bugün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bugün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ocak 2009 Perşembe

yeni yıl yazısı

Günaydın:)

Güzel bir yeni yıl sabahına uyandım; dışarısı halen bembeyaz.. E içerisi de öyle:)

2009'a ait ilk hediyem, canım penguenim Hurley'imle grafikler ve integraller arasında, Nikos Vertis dinleyerek mutlu ve huzurlu girdik yeni yıla, nasıl başlarsa öyle devam edermiş ya, bütün yıl böyle geçer umarım, ay yok, grafikler ve integraller olmasın:) Hayatımı biraz daha basitleştirmek istiyorum, ben de basit şeylerle mutlu olmak, basit şeylere üzülmek, basit şeylerle eğlenmek, basit şeyler izleyip basit şeyler okumak; basit yaşamak istiyorum, en azından 'artık':)

"Poz ver" dedim ona, eliyle(?) atkısını tuttu; "kapitalizmin esiri olmuşsun" diyip bi makas aldım yanağından "hey dude!"u da ekleyip; ironiye gel:p

Oysa...

"Basit yaşayacaksın.

Mesela susayınca su içecek kadar basit.
Dört çıkacak, ikiyi ikiyle çarptığında.

Tek düğmesi olacak elindeki cihazın;

tek bir düğme, tek bir cümle gibi;
sevince lafı dolandırmadan söylediğin
“seni seviyorum” gibi.


Basit bir öpücük yetecek sana;

basit sıcak bir öpücük

ve o öpücükle dolacak tüm günlerin, tüm düşlerin.
O öpücük için yapacaksın hayatının kavgasını,
o öpücük için yiyeceksin hayatının dayağını.

Kabak çekirdeği verecek sana

rakamların veremediği mutluluğu.
:)

El yazısıyla yazılmış eğri büğrü bir mektup olacak
en değerli kağıdın;

hep yanında taşıdığın,

atmaya kıyamadığın.

İki harekette giyiniverecek,

iki harekette soyunuvereceksin.

Kısacık olacak uyanman

ve yola çıkman arasında geçen süre;
kısacık olacak

sıcacık kollara dolanman

ve yolculuklara çıkman arasında geçen süre.

Kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını;

bakışların bile anlatabilecek kendini.


Beklentilerin de basit olacak.

Kaf Dağı’nın önünde bekleyecek mutluluklar.

Bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dostluk romanını;

ya da bir damla gözyaşı yaşatacak sana
en ucuz aşk romanını.


Pankreasının sağlığına dua edeceksin kapatırken gözlerini.

Zafer işareti yapacaksın tuvaletten çıkarken.


Bir kaşarlı tost olacak aradığın

nasıl oturacağını bilemediğin sofrada;
parmakların olacak en kıymetli çatalın.

Yine, aynı parmaklar çözecek en karmaşık denklemleri.

İskender’in kılıcı duracak avukat rehberinin yanında.


Bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana
kontrplak bir gitarda, doğru basılmış bir

“fa diyez”in mutluluğunu.

Makyajın ilk “a” sına kadar bilmen yetecek.
Temizlik kokacak en pahalı parfümün


“Bilmiyorum” diyebileceksin bilmediğinde

ve çok normal olacak onu da bilmeyişin.
Tek dereden su getirmen yetecek,
bir “istemiyorum” diyebilmeye.

Ne durduğu farketmeyecek abanın altında.


Saatin, sadece saati gösterecek;
Telefonunu sadece telefon etmek için kullanacaksın.
Küçük bir not defteri olacak bilgini en hızlı sayan.

Basit yaşayacaksın, basit.
Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi

basit..."

Bu güzel şiir Diş Hekimi Yalçın Ergir'inmiş, ama Can Yücel ya da Nazım Hikmet adıyla dolaşıyor, gelen forward maillere dikkat derim..

