Hayat Mario oyunu gibi geliyor gözüme çoğu zaman. Aslında öyle değil ama çevrenin bıraktığı izlenim bu, ve her 'level'da sorular daha da zorlaştı.
Daha ilk adımlarımı yeni atmıştım, söylenenleri yeni anlıyor kendimi yeni yeni ifade edebiliyordum ki, o malum soru geldi; "Anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?"
Haydiiiiiiiiii. Nasıl ayrım yapayım ki? "İkisini de eşit" dedim. Hakikaten de öyle. Belki farklı farklı seviyorsun insanları, ama söz konusu anne baba olunca, kesinlikle birini diğerinden fazla ya da az sevmek diye bir şey yok ki.
Kendimi bilmeye başladığım zamanlar da dersleri sordular:
-Dersler nasıl?
+İyi.
Sonra okul bitti mi diye...
Okul da bitti. Öğretmen oldum, ama yarı öğretmen. Atanamamış öğretmen. Bunalımda öğretmen. Halen anne baba parasıyla yaşayan öğretmen. Dört yaşındaki kuzeninin bile "ama sen öğretmen değilsin ki, öğrencilerin yok ki" dediği öğretemeyen öğretmenlerden. Her gördüklerinde "Eeee ne zaman atanacaksın?" "Yok mu atama?" "30 bin kişi aldılar gidemedin mi?" diye sormaya başladılar işte. Galiba hayatımın en zor zamanları, bu sorunun sorulduğu evreydi.
Çok şükür bu aşamayı da ruhumda biraz(?) yara bereyle atlattım. Yani diyor ya ünlü feylezof Şebo: "Bedenim sağlam bulunmuş, yüreğim paramparça"
Cidden, çok kırıldım. İnsanların bu kadar "sonuç" odaklı olması, niye kibarlaştırıyorum ki? İnsanların bu kadar "maddiyat=para" odaklı olması kırdı beni. Maaş alıyorsan adamsın, başarılısın, yoksa duvarına astığın diplomanın hiçbir kıymeti yok.
Geldik işte bugünlere bir şekilde. Şimdi de "Eee evlilik ne zaman, bak armudun sapı üzümün çöpü diye diye evde kalacaksın haberin olsun eehhehee" diyorlar.
Haydaaaaaaaaaaaa...
Şimdi bu aşamada kızabilirim de aslında, ama kızmıyorum. Anlıyorum. Anlıyorum ki, insanlar başkalarını gördükçe onların hayatları hakkında konuşmaya programlamışlar kendilerini, ve benim bunları duymazdan gelip hayatıma kendi kararlarımla devam etmem gerekiyor.
Mutsuz bir evlilik yapmaktansa normların dışında yaşamak daha tercih edilesi. Zira o mutsuz yuvaya ayakları geri geri giderek sürüklenen bana bu soruyu soran kişiler olmayacak.
Haksızsam "haksızsın" de, ama işte, bu aşamaya gelecek kadar kendini geliştirmiş bir oyun kahramanı olarak umursayacağımı zannetmiyorum. Eheheheh. Canım benim =) İnsan :) Garipsin vesselam.
benim de bazen bikaç kendi düşüncem oluyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
benim de bazen bikaç kendi düşüncem oluyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Temmuz 2012 Pazartesi
9 Haziran 2011 Perşembe
farklı düşün
Bobiler'de buldum bu videoyu. Söyleyecek söz bulamıyorum açıkçası, ayakta alkışlanacak cinsten olmuş:
22 Şubat 2011 Salı
anadolu: "gökyüzü ağlamazsa yeryüzü gülmez"
Her şey gün geçtikçe daha kötüye gidiyor, ve ne yazık ki olan bitene karşı yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Lidyalılar işin bu noktalara varabileceğini tahmin etseydi, bence parayı icat etmezlerdi.
Gerçi başkası bulurdu yine.
Of be günlüg, denize fırlattığın bir deniz yıldızı için çok şey değişmesinin bile hiçbir anlam ifade etmediği bir zamandayız. Hiç değilse daha fazla çocuk doğurmasa insanlar:(
1 Aralık 2010 Çarşamba
proce

Durum daha güzel ifade edilemezdi sanırım. Bobiler.org'u seviyorum.
Geçen sene arkadaşlar pilot bölgede kullanmışlardı bu "akıllı" tahtalardan. Ders esnasında yazılım kilitlenince öğretmen dersi bırakıp tahtayla uğraşıyor-muş, öğrenciler tahtaya kalktığında tahtanın kullanımını anlatıyormuşsun dersinden önce, yoo öyle zaman kaybı olmuyor-muş, böyle rengarenk çizimler, aman ya işte süper bir şey oluyor-muş...
Dip not: Övüp övüp bitiremediğimiz "Batı"nın "nereye harcasam bu parayı bilemedim şimdi???"diyen okullarında bile halen kara tahtada ders yapılıyor. Eğitsel açıdan doğru olanı o çünkü.
29 Ekim 2010 Cuma
emanetin bekçisiyim
Çocuklarıma en çok senden bahsedeceğim.Umudum var! Başaramayacaklar. Sefalet içinde, salt bir inançla emperyalizme karşı kazanılan ilk ve tek savaşın haklı gururunu ve getirdiği değerleri o birtakım dış mihraklar ve içerideki güve yandaşları yiyerek bitiremeyecekler.
