hatırlanıp anılıyor.

Bana çok genç olduklarını hatırlatırcasına nedense tecrübelerimi, fikirlerimi sormaya başladılar. Vereceğim cevaplar belki çok anlamsız geliyor ama yine de dinliyorlar ama ben biliyorum ki yaşamadan hiçbir şey öğrenilmiyor. Yaşamışlığın oluşturduğu bir alçakgönüllülükle gülüyorum içimden sadece.

Artık daha şık giyiniyorum, senelerle birikmiş dolaplar dolusu kıyafet var ve bunları kendimle paylaşmalıyım. Önce kendine güzel görünmelisin, kendi zevkime göre giyinmek istiyorum, böyle hissediyorum. Modaya uymak adına popomun sığmadıgı düşük bel pantolonlara sığmıyorum diye kendimi üzme tercihini de kullanabilirim.

Ayıp, günah ya da ne derler korkuları çoktan geride kaldı.

Dostlarıma, kendimize yemek yapmak hoşuma gidiyor. Mutfak eskiden bir zulüm iken şimdi zevk aldıgım mekanlar arasına giriyor. Farklı lezzetler denemek güzel ve kendi lezzetimi kendimde yaratabileceğim belli bir damak zevkim ve mutfak kültürüm oluştu.

Sonra Sezen'in şarkısındaki gibi anneni daha sık düşünüyorsun ve hatta anlıyorsun. İşte bu yeni alışmaya başlanan ve giderek hoşa giden yeni duruma olgunluk deniyor.

Yaşamışlığın, görmüşlüğün, geride kalmış üflenmiş doğum günü mumlarının bir sonucu kendiliğinden ortaya çıkıyor hayatın bir dönemecinde bu olgunluk.

Ne zaman dersen herkese göre, ne kadar dolu yaşadığına göre değişiyor bu olgunluk çağına ermek.

İnanın bana hayattaki düşüşler, zor alınan virajlar bu zamanı hızlandırıyor.

Kendi dünyanın küçüklüğünü keşfetmek ve buna rağmen kendinin kıymetini bilmek çok işe yarıyor."

27 Temmuz 2008 Pazar

gta, mercan dede ve siyah balık kraker

Grand Theft Auto, hiç oynamadıysanız şayet, ısrarla tavsiye ediyorum. Direksiyon hocam görebilseydi benimle gurur duyardı yauu, en dik yokuşlarda bile arabayı milim kaydırmadan harekete geçirebiliyorum:)) Yaşasın Zaibatsular!

Emrin?

Yaparım.

Şaka şaka, bu başka oyundu:)

Şimdilik birkaç ufak hikaye yeter bana. Siyah Süt, bugüne kadar okuduğum en sıkıcı kitap ne de olsa.. Kitap ile ilgili okuyucu görüşlerinden biri çok garip, adam o içseslerin herbirinin yazara ait olduğunu kitabın sonunda anlamış, 'kitabı yarıda bırakanlar için üzülürüm' diyor..

Şu sıradan hayatımda tuhaf bir şey yapayım diyorsanız GTA oynarken arabaların radyosu yerine Mercan Dede dinleyip tropikal meyve aromalı jelibon yiyin. Üçünü aynı anda yapabilirseniz tabi, hahayt:p

Kimse dharma balık krakeri de atmıyor ya kafesime, neyse, elveda ve tüm o balıklar için teşekkürler.

Oeh, yazının her parçası ayrı bi dünya ya, nerde bütünlük, nerde solar?

24 Temmuz 2008 Perşembe

dün yine seni andım gözlerim doldu

Sevgili fea,

Mektubunda bana sitem ediyorsun ama canım inan ki yüzde iki verimle çalışan bir beyin, nasıl bu kadar hızlı geçtiğini halen kavrayamadığım zaman ve şişkin ego kombinasyonuyla işler ancak bu kadar düzgün yürüyor. Seni unuttuğumu sakın düşünmeyesin e mi?