Hadi hadi, siz de silgilerinizi alın, 2008'e ait kötü olan ne varsa silin gitsin; bir şey kaybetmezsiniz ya, önümüzde yepyeni, güzel şeyler yazmamız gereken bir 365 gün var belli mi olur:)

Hepinize sağlıklı, barış ve huzur dolu bir 2009 dilerim, sevgiler.

22 Aralık 2008 Pazartesi

teyze değil ablayım ben

Sonunda bu da oldu günlügcüğüm:( Halen yıllar öncesinde takılı kalmışken, otobüsteki o sevimli çocuğun 'teyze'si oldum...

Entel bir yazar olsa bu duyguları şöyle anlatırdı;

İzmitburg'da güneşin batmakta olduğu saatler, yine kafamda binbir düşüncenin ağırlığı altında ezilerek ağır adımlarla belki de huzur bulduğum tek yere, evime doğru yürüyordum. Mahallenin neşeli yüzünün gerçekliğini yaşayan çocukları ise kırmızı plastik bir topla şampiyonlar liginde oynuyormuş ciddiyetiyle tozu dumana katıp futbol oynuyorlardı. Takımın beyni diye tabir edilen Hasan orta yuvarlağın gerilerinden var gücüyle bir şut çekti, top az farkla outt..

Ehem, radyo spikeri modundan çıkabildim, devam ediyorum..

Fakat top, gün batımını da ardına katıp kalenin yanından geçti, ayaklarıma çarptı. O sırada içlerinden en haylaz olanı Ahmet küçük gözlerini bana dikerek;

"Amca, topu atar mısın?"

diye bağırdı. İrkildim. Ne zaman bu kadar büyüdüm? Hayat bana ne zaman bu ciddi rolü verdi? Zaman bu kadar çabuk mu eriyip gidiyordu...

Güneş artık görünmüyordu ve aklımda tek kelime. Ben amca değil, halen oradaki çocuklardan biri, kaleye geçmek istemeyen oyunbozan çocuk olmalıydım, amca değil...

Ama işte, sıradan bir solar olduğum için olayı şöyle anlatabileceğim ancak idare edin;

Efenim, arkadaşın evinden çıkıp otobüse bindim. Hava çok soğuktu (Ne alaka?). Gözlüklü güzel bir bayan çocuğunu "Hadi gel teyzenin yanında oturalım" diyerek yanıma sürükledi. Ben de içimden "Teyze değil ablayım ben" dedim elimde teyze olmadığıma dair bir belge yokken. Sonra eve geldim, balık yedim, şıveps içtim.


'Hanfendi'ye yeni yeni alışmışken bir de 'teyze' çıktı şimdi iyi mi.. Yarın öbür gün "Bugün toniklerin yanındaki anti-aging kremlerine de baktım, uzun süreli kullanım gerektirdikleri için almakta tereddüt ettim ama mor olanı çok güzeldi, dayanamadım aldım, kullandıktan sonra işe yarayıp yaramadığını anlatırım artık.." falan da yazarım ben:(

Hava soğuktu. Güneş çoktan batmıştı. Hava hem puslu hem de soğuktu. Hava çok soğuktu..

Hakkaten de ya, bugün hava acayip soğuktu, Beytepe soğuğu kadar hem de.

17 Kasım 2008 Pazartesi

yeni başlayanlar için kendinden nefret etmek

Son bir haftadır, hiç olmadığım kadar iyi hissediyordum kendimi. 'Balikım bile var daha n'olsun:)' diyordum, çocuklar gibi şendim, ama işte, biliyordum, bir kırılma anının geleceğini ve düşüşe geçeceğimi..