Çünkü ben çocuklarıma en çok seni anlatacağım, çünkü biliyorum ki seni anladıklarında ülkeleri için neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilecekler, kendi ülkelerinin kaderlerini yine kendi karakterleri, zekaları ve inançlarıyla tayin edecekler.
Umudum var, çünkü 87 yıldır başaramadılar. Bizi senden de, cumhuriyetten de soğutamadılar.
Başaramayacaklar, çünkü çocuklarıma en çok seni anlatacağım ben. Çocuklarım en çok bu bayramı sevecekler. Yıllar sonra göstermiş olduğun hedeflere ulaşıp coşkuyla diyecekler ki; "Bayramın bugün daha da kutlu ve mutlu olsun Büyük Türk Milleti."
(Beni neden bir an önce çocuklarıma kavuşturmak istemediğinizi artık daha iyi anlıyorum.)
29 Mart 2010 Pazartesi
ateşle yaklaşma
Uzun uzun yazıyordum bugünlerdeki durumu anlatmak için, anayasa değişikliği vs vs, sonra bir şeyler okudum ve bütün sinirim stresim geçti:
Bu
Bir de şu
Bir keresinde de Başbakan konuşurken yanlış yerde alkışlamışlardı, ona da çok gülmüştüm.
Heh, şurada.
Aslında yazacak çok şey var da işte, benim vatandaşım belki anlamayabilir ;)
Bu
Bir de şu
Bir keresinde de Başbakan konuşurken yanlış yerde alkışlamışlardı, ona da çok gülmüştüm.
Heh, şurada.
Aslında yazacak çok şey var da işte, benim vatandaşım belki anlamayabilir ;)
1 Aralık 2009 Salı
aslında
Bazen özlemin olmadığı bir dünya daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Bu çok sık olmuyor, genelde sevdiklerim uzaklara gidince, normal olarak. Bu aralar çok mantıklıyım kusura bakma günlüg, ama ben abimi özlüyorum. Mantıklı bir şekilde, kendime zarar vermeyerek özlüyorum. Öylesi de olur mu deme, sessizce özleyince, mutluymuş gibi yapınca çok süper oluyor.
Askerlik denen şeyi ben sevemedim. Bana içinde özlemin olmadığı şeylerle gelin.
Eee, şey, yani en azından, bundan sonra (mutlu bir gülümseme buradaydı).
Askerlik denen şeyi ben sevemedim. Bana içinde özlemin olmadığı şeylerle gelin.
Eee, şey, yani en azından, bundan sonra (mutlu bir gülümseme buradaydı).
3 Temmuz 2009 Cuma
tembellik hakkı
Ben uykuyu çok severim. ÖSS zamanlarında millet sabahlara kadar soru çözerken ben gece saat on bir civarlarında kahve içip üzerine "Bu saatten sonra çalışılmaz" diyerek uyuyabilen bir összedeydim. Üzgün olduğum zamanlar daha da çok uyurum. Ancak kafama bir şeyin çok fena takılması lazım uyuyamamam için. Nemrut'ta eksi bilmemkaç derecede bile bir battaniyeyi kendime siper edip Samanyolu'na baka baka uyuduğumu bilirim.
Bu yüzden zaten üniversiteyi nasıl kazandığımı halen çözebilmiş değilim; mucize ya da şans. "Hiçbir başarı tesadüf değildir" diye bir slogan var ya, yalan o. Şans faktörü hayatlarımıza epeyce etki ediyor. Ufak bir şanssızlık eseri 'Hey you' dinleyemezken 'High Hopes' dinliyorsun mesela.
Şans demişken, sevgili abim EAN ile müttefik olup Generals oynarken bütün süper silahları (Atom bombası, scud storm vs) kafasına yiyen general de benim. Her şey, "General, a nuclear missile launched" sesiyle başlıyor...
Generals'ı da GLA'yi de seviyorum yine de. Sadece sivil halkı silahlandırarak bi sürü tank patlatabiliyorsun.
Bak ne diyordum, ne demişim. Tembel olabilirmişim ve bence hepimiz çok rahat tembel olabilirmişiz bir şeyler bizi bir şeylere zorluyor olmasaydı. Hiçbir şey yapmak zorunda olmamak müthiş çünkü; kahveyi sırf çalışmak zorunda olduğun için değil, canın istiyor diye içmen çok keyifli.
Üstelik kapitalist düzende yaptıklarının dünyayı değiştirmeyeceğinin, sadece birilerinin can sıkıntısını hafifleteceğinin farkındasın. Bu yüzden de beyaz yakalı bir köle olmayı reddeden 'biri', benim gözümde ikinci Travis'tir, üstelik bir Tyler Durden'a ihtiyaç duymayacak kadar da aklı başındadır... Dünya böyle insanlar üzerinde halen nefes aldığı için benim de halen rahat yaşadığım bir yer.
Yaniiii, yaşasın tembellik hakkı ve şu sayfanın en sonuna bakarsanız da "Her hakkı erkektir" o zaman yaşasın tembel Hakkı. Böğk. Tamam ya, çok kötüydü... Sizi Aristo'ya havale edeyim en iyisi.