E ama sen de bütün etilleri bünyene toplamışsın da haber vermiyorsun:)) Ahah, şaka bir yana, bana haber vermediğin için çok kırıldım. Oralardan nasıl telafi edeceksin bilmiyorum, belki bikaç yıldız attırıverirsin gece penceremden fazladan dilek tutayım diye, buralarda tutulacak çok dilek oluyor. Nerde sende güneş toplayacak yürek, yan gelip keyif çatıyorsun yine değil mi? Hamak vardır umarım oralarda. Ben uzun bir süre evden çıkmamayı düşünüyorum, hem daha çok yazacak vaktim olacak bu sayede. Yine suratında o garip ifade oluşmuştur şimdi, ay canım, seni şeker şey.. Ulan ne şeker şeyi, elime bir geçsen seni eşşşek sudan gelinceye kadar döverdim, insan başka galaksiye taşındığını da mı söylemez? O geçenlerde tanıştırdığın üç kafalı yaratıktan öğrendim adresini felan. Çok kızdım çok! (sizin orada da internette sansür varsa şayet) girdiğin tüm sitelere erişimin engellenir işşallah, günlügümü bile okuyamazsın.. O kadar kızgınım ki sana bizim rehbere senin için 'molekül gibi molekül' yazdım, bakarsın bi ara.

Dur yav, sinirlenme hemen:)) Sevdik diye söylüyoruz. Yoksa bana ne, allaağın molekülü galaksiler arası seyahat yapmış felan.. Millet sana sadece pea diyip geçiyor zaten; aşk molekülüymüşsün, ahahahaha hiç güleceğim yoktu bea.. Len tanımasam seni dediklerine inanacam hani. Bu şaşkalozun aşkla uzaktan yakından alakası olamaz katı kalpli, duygusuz molekülün tekidir diyecem ama sana kıyamıyorum işte.. Müslüm Gürses'le belgesel seslendiresice:)

Neyyse, diğer kimyasallara dikkat et olur mu, bunca yıldır inatla koruduğun molekül yapının bozulmasını istemeyiz.

Kestane kebap acele galaksiler arası cevap, öptüm şeker, byes.

19 Temmuz 2008 Cumartesi

yollar

"this could be the end of everything,
so why don't we go
somewhere only we know?"

Bütün gün dinleyebileceğim bir şarkı daha var artık; teşekkürler Keane ve yeni halini de beğendiğim canım Last fm.

Bence hafife almayın, çok büyülü bir şarkı bu.

Bir de, günümüz kutlu olsun sevgili Fenerbahçeliler; "1907'de doğdu aşkımız". Eee devamını da Kadıköy'de bağırarak söyleriz artık;)

17 Temmuz 2008 Perşembe

4 8 15 16 23 42

Loastt!

Ben de izleyeyim dedim, "ya bi dizi var izle kesin, süperr" diyip durdular neticede insanlar o kadar.. Başlarda epey sardı hani, bir haftada bir sezonu bitirdim. İkinci sezonun ortalarındayım şimdilerde de, ama ne bileyim, sıkıldım sanki, ara verdim biraz hakkında bişeyler karalayayım dedim. Gerçi kendimi az çok tanıdım da(yuh), genellikle çabuk sıkılan biriyim, dizi buna da kurban gitmiş olabilir ya da gerçekten birinci sezonu ikinciye göre fena halde akıcı da olabilir..

Daha yolun başındayken bu ahkam kesmeler ne şimdi deme dur bi. Birincisi, popüler olana çamur atıp marjinal görünme çabam yok (en azından şimdilik:p), ikincisi de "Ben bu işi çözdüm feci zekiyim" diyerek Sims misali hanesine artı artı karizma isteyen 'liselim' modunda da değilim şans eseri(yine şimdilik:p). Asıl demek istediğim şu, abartmışız sanki biraz be:)

Yani Donnie Darko'yu izleyerek zaman yolculuğunun mantığını çözmeye çalışan biri olmayarak ıssız bir adada gerçekleşen esrarengiz olaylara bilimsel ve mantıklı kılıflar bulma çabasını da anlayabilmiş değilim. Cem Yılmaz son gösterisinde güzel ifade ediyordu aslında, adam sahnede uçunca "lan, bak bak kesin arkada ip var" diyerek o an eğlenmek yerine ince zekamızı devreye sokuyoruz biz. Bak ne güzel diyor işte;"Adam gerçekten uçabilse peygamberliğini ilan eder zaten, biletli gösteri yapmaz."