İşin kötü yanı da, ben düşüşe geçince dibe vururum. Çünkü hiçbir şeyin ortası yok benim için; iyi olmanın ya da kötü olmanın. Evet, nereden baksan saçmasapan bir yaşam tarzının içindeyim ki kendime bile itiraf edemiyorum bunu çoğu zaman. 'İyidir böyle' diyorum iyinin ne olduğunu bilmeden. Asya gibi 'Sevgi neydi?' dediğimde 'Emekti' diyemiyorum; 'Sevdiğin için kendinden vazgeçmekti' diyorum. Bundan daha fazlası olmalı diyorum, vazgeçiyorum. Ruhumdan katıyorum sevdiklerime ve bir zaman sonra tıpkı Mahmut gibi onları da zehirliyorum. Evet, damarlarımda dolanan şey her ne ise, içinde sevdiklerimi de zehirleyen bir şey olmalı. Bu yüzden Mahmut bu kadar kısa sürede öldü, uyandığımdan beri aynı, baş aşağı duruyor, hareket etmiyor, fanusa tık tıklamam, çevirmem, 'şaka yapıyorsun, üzüleyim diye böyle yapıyorsun, arkamı döndüğümde yüzeceksin yine' demelerim sonrasındaki hayal kırıklığım aynı. Buralar gitmiyor, yine, o gitti, yine, çok ağlıyorum çürüyor gözlerim, ama bişey değişmiyor, yine.

Alt tarafı 'balık' işte değil mi, anlatamıyorum ki, arçeliğin robotu boynunu bükürken bile gözlerim doluyor, 'robot' işte di mi, değil işte.

Mahmut yazıp aratınca iki yazı çıkıyordu mutluluğumu anlatan; birincisi bu, ikincisi de bu. Benim için mucizevi bir canlıydı, bana 'Hande Yener bile dinleten balik'tı, o balık değildi işte; 'balik'tı.

Gitmek neyi çözecek balik? Beni de götür işte, bırakma buralarda, ben kendimden daha fazla nefret etmeden. 'Bana bak salak, bir daha hiçbir şeyi bu kadar sevmeyeceksin'i kendime daha fazla demeden.. Uyan işte, yine baloncuklar çıkar.. Özür dilerim, seni de sevgimle boğduğum için, en azından sınavlarım bitene kadar bana katlandığın için, seni hiç unutmayacağım, belki de unutmamı isterdin kim bilir, aklımda bile yer almamak, seni düşünerek manevi varlığını da zehirlemememi isterdin ama ben yine yapamayacağım bunu, umarım benden nefret etmiyorsundur..

Mutlu muydum, al işte; berbat bir sabah, berbat bir gün ve işin kötü yanı artık kendime hiç acımıyorum: Bir daha bu eve içimdeki zehre bağışıklık kazanamamış başka bir canlı girmeyecek. Ben de en kısa zamanda Mahmut'un gittiği ebediyete intikal ederim umarım; iyi ki varsın değil işte, keşke hiç olmasaydım.

24 Eylül 2008 Çarşamba

nice yıllara

Bugün 24 Eylül, bugün güzel bir gün, bugün çok sevdiğim birinin dünyaya geldiği gün:)

Kucak dolusu bu şarkıdan armağan ediyorum kendisine:

"güneş açmış mı, yağmur düşmüş mü, dön bak dünyaya.."


(emeğe saygı)

31 Temmuz 2008 Perşembe

durağan neşeli

Yazıya ilginç bir zamanda başladım; 13:13. 13 benim değer verdiğim bir sayıdır. Böyle şeyleri kaç kişi umursar bilmiyorum. Bir yazıya başlarken kaç kişi saate bakar, sayılara anlam yükler, bu anlamla üzülür ya da bu anlamla sevinir? Beyhude çaba, biliyorum, hiç geçmeyecek ki bu yalnızlık, imalat hatasıyım ben.

"Durağan neşeli". Bu tanımı Erdil Yaşaroğlu kendi blogunda yapmıştı o anki ruh hali için. Çok hoşuma gitmişti ama ben buna daha çok 'Beirut-Nantes' hali diyorum, 'yüzünü görmedim epeydir ama müzik eşliğinde geçti günlerim, şehrin ışıkları yanarken ben deniz kenarında yine bu şehirde yaşanmış o güzel günleri düşünüyordum' gibi.