Bu sıcaklarda dikkat edin kendinize olur mu, yorulmayın çok, canınız sıkıldıkça da "love etc." dinleyin;)
(emeğe saygı)
11 Haziran 2009 Perşembe
kahve vs.
Meşhur "kahve + altı=> kahvaltı" kaynaşmasını bilmeyen yoktur heralde, gerek lisede gerek dersanelerde çokça çalındı kulaklarımıza. Yalnız çok sık kullandığımız kelimelerin anlamlarını görmezden gelebiliyoruz bazen, kahvaltıdan sonra kahve içmek bu yüzden pek yaygın bir eylem değil, ama işte atalarımızın bir bildiği varmış zamanında. Kahveden önce kahvaltı yapma fikrinin güzelliğini kahvaltının ardından içtiğin kahveyle algılayabiliyorsun ancak.
Pek bir keyifli.
Hele bir de seneye bu vakitlerde üniversite denen kabusun biteceğini düşündükçe daha keyifli oluyor. Üç senedir dördüncü sınıf olmanın bir insanı nasıl mutlu edeceğini hayal ediyordum. "Acayip mutlu oluyosundur ya kesin bana olmaz" diyordum da oldu bana, acayip mutlu oluyormuşsun cidden de. Biliyorum hayatımdaki tüm sıkıntılar elemine olmayacak ama 'üniversiteli heyecanlı gençler' kitlesinden kurtulacağım en azından.
Yüksek lisans mı dedin? " :))))))))) " Sözü Pet Shop Boys'a bırakıyorum;
"Don't have to be
A big bucks Hollywood star
Don't have to drive
A super car to get far
Don't have to live
A life of power and wealth
Don't have to be
Beautiful but it helps";)
E dolayısıyla yüksek lisans denen zıkkımı bin türlü çileyle yapmaya, bu sü
reçte etrafımdaki insanların yapmacık saygı/sevgi gösterilerine de ihtiyacım yok. Para dersen hayatın amacı değil, sadece hayatını başkasına muhtaç olmadan yaşamanı sağlayacak bir araç.
Yani diyom ki;
"You need more
You need more
You need more
You need more
You need love..."
(İngilizce kısımların hepsi Pet Shop Boys'a ait: love etc. Son bir haftadır başka şarkı dinleyemiyorum da:) Klibi ayrıca güzel.)
(emeğe saygı)
Pek bir keyifli.
Hele bir de seneye bu vakitlerde üniversite denen kabusun biteceğini düşündükçe daha keyifli oluyor. Üç senedir dördüncü sınıf olmanın bir insanı nasıl mutlu edeceğini hayal ediyordum. "Acayip mutlu oluyosundur ya kesin bana olmaz" diyordum da oldu bana, acayip mutlu oluyormuşsun cidden de. Biliyorum hayatımdaki tüm sıkıntılar elemine olmayacak ama 'üniversiteli heyecanlı gençler' kitlesinden kurtulacağım en azından.
Yüksek lisans mı dedin? " :))))))))) " Sözü Pet Shop Boys'a bırakıyorum;
"Don't have to be
A big bucks Hollywood star
Don't have to drive
A super car to get far
Don't have to live
A life of power and wealth
Don't have to be
Beautiful but it helps";)
E dolayısıyla yüksek lisans denen zıkkımı bin türlü çileyle yapmaya, bu sü
reçte etrafımdaki insanların yapmacık saygı/sevgi gösterilerine de ihtiyacım yok. Para dersen hayatın amacı değil, sadece hayatını başkasına muhtaç olmadan yaşamanı sağlayacak bir araç.Yani diyom ki;
"You need more
You need more
You need more
You need more
You need love..."
(İngilizce kısımların hepsi Pet Shop Boys'a ait: love etc. Son bir haftadır başka şarkı dinleyemiyorum da:) Klibi ayrıca güzel.)
(emeğe saygı)
2 Nisan 2009 Perşembe
11 Kasım 2008 Salı
balık hafızası
Evet, var böyle bişi bence. Ders çalışmamak için balik Mahmut üzerinde çeşitli deneyler yapıyorum. Bu sabahkini sizlerle paylaşmak isterim..
Efenim, malum baliklar da biz omurgalılar gibi yaşamak için beslenmek zorundalar, haa, bu omurgasızların yaşamak için beslenmek zorunda olmadığı anlamına gelmemeli.. (Ben olsam okurken düşünürdüm de, o açıdan, empati yani.) Ehem, neyse, Mahmut'a yemi verir gibi yapıp (burada da araya girmem lazım; Mahmut balıkların günün büyük bir kısmını yüzerek geçirdiğinin farkında değil, birkaç dakika dolanıp dibe çöküyor tüm gün, sürekli bir uyuklama hali gözlemlediğim için çok daha öncesinde balikin depresif olduğuna kanaat getirmiştim) yani fanusa tırnaklarımla birkaç 'tık tık tık' yapıp balikin yüzeye çıkmasını sağladım. Balik yüzeye çıktı, ama o da ne, Pavlov'un köpeğinin kandırıldığı gibi kandırıldı o da, yem yok..
Üç saniye sonra..