-yazar yazının geri kalan kısmında zaman zaman kendisiyle çelişecek-

Hurley hakkında bişeyler ararken(bundan ayrıca bahsedeceğim:) Lost dizisiyle alakalı sitelerdeki yorumları görünce işte, biraz acıklı geldi durum bana.. İçimizde ne senaristler varmış, yaratıcılık ve zekalarını gösterecekleri yer arıyorlar; öyle ki Lost'u yazanların bile aklına gelmemiştir böyle ihtimaller. Neden bir başkasının hayal dünyası üzerine bu kadar kafa patlatıyorsun ki arkidiş, kaptır kendini izle gitsin işte:)

Aslında itiraf etmeliyim ki, bu kadar enerjiyi beni anlamak için harcayan bir Allah'ın kulu yok, asıl gücüme giden bu:p

Şimdi Hurley'e gelelim. Ayy canım ne şeker çocuk o öyleee:p Kendisi adadaki en sevdiğim karakter; 'dude' demesi yok mu hele:) Bebeği "i feel good" ile susturmaya çalışması da enfesti.

Aman be, hepsini boşver, dharma, dı adırs, manyetik alan zart zurt, keşke hep Hurley çıksa bi de 'dude' dese sevgili günlüg:)) Biraz psikopatça olacak ama;

"Dude, you got some Arzt on you"

11 Temmuz 2008 Cuma

gül hastalığı, namıdiğer pityriasis rosea

Şimdiye dek gördüğüm tek sevimli hastalık adı:) Doktor 'rosea' falan deyince kendimi çiçek açmış gibi hissettim. Halk arasında gül hastalığı ya da madalyon hastalığı deniliyormuş bu rahatsızlığa.

Bir haftadır onlarla yaşıyorum, görenlerin de çeşitli yorumları oldu haliyle:

-böcek ısırmış,
-alerji bu ya,
-mantara benziyor, bi krem sür sabaha geçer,
-kurdeşen dökmüş olmayasın?

Bilmem, olmayayım? Bir hafta kadar ihtimaller üzerine düşünürken çok fena stres unsuru oldu. Doktordan nefret eden bir bünye olarak mecburen gitmek zorunda kaldım. Kalabalık olmayan bir hastane de seçtim ki insanları çok görüp kaçmayayım:) Neyse ki doktor tam randevu saatinde geldi ve teşhisi bırakması beş dakikadan daha az sürdü. Kısa sürede tekrar özgürlüğüme kavuşmuştum, ama artık virüslü olduğumu bilerek.

Şimdi burada okuduklarınız, benim yaşadıklarım size de az çok tecrübe olmalı ya, diyebileceğim tek şey, vücudunuzda herhangi bir tuhaflık hissettiğinizde etrafınıza fazla kulak asmadan bir uzmana görünmeniz, ihtimaller denizinde boğulmaktansa gerçeği öğrenin gitsin ama di mi..

Ya o değil de, ben bilgisayardan kapmış olmayayım bu virüsü? Eheh, bu kötü esprilerime de katlanacaksınız artık bisüre, hem bulaşıcı değilmiş merak etmeyin günlüg halen steril:p

9 Temmuz 2008 Çarşamba

niye düştün sen?

Balkonda otururken apartmanın duvarına hızla bişey çarptı. Birilerinin yukarıdan bişeyler atma devri çoktan kapandığından ne ola ki diye aşağıya baktık:

A)Yarasa B)Başka bi kuş C)Süpermen D)Bize öyle geldi

Ben bildim, ben bildim! Doğru cevap Bursa. Nasıl korkuyordu yavrucuğum ya, kalbini ellerimde hissettim eve getirene kadar. Sonra su içirmeye çalıştım biraz, pek içmedi. Uzun bir süre iç kanama geçiriyor olabilme ihtimalini ve veterinerin bişeyler yapıp yapamayacağını tartıştıktan sonra uçabildiğini gördük, galiba iyi şimdi canımcığım:) Geçenlerde mutfakta gördüğüm karıncaya Muzaffer adını vermiştim, babamın aldığı haşere ilacından sonra vefat etti kendisi. Ben de bu kuşa Muzaffer adını verdim; fotoğraftaki şirin kuş.

Neden mi Muzaffer? Ne bileyim, o an aklıma ilk bu isim gelmişti, karıncadan sonra hayatımda tanıdığım ikinci Muzaffer olması da cabası.