Okuyucu tasvir de ister; depresif zamanların sonrasında dar alanda kısa paslaşmalar gibi durağan neşeli ruh hali. Koşmazsın ama maç durduğun yerden devam eder. Neşeli zamanlara göz kırpar uzaktan, koşmaya başlayacaksın bir süre sonra.

Başucumdaki 'Tehlikeli Oyunlar'a ihanet edeceğim bugün ve bir süre önce tutunduğum pek çok şeye, gökyüzüne bakacağım uzun uzun deniz kenarında, elbette, dönüşte Penguen almayı ihmal etmeyeceğim. Arkadaşlar olmadan tek başıma güleceğim denizin maviliğine bakıp, garip hallerimi alaya alacağım bugün. Denize atacağım pek çok olumsuz düşünceyi, denizanaları çabuk yok ediyor, yüzde iki farkıyla tamamen su olmaktan yırtan mucizevi bir canlı sonuçta, yumurtaya can veren Rabbim.

Bugünlerde burçlara inanasım geliyor mesela. Gelen 'fw: su grubu'ndan sonra denizanası zannediyorum kendimi. Pozitif, kontrast, negatif, nazar, bilim, olmayana ergi, yıldız haritası, din, endoplazmik retikulum, kahve falları, voltmetre, meditasyon, zen, ben. Yengeç, balık, akrep; su grubundan baban çıksa yiyeceksin de bir tek akrebi yiyemiyor insanlar yemek mahiyetinde, çünkü zararlı; suyuna gitmedin mi kindar, kıskanç, yalancı, yıllar önce yaptığını yıllar sonra yüzüne vurabilen, gözler yalan söylemez derlerse de bakışlarıyla bile insanları kandıran yegane canlı akrep insanı. Diğerleriyse kuyruğuna bassan bile naif, vur kafasına al ekmeğini, o derece. Hazır burçları dikkate alacak gibiyken bir ara nazara da inanayım diyorum, bildiği duaları okurken teyzem, işe yarayacaklarını tüm kalbimle tasdik edeyim ben de.

Öyle işte:) Tatil hiç yaramıyor bana, bitti kurtuldum. Şimdi aklımda yapacak bir şey telaşı olmadan 2008 senesi denize son kez bakmaya gidiyorum, giderken de son günlerdeki gündeme dair fikirlerimi "demokrasi adına güzel ama ülkemin geleceği için karanlık bir adım" paradoksuyla özetleyerek hissettiğim 'korku'yu ön plana çıkarmak istiyorum daha çok, yazıya Erdil Yaşaroğlu ile başladım, bir karikatürüyle de bitireyim:korku
Not: Buraya bir göz atmakta fayda görüyorum, efsane erke dönergeci geri dönmüş:)

10 Mayıs 2008 Cumartesi

'haftanın sonu nakarat gibi'

"cuma günleri valiz hazırlamak gibi.."

Şimdi nasıl bulaştı Pinhani hayatıma bilmiyorum, ama dalgalandığım günlerde durulmam için yetişti sanki.
Dedim ya, şarkılardan hayat felsefesi bulacak kadar basit.

"..pazar günleri elimdeki balık gibi.."

Arkada bu melodiler çalarken aynı cümleleri bilmem kaçıncı kez okuyup, kitabı tekrar kitaplıktan alıp yastığımın altına bıraktım. 'Acil durumda camı kırınız' gibi bir şey bazı kitaplar benim için. Yine okunup sevinmek için bekliyor ama sözcükleri dikkatle seçemiyorum bu defa, savurgan bir oda arkadaşı gibiyim Dostoyevski'ye zihnimin karışıklığında; cüret edip tutunabildiğim sayfaları var bana yine de, nakarat günlerin sonunu ne kadar güzel tasvir edebilmiş kelimeleri de;