Araştırmacı tekrar fanusa 'tık tık tık' yapar..
Balik tekrar yüzeye çıkar..
Buradan da anlaşılıyor ki; balıklar harbiden de balık hafızalı efenim.
Sonuç: Allah herkeşlere böyle hafıza nasip etsin, amin.
Demem o ki Hande Yener dinliyorum, Yola Devam diyor. Yok, diyeceğim bu değildi aslında da itiraf edip rahatlamak istedim.. 'Hande Yener mi dinliyorsunuz?? Sığ insansınız, bu ülke sizin gibiler yüzünden bu halde..' içerikli yorumları yayınlamama hakkım bu açıdan güzel bişi, teşekkürler Blogger.
Neyse, birkaç saat sonraki sınavım için çalışmam lazım şimdi, izninizle, byeess şekerler.. Yüreğineee güneş koy, yüreğineeee bulut koy, yüreğineeee yıldız koy, durmak yok yola devam..
Efenim, malum baliklar da biz omurgalılar gibi yaşamak için beslenmek zorundalar, haa, bu omurgasızların yaşamak için beslenmek zorunda olmadığı anlamına gelmemeli.. (Ben olsam okurken düşünürdüm de, o açıdan, empati yani.) Ehem, neyse, Mahmut'a yemi verir gibi yapıp (burada da araya girmem lazım; Mahmut balıkların günün büyük bir kısmını yüzerek geçirdiğinin farkında değil, birkaç dakika dolanıp dibe çöküyor tüm gün, sürekli bir uyuklama hali gözlemlediğim için çok daha öncesinde balikin depresif olduğuna kanaat getirmiştim) yani fanusa tırnaklarımla birkaç 'tık tık tık' yapıp balikin yüzeye çıkmasını sağladım. Balik yüzeye çıktı, ama o da ne, Pavlov'un köpeğinin kandırıldığı gibi kandırıldı o da, yem yok..
Üç saniye sonra..
Araştırmacı tekrar fanusa 'tık tık tık' yapar..
Balik tekrar yüzeye çıkar..
Buradan da anlaşılıyor ki; balıklar harbiden de balık hafızalı efenim.
Sonuç: Allah herkeşlere böyle hafıza nasip etsin, amin.
Demem o ki Hande Yener dinliyorum, Yola Devam diyor. Yok, diyeceğim bu değildi aslında da itiraf edip rahatlamak istedim.. 'Hande Yener mi dinliyorsunuz?? Sığ insansınız, bu ülke sizin gibiler yüzünden bu halde..' içerikli yorumları yayınlamama hakkım bu açıdan güzel bişi, teşekkürler Blogger.
Neyse, birkaç saat sonraki sınavım için çalışmam lazım şimdi, izninizle, byeess şekerler.. Yüreğineee güneş koy, yüreğineeee bulut koy, yüreğineeee yıldız koy, durmak yok yola devam..
12 Ekim 2008 Pazar
köprüden önce son çıkış
Hakkında 'Bir daha buraya gelmeyeceğim' dediğim ikinci şehir İstanbul. En büyük nedeni kalabalık korkum; buna trafik işkencesini de ekleyince bu kocaman şehir iyice çekilmez oluyor..Benim adım attığım andan itibaren İstanbul'dan kaçmak istemek için nedenlerim şöyle:
>>'Açık adres' denilen nanenin bu memlekette adres bulmaya fazla bi katkısı yok:
-Olsun gezmiş oluyoruz ya, hımmm, Bilgi Üniversitesi de burada demek:)
-Bilgi Üniversitesi?
-E yine Bilgi Üniversitesi..

>>'Köprüden önce son çıkış' tabelalarını her gördüğünde gereksiz bir gerginlik yaşıyor insan..
>>34 FD ile başlayan bir plaka gördüğünde içindekinin Feridun Düzağaç olup olmadığını anlamak için çoğu zaman 120 km'nin üzerinde sürat gerekiyor, alın size içinizdeki trafik canavarını durdurmamak için bir neden..
>>Haberleri izlerken 'canlı bomba kıskıvrak yakalandı' haberi az evvel geçtiğin caddeyi gösterince her zamankinden daha garip hissediyorsun..
>>Beklemen gerekir, beklemen gerekir, yine beklemen gerekir..
Ama ne bileyim, bir şekilde uğurlarken gönlünü de almasını biliyor İstanbul; opet'in tuvaletinin camına bakıp 'ya asıl siz harikasınız bea!' diyip gülümseyince unutuveriyorsun her şeyi ve karmanın ne demek olduğunu bilmenin aslında gereksiz olduğunu fark ediyorsun. Bunu kendine anlatmaya çalışırken buralar gitse her yere, elde kalsa 'the reason' diyor; başını Hoobastank'ın huzurlu melodilerine yaslayıp her şeyi unutabiliyorsun ve ancak o zaman 'köprüden önce son çıkış' çok şey ifade ediyor..
Yine de, bence fena halde 'düşlerime kal'malısın İstanbul; orada her şey Türk filmlerindeki gibi mavi ve ışıltılı sarı:)
22 Eylül 2008 Pazartesi
sobe: vazgeçtiğim hayaller
Bünyesinde İzmit'ten nefret eden bir blogger barındırdığı halde(:p) sevdiğim tek blog iki dostun yeri'nin solar günlüg'e ortaladığı topa sol kanadın gerilerinden hızla gelerek yetişmeye çalışacağım kısfmetse.
Bu girişe bakarsan 'Fenerbahçe'de futbolcu olmak isterdim:( PAF takımı da olurdu:(' dememi bekleyeceksin, ama yok, benim de mq gibi yazar olma hayallerim vardı ki sanırım daha çok kitaplarıyla vakit geçiren her insan hayatında bir kerecik de olsa yazar olabilme hayali kurmuştur. Fakat insanların hayallerini sistematik bir şekilde yok eden gerçekliğin karşısında benim kırılgan hayalim don kişotluk bile yapamadan sadece can çekişti kısa bir süreliğine, ardından sizlere ömür. Saflık desen bende de vardı, hatta 'şövalyeler yalan söylemez' diye düşünerek her 'şövalyeyim ben' diyene inanacak kadar, ama mücadeleci ruhum yok pek (tiyatroyu da bu yüzden bıraktım zaten, sesim en arkadakilere kadar gitmiyormuş, çiğ yumurta içmem gerekirmiş, siz için kardeşim bana ne).
Şimdi blogger sağolsun, lafa gelince herkes on dakikalığına da olsa Montaigne olabiliyor. Şaka bir yana sağlam içerikli Türkçe blogların ülkemiz adına çok ciddi bir boşluğu doldurduğunu düşünüyorum; kitap, haftalık dergi okumasak da birinin gerçek hikayesini okuyup yorumlayabiliyor ya da internet üzerinden haberleri okumadığımız günlerde bile gündemin sıkı takipçisi en az birini okuyabiliyoruz. Bu bilgilerin güvenilirliği tartışılabilir ama üzerinde biraz düşünecek normal zeka seviyesinde her insanın iyisini kötüsünden ayırabileceğine inanıyorum ki diğer okuduklarımızın da yüzde yüz doğru olmadığını düşünürsek fazla kafaya takılacak bir şey değil, bu konuda fazlaca faydacı bir yaklaşım güdüyorum:p Yaklaşım demişken, felsefeyle alakalı birçok temel bilgiyi, düşünürleri uzun yıllar zevkle okuduğum şimdilerde kapalı olan bir blogdan öğrendiğimi söyleyebilirim. Adam kitapları okuyup, fikirleri işleyip samimi yorumlar yazıyordu, bir günde bir kitap/bir felsefik akım hakkında fikir edinmek hiç de fena bir şey değil neticede:)
Bu da bitirdiğim elmanın koçanı => )(
Neyse konuyu dağıtmayayım daha çok. Hayallere dönelim tekrar.
Daha öncesinde de 'ne olacaksın?' dediklerinde düşünmeden 'astronot!' diyordum. Liseye kadar sürdü bu hayalim hatta. "Uzay-karanlık-boşluk" üçlüsü hep ilgimi çekiyordu, geceleri aptal aptal gökyüzüne, yıldızlara bakıyordum, ne kadar ufak olduğumu düşünüp büyük olanlara hayranlık duyuyordum. Eş zamanlı, odamın her tarafını yıldız, gezegen, uçan daire vs resimleriyle donatmıştım. Sonra 'Astronomi ve Uzay Bilimleri'nin öss kitapçıklarında barajı aşarak girilebilen şık bir isimden ibaret olduğunu algıladım, 'bir bayan için ideal meslek' öğretmenliğe yöneldim. Yarım gün tatil, 3 ay yaz tatili, geleceğim için pek hayal kurmadan iyi kalpli bir öğretmen bulup evimi çekip çevirmem uygun görüldü zaten, gidişata bakarsak öyle de olacak gibi.
He hee, dee, eee? Beyaz atlı prense inanmıyorum ama bir masal var dayea nadayeya dadaeaouvv daeadaaayee. Daha ayrıntılı bilgi için bakınız ilk kabileler dili ve edebiyatı (bu konuyla da dalga geçtim ya kendime bişi diyemiyorum). Ağlansam daha mı iyiydi bea; 'acımız büyük', 'bu defa güldürmedi', 'son şakasını yaptı'.
Bir hayalim daha vardı, her şeyi bırakıp deniz kenarında bir kulübede balıkçılıkla geçinerek daha basit yaşamak. Şimdi diyorum ki;
"well i deserve nothing more than i get
cos nothing i have is truly mine"
(güzeller güzeli Dido - Life for rent)
Tespit: "Hayal kurmak iyi bişeydir ama belli bir dozajda gerçekçiliğe de ihtiyaç vardır." Bu dozajı iyi ayarlayan insanlara bizler halk arasında "mutlu" diyoruz, bunun farkına vardığımdan beri ben de daha az düşünen, daha az hayal ve farkındalıkla daha mutlu bir insan olma yolunda ilerliyorum.
Bu bir çelişki midir? Bingo!
Bu defa bireysel oynamıyorum, gole çeviremeyeceğim için topu ceza alanına doğru gönderiyorum: Eğer ofsaytta değilsen bana vazgeçtiğin hayallerinden bahsetsene; (gözyaşlarını tutabilirse) uragan, (eğer beni duyuyorsa) serotonin, (gücü halen yetiyorsa) inflack.