"..kalabalığın arasında, herkes gibi evine doğru yürümektedir ama her nedense, buruşmuş gibi gözüken solgun yüzünde hayatından hoşnut, tuhaf bir ifade vardır. Bakır kırmızı güneşin, soğuk Petersburg ufuklarında yavaş yavaş batışını tatlı bir keyifle seyreder. Aslında seyreder demek yalan olur. Çünkü etrafında olup bitenlerden yarı haberdar, sağına soluna bakamayacak kadar yorgun veya kafasında bin türlü düşünce içinde dalgın bir adam gibi önündeki manzaraya anlamını çözemediği bir şaşkınlık içerisinde bakakalır. Hoşnuttur, çünkü ertesi güne kadar, istemeye istemeye yaptığı can sıkıcı işinden uzaklaşmıştır. Adeta akşam okuldan fırlayıp, evde oynayacağı oyunları, yapacağı muziplikleri düşünen ve bu sevinçle kabına sığmayan afacan bir çocuk gibidir. Ona şöyle bir baktığınızda, bu akşam saatinde sevincin, bu coşkunluğun onun hassas hayal yeteneğini harekete geçirip uyandırdığını göreceksiniz. Şimdi o derin düşüncelerinin içine dalmıştır.. "

(Dostoyevski/Beyaz Geceler/sf:26-27)

Bu kitabı da lüzumsuz kullananlar cezalandırılır; hayalperestlik büyüsüyle:)
Dedim ya; düşüncelerini anlatamayacak kadar karışık.

Bir cumartesidir başladı ama,

"..hiçbir cumartesi günüm bi türlü yetmedi.."

*başlık ve o diğer tırnak içindekiler Pinhani'nin "Haftanın sonu" adlı şarkısından çalıntı.

1 Mayıs 2008 Perşembe

herkes farklı herkes eşit

Canım tog'un nesilden nesile projesini yoğunluğum nedeniyle bırakmak zorunda kalmıştım maalesef, bugün arkadaşımın yerine gitmek durumunda kalınca minik arkadaşlarımı ne kadar özlemiş olduğumu fark ettim. Beni unutmamışlardı; yaramaz ve sevimli 8-B'lileri ben de unutmamıştım elbette:) Giderken 'Abla bidaha gel'lerini duyduğumda gözlerim doldu ve mesleğimden ne istediğime o an karar verdim; kocaman hayalleri olan küçük eller ve her türlü zorluğa rağmen sıcacık, umutla gülümseyen gözler:

-Okulunuzun manzarası da çok güzelmiş..
+Beş senedir buradayız abla, biz bıktık artık:)

'Bıktık' derken bile gördüğüm en güzel gülümsemelerden biri vardı güzeller güzeli yüzünde..

"Ormana gittim, çünkü bilinçli yaşamak istiyordum, hayatı tatmak ve yaşamın iliğini özümsemek istiyordum, yaşam dolu olmayan her şeyi bozguna uğratmak, ve ölüm geldiğinde aslında hiç yaşamamış olduğumu fark etmemek için."
Henry David Thoreau

Şu an, yorgunluktan dökülürken, hissettiğim huzuru hissedemeyenler için bu küçük meleklerden diliyorum:

21 Nisan 2008 Pazartesi

sürrealist pasta akımı ve horton

"Buna sanat demeyenin alnını karışlarım."
-Recep İvedik

Büyük düşünür Recep İvedik'in sözünden yüz bulup, haddimi bilemeyip bundan mütevellit affınıza da sığınarak, şöyle bişeyler demek istiyorum; "Pratik sanat mutfaktadır."

Pasta yaparken dünyayı gözüm görmüyor benim, içe dönüyorum (sanat) , ruh halim de süslemeye yansıyor mesela (dışavurum) , kendimi iyi hissediyorum (huzur/rahatlama).

Yalnız kremanın kıvamını tutturamayınca inşaata harç dökmek gibi bir şey oluyor pasta yapma sanatı:p

Eh bu da deneyimle doğru orantılı gelişecek bişey sanırım:)

Bugün Horton'u izledim, Pixar'ınkiler kadar mükemmel bir animasyon olamasa da ellerinden geleni yapmışlar:p Ehehe, izleyin muhakkak(Uragan'ım Kikirik'i de al gidin), acayip eğlenceli bişey olmuş..