Ya o değil de, ütü masalarına dikiz aynası takılmalı bence, taşıdığın zaman duvara çarpma olasılığını sıfıra yaklaştırmak için..
Bu girişe bakarsan 'Fenerbahçe'de futbolcu olmak isterdim:( PAF takımı da olurdu:(' dememi bekleyeceksin, ama yok, benim de mq gibi yazar olma hayallerim vardı ki sanırım daha çok kitaplarıyla vakit geçiren her insan hayatında bir kerecik de olsa yazar olabilme hayali kurmuştur. Fakat insanların hayallerini sistematik bir şekilde yok eden gerçekliğin karşısında benim kırılgan hayalim don kişotluk bile yapamadan sadece can çekişti kısa bir süreliğine, ardından sizlere ömür. Saflık desen bende de vardı, hatta 'şövalyeler yalan söylemez' diye düşünerek her 'şövalyeyim ben' diyene inanacak kadar, ama mücadeleci ruhum yok pek (tiyatroyu da bu yüzden bıraktım zaten, sesim en arkadakilere kadar gitmiyormuş, çiğ yumurta içmem gerekirmiş, siz için kardeşim bana ne).
Şimdi blogger sağolsun, lafa gelince herkes on dakikalığına da olsa Montaigne olabiliyor. Şaka bir yana sağlam içerikli Türkçe blogların ülkemiz adına çok ciddi bir boşluğu doldurduğunu düşünüyorum; kitap, haftalık dergi okumasak da birinin gerçek hikayesini okuyup yorumlayabiliyor ya da internet üzerinden haberleri okumadığımız günlerde bile gündemin sıkı takipçisi en az birini okuyabiliyoruz. Bu bilgilerin güvenilirliği tartışılabilir ama üzerinde biraz düşünecek normal zeka seviyesinde her insanın iyisini kötüsünden ayırabileceğine inanıyorum ki diğer okuduklarımızın da yüzde yüz doğru olmadığını düşünürsek fazla kafaya takılacak bir şey değil, bu konuda fazlaca faydacı bir yaklaşım güdüyorum:p Yaklaşım demişken, felsefeyle alakalı birçok temel bilgiyi, düşünürleri uzun yıllar zevkle okuduğum şimdilerde kapalı olan bir blogdan öğrendiğimi söyleyebilirim. Adam kitapları okuyup, fikirleri işleyip samimi yorumlar yazıyordu, bir günde bir kitap/bir felsefik akım hakkında fikir edinmek hiç de fena bir şey değil neticede:)
Bu da bitirdiğim elmanın koçanı => )(
Neyse konuyu dağıtmayayım daha çok. Hayallere dönelim tekrar.
Daha öncesinde de 'ne olacaksın?' dediklerinde düşünmeden 'astronot!' diyordum. Liseye kadar sürdü bu hayalim hatta. "Uzay-karanlık-boşluk" üçlüsü hep ilgimi çekiyordu, geceleri aptal aptal gökyüzüne, yıldızlara bakıyordum, ne kadar ufak olduğumu düşünüp büyük olanlara hayranlık duyuyordum. Eş zamanlı, odamın her tarafını yıldız, gezegen, uçan daire vs resimleriyle donatmıştım. Sonra 'Astronomi ve Uzay Bilimleri'nin öss kitapçıklarında barajı aşarak girilebilen şık bir isimden ibaret olduğunu algıladım, 'bir bayan için ideal meslek' öğretmenliğe yöneldim. Yarım gün tatil, 3 ay yaz tatili, geleceğim için pek hayal kurmadan iyi kalpli bir öğretmen bulup evimi çekip çevirmem uygun görüldü zaten, gidişata bakarsak öyle de olacak gibi.
He hee, dee, eee? Beyaz atlı prense inanmıyorum ama bir masal var dayea nadayeya dadaeaouvv daeadaaayee. Daha ayrıntılı bilgi için bakınız ilk kabileler dili ve edebiyatı (bu konuyla da dalga geçtim ya kendime bişi diyemiyorum). Ağlansam daha mı iyiydi bea; 'acımız büyük', 'bu defa güldürmedi', 'son şakasını yaptı'.
Bir hayalim daha vardı, her şeyi bırakıp deniz kenarında bir kulübede balıkçılıkla geçinerek daha basit yaşamak. Şimdi diyorum ki;
"well i deserve nothing more than i get
cos nothing i have is truly mine"
(güzeller güzeli Dido - Life for rent)
Tespit: "Hayal kurmak iyi bişeydir ama belli bir dozajda gerçekçiliğe de ihtiyaç vardır." Bu dozajı iyi ayarlayan insanlara bizler halk arasında "mutlu" diyoruz, bunun farkına vardığımdan beri ben de daha az düşünen, daha az hayal ve farkındalıkla daha mutlu bir insan olma yolunda ilerliyorum.
Bu bir çelişki midir? Bingo!
Bu defa bireysel oynamıyorum, gole çeviremeyeceğim için topu ceza alanına doğru gönderiyorum: Eğer ofsaytta değilsen bana vazgeçtiğin hayallerinden bahsetsene; (gözyaşlarını tutabilirse) uragan, (eğer beni duyuyorsa) serotonin, (gücü halen yetiyorsa) inflack.
Ya o değil de, ütü masalarına dikiz aynası takılmalı bence, taşıdığın zaman duvara çarpma olasılığını sıfıra yaklaştırmak için..
9 Eylül 2008 Salı
olur öyle
Serbest çağrışır ya bazen, saçmasapan olur bazıları da, yazayım dedim..
-Mersin deyince aklıma sivrisinek, ilaçlama arabası ve duman altında kalmış haşlanmış süt mısır gelir..
-Ne zaman ki çimlerin arasında bir açıklık görsem Soccer Kid'in tarlalı bölümünde futbolcu kartlarını toplarken gizli bölmeyi işaret eden çimlerin arasındaki açıklığı hatırlarım, yerin dibine inip oradaki kartı da almak isterim..
-Ne zaman 50 Cent'ten 'candy shop'ı ya da 'just a lil bit'i dinlesem gözümün önüne "acuğnn fiğağda" diyen sarışın, şapkalı, güzel mi güzel ablalar gelir..
-Otobüsten inmek isteyen biri 'müsait bir yerde inecek var' dediğinde aklıma 'mükemmel bir yerde inecek var' gafı gelir, sonra da şoförün 'buyrun, size layık değil ama' cevabı gelir, gülümserim..
-Televizyonda 'vak lili, vak vak lili' reklamını gördüğümde aklıma vaka-i vakvakiye gelir(di)..
-Ne zaman Saydım'ı dinlesem aklıma radyo programcısı Muzo gelir, zamanında 'her yerde çalındığına bakmayın bir süre parlayıp söneceklerden biri' demişti Ogün Sanlısoy için..
-Biri 'çalışmam lazım' dediğinde aklıma 'öğretmen tahtaya hep beni kaldırıyoo' diyen karbeyaz gömlekli Ali ve Ayşe Teyze gelir..
-Göz kararı süt katarken bişeye aklıma hep Nil gelir..
-Tarkan'ın 'Gül döktüm yollarına' şarkısını duyduğumda aklıma pırıltılı koyu yeşil arabamızla tatile giderken yoldan aldığımız yeşil kabuklu fındık ve henüz ayıklanmamış yer fıstığı gelir, her yer fıstığını hatırladığımda da midem bulanır (bu tespitin Angara Yerfıstığı'yla alakası yoktur:p)..
İnsan beyni kadar karmaşık bir başka yapı daha bilmiyorum, üstelik dişi versiyonu daha karışık oluyor bunların..
(anaa dalya yapmışım, 100. yazı:p)
-Mersin deyince aklıma sivrisinek, ilaçlama arabası ve duman altında kalmış haşlanmış süt mısır gelir..
-Ne zaman ki çimlerin arasında bir açıklık görsem Soccer Kid'in tarlalı bölümünde futbolcu kartlarını toplarken gizli bölmeyi işaret eden çimlerin arasındaki açıklığı hatırlarım, yerin dibine inip oradaki kartı da almak isterim..
-Ne zaman 50 Cent'ten 'candy shop'ı ya da 'just a lil bit'i dinlesem gözümün önüne "acuğnn fiğağda" diyen sarışın, şapkalı, güzel mi güzel ablalar gelir..
-Otobüsten inmek isteyen biri 'müsait bir yerde inecek var' dediğinde aklıma 'mükemmel bir yerde inecek var' gafı gelir, sonra da şoförün 'buyrun, size layık değil ama' cevabı gelir, gülümserim..
-Televizyonda 'vak lili, vak vak lili' reklamını gördüğümde aklıma vaka-i vakvakiye gelir(di)..
-Ne zaman Saydım'ı dinlesem aklıma radyo programcısı Muzo gelir, zamanında 'her yerde çalındığına bakmayın bir süre parlayıp söneceklerden biri' demişti Ogün Sanlısoy için..
-Biri 'çalışmam lazım' dediğinde aklıma 'öğretmen tahtaya hep beni kaldırıyoo' diyen karbeyaz gömlekli Ali ve Ayşe Teyze gelir..
-Göz kararı süt katarken bişeye aklıma hep Nil gelir..
-Tarkan'ın 'Gül döktüm yollarına' şarkısını duyduğumda aklıma pırıltılı koyu yeşil arabamızla tatile giderken yoldan aldığımız yeşil kabuklu fındık ve henüz ayıklanmamış yer fıstığı gelir, her yer fıstığını hatırladığımda da midem bulanır (bu tespitin Angara Yerfıstığı'yla alakası yoktur:p)..
İnsan beyni kadar karmaşık bir başka yapı daha bilmiyorum, üstelik dişi versiyonu daha karışık oluyor bunların..
(anaa dalya yapmışım, 100. yazı:p)
11 Haziran 2008 Çarşamba
'kumlama hastalığı'
İnsan hayatının her şeyden önce geldiğini ne zaman anlayacağız merak ediyorum.. Küçükken bir inşaatı dolaşıyorduk babamla, orada gözüme çarpmıştı "önce can güvenliği" tabelası, ama hakların kitaplarda yazılı kaldığı bir ülkede can güvenliği de ancak tabelada yazıldığı kadar işte.. Tuzla tersanelerindeki işçi ölümlerinden sonra, buyrun bu haberi de okuyun: öldüren iş kolu
“Kot kumlamaya gelirsin, sonra askere gidersin, çürüğe çıkarılınca öğrenirsin hastalığını, köyüne döner, ölürsün. Buna kumlama hastalığı derler.”