Bir süre her şeyi animasyonlardaki gibi görmeye başladım yine, hava güzel olunca da epey dolandık, eve geldiğimde ayaklarım şişip iniyordu çizgi filmlerdeki gibi.. Sözün özü; bir daha topuklu ayakkabıyla çarşıya inmek mi, aman aman..

11 Nisan 2008 Cuma

eski dostlar

Gün sıkıcı başlamıştı benim için aslında, gelen postaya bakana kadar; canım abim beraber oynadığımız Amiga oyununun video bağlantısını yollamış bana:)

Ben Amiga'da oyun oynamaktan çok, oyun oynayan abiyi izlemekten zevk alan bir kardeştim. Annemle babamın işten dönmesini beklerken mutfaktan atıştırmalık, içecek bişeyler getirirdim, canım abimle onları tüketip oyun oynardık. Bir defasında limonatayı o zamanlar da çok fazla kıymet verdiği amiganın klavyesine dökmüştüm de, fazla kızmamıştı:) (özür dilerim yine, mümkün olsa zamanı geriye alırdım ama uzay-zaman bütünlüğü bozulur biliyorsun, sırf ondan yani:) )

Neyse neyse, bu Lethal Weapon, Prince of Percia, Chaos Engine, Soccer Kid gibi Amiga oyunları içinde en severek izlediğim oyunlardan biriydi. En çok da mavi 'ocean' yazısı aklımda kalmış nedense:)
(kahramanın yürüyüşüne bayılıyorum bu arada:))



Bunun da gönlü kalmasın değil mi, en çok ses efektlerini severdim Cattivik'in:)

28 Şubat 2008 Perşembe

bir kağıt çiçek..

Arkadaş; yani insanı hayatında gerçekten tanıyabilen nadir insanlardan..

Hani sokak lambalarının üzerinde iş ilanları olur ya, otobüs beklerken ondan parçalar koparır arkadaş, konuşmaya devam eder şanslı kişi.. Sonra bir an etraftaki her şey durur; arabalar, insanlar, dudaklar, saniyeler.. Kağıttan bir çiçek uzanır soğuk ellerime:

-Sen şimdi bunu ömür boyu saklarsın, vermesem mi acaba..
+Saklarım tabii..

Daha güzel bir cevap verilmeliydi o anın kıymetini anlatabilmek için, 'sen beni nasıl bu kadar iyi tanıyabildin' diyebilmek gerekirdi, ama insana mavi ekran verdiriyor bazen arkadaş..

12 Ocak 2008 Cumartesi

6 Ocak 2008 Pazar

bu geçenlerde gördüğüm kuyrukluyıldız değil mi?

'Uzayda dolanıyormuş hissi veren şarkılar'ı çok severim, bilemedim şimdi ne dediklerini bu tarza, alternatif rock mı... Biraz elektronik, biraz new age(yuh), biraz progresif rock. Hem zaten müziği bu kadar kategorize etmek çok içimi acıtıyor be canım okuyucu, 'tam olarak öyle sayılmaz aslında' diyip üstüme gelme, yazının başında bi tanım yaptım zaten, idare et:)

Radiohead ve A perfect circle dinlememin sebeplerinden biridir gezegenler arası yolculuk yapabilme hissi... Arthur Dent gibi bir gün elimde gazetemle beni her şeyin bu kadar karışık olmadığı ilk çağların dünyasına götürebilecek gemi Altın Kalp'i düşlemediğimi söyleyemem, hatta gittim gördüm yazdım; geldim yıkıldım kaldım.

Neden mi? Çünkü doğa daha acımasız, ya hep ya hiç; doğal seçilim var bi kere, uyum sağlayamayınca direk gidiyorsun, süper.

Buraya matematik çalışırken nasıl geldiğimi ben de bilmiyorum, ama şimdi matematikteki kusursuz daireleri bir kenara bırakıyor, şu kusursuz şarkının (the noose) güzelliğini yaşayalım diyorum. Dünyadan sıkıldığım anların ilacı, hayallerimin kurgu sponsoru, şu karşımda duran gezegenlikten ihraç edilmiş Pluton'a yolladığım selam; "so glad to see you well"...


30 Aralık 2007 Pazar

'come armageddon come'

Bir pazar günü ne yaparsanız yapın sıkıcı bir gündür.

Sevdiğiniz bir filmi bilmem kaçıncı defa izlersiniz ama gün daha bitmemiştir. Sevdiğiniz bir albümü baştan başa dinlersiniz fakat pazar günü hala size bakıp sırıtıyordur; kitap okumaksa hiç içinizden gelmez.

Bir pazar günü hava güneşli de olsa kasvetlidir. Ne siyahtır ne de beyaz, tıpkı Morrissey'in dediği gibi gridir; kararsızdır...

Sanırım bu pazar günü benim yapabileceğim en anlamlı şey Morrissey abi eşliğinde yeni yıla dair istekleri sıralamaktır: Birinci isteğim şişman ve tembel bir kedi (Garfield), ikinci isteğim bana alakasız zamanlarda alakasız cümleler kuracak sevimli bir robot (Marvin), üçüncü isteğim yemeklere en uygun baharatları seçecek bir fağğe (Remy) ve son isteğim bunların bir arada yaşamasına olanak verecek kadar barış ve huzur.

Noel baba??? Offff, daha seninle suya yazı yazacaktık ama, erken pes ettin:(

(ve Noel baba geyikleriyle kaçarken "Senin bu yılki hediyen; no hope no harm" diye bağırır
)

22 Kasım 2007 Perşembe

nereden başlasak

TDK'dan başladık bu sabaha, bu adresi çelişkiye düştüğüm kelimeler için kullanıyorum. 'Nereden' diye yazılıp 'nerden' diye okunan kelime bana bunu yaptırdı(aklıma Donnie Darko geldi, hani bir sahnede yerde 'they made me do it' yazıyordu ya). Ahanda şu yazıdan bahsediyorum, -bu arada ahanda için TDK 'ahanda sözü bulunamadı' dedi ama idare edin artık yazmış bulundum. Hem de güzel durdu.- Neyse yazı şöyleydi:
Donnie Darko'nun müzikleri beni filmden daha çok etkilemişti, filmden öyle çok fazla etkilendiğimi söyleyemem. Yani mesela bir Leon gibi ilk izledikten hemen sonra birkaç kez daha izlemedim. Leon'u her izlediğimde Luc Besson'ın yönetmenliğine hayran kaldım. Muhakkak bir yazımda sadece Leon'dan bahsedeceğim.

Heh, gelelim 'nereden başlasak'a. Günün müziğini seçerken epey bir kararsız kaldım. Stairway to heaven, stupid girls, faraway'dan sonra 'Oya&Bora-Sevmek zamanı'na çift tıkladım. Eski günlere döndüm şimdi, bu şarkıyı bağıra çağıra söylediğim günlere (aman bu eylemi kampüs ortamınızda yapmayın dün okudum disiplin yönetmeliğini; kınarlar bak, demedi demeyin) döndüm. O günlerde kimse kimseyi şarkı söylüyor diye kınamıyordu. O günler güzeldi ama benim gibi okuldan nefret eden bir bünye için o günlerin geri gelmesini istemek büyük bir handikap olacaktır. Yani mümkün olsa şu önümdeki 3 seneyi de bir çırpıda geçirirdim(tabii okulu 4 senede bitirecek kadar yetenekli isem, eğer değilsem de mümkünse diplomayı aldığım güne gideyim)Click filminde bir kumandayla yapıyordu adam bunu, ah ah, o kumandadan bende de olacaktı... Click demişken Linger'ı es geçmek olmaz. Tamamdır Oya&Bora'dan sonra Linger'a geçiyoruz. Sonra da güne başlıyoruz ama 'öyle günler var ki baştan sonu gelmiş'miş...

(emeğe saygı linkleri)