Kapitalizmi sevmiyorum.
“Kot kumlamaya gelirsin, sonra askere gidersin, çürüğe çıkarılınca öğrenirsin hastalığını, köyüne döner, ölürsün. Buna kumlama hastalığı derler.”
Kapitalizmi sevmiyorum.
26 Nisan 2008 Cumartesi
ben bunları ezberleyeyim leonardo da vinci
"-Öğrendiklerimizi niçin hafızamızda iyi tutamıyoruz?"
sorusunu,
"-Ortalama bir insan görmeden bakmakta, duymadan dinlemekte, hissetmeden dokunmakta, tat almadan yemekte, fiziki bilince ulaşmadan hareket etmekte, koku alma bilincine varmadan nefes almakta ve düşünmeden konuşmaktadır. Böyle bir duyusal körlükte hafızanın evrenle ilişkisi kesilir."
diye yanıtlamış Leonardo Da Vinci.
İnsan böyle bir dünyada neden iyi bir hafızaya ihtiyaç duyar; saygınlık, akademik başarı vs.. Tamam, komşunun adını soyadını bilmek hayata sevimlilik katan güzel bir detay olabilir ama kötü olanları da unutmayacaksın. İnsan beyniyle bilgisayarlar arasında kurulan benzerlik kısmen yanıltıcı.
Halen deli gibi hafızamı geliştirmeye çalışmam da pek bir ironik gerçekten. Bir dakika boyu baktığım 16 alakasız rakamın yarısını hatırlayabildim ama azimliyim.
sorusunu,
"-Ortalama bir insan görmeden bakmakta, duymadan dinlemekte, hissetmeden dokunmakta, tat almadan yemekte, fiziki bilince ulaşmadan hareket etmekte, koku alma bilincine varmadan nefes almakta ve düşünmeden konuşmaktadır. Böyle bir duyusal körlükte hafızanın evrenle ilişkisi kesilir."
diye yanıtlamış Leonardo Da Vinci.
İnsan böyle bir dünyada neden iyi bir hafızaya ihtiyaç duyar; saygınlık, akademik başarı vs.. Tamam, komşunun adını soyadını bilmek hayata sevimlilik katan güzel bir detay olabilir ama kötü olanları da unutmayacaksın. İnsan beyniyle bilgisayarlar arasında kurulan benzerlik kısmen yanıltıcı.
Halen deli gibi hafızamı geliştirmeye çalışmam da pek bir ironik gerçekten. Bir dakika boyu baktığım 16 alakasız rakamın yarısını hatırlayabildim ama azimliyim.
14 Mart 2008 Cuma
önce elimdekileri bitirmeliyim
Hayat, pasta ve sonu olmayan her şey de, nereye kadar bu döngü?
Hayatım boyunca o kadar çok şeyi yarım (hatta bazılarını çeyrek) bıraktım ki, artık hayatıma yeni bir şeyler katmaya çekiniyor, arkadaşım 'Yazın dans kursuna gidelim' derken bile deli gibi düşünüyorum: "evet hayır hayır evet olabilir olmayabilir belki evet huhh hayır yapamam yapabilirim yok vazgeçerim biliyorum bilmiyorum ki??"
Pasta yaparken daha da çok düşündüm bunları; 'Keşke hayat pasta yapmak gibi olsa' dedim un'a. O zaman ben malzemeleri bulur, bir bardak şekere bir bardak unu katar gibi karıştırır, biraz süt falan ekleyip orta derece sıcaklıktaki fırına sürerdim. Piştiğinde elimde bir 'sonuç' olurdu, bir şeyler yaptım diyebilirdim.. Sonra okulu bitirip diplomalı pastacı olmak istedim ki hayali bile yarım kaldı..
Geriye bakınca yer yer 'büyük boşluklar'lı bir hayat görüyor insan hal böyle iken, ya da kendi eliyle sildiği(ni sandığı) bazı şeyleri aslında silemeden yarım bıraktığını anlıyor; tozsuz tebeşir icat olmamışken silinen karatahta gibi bir resimle karşılaşıyor yahut; denenmiş 'en azından'. Elbette ara ara bir yeni çikolata bitirilebilinmiş, bir yeni sayfa yazılabilinmiş, bir yeni otobüsten inilebilinmiş.
Yeni etkinlik? seçim, sil.
Şuursuzun yanına dengesizi de eklemeliyim belki, ama kesin olan tek şey; 'hep güzel, hep iyi olsun istedim' idi tablo genel hatlarıyla şöyle bir döngü iken;
ctrl+n, ctrl+x, ctrl+v, ctrl+z, ctrl+x, ctrl+v, ctrl+s, x, v, s, z, s vs vs..
format c:
y
İşte ben bu yüzden, hayatımı kısım kısım 'yok, olmadı bunlar' diyerek silmeye çalıştığım için, bırak kaldığım yere geri dönmeyi, çoğu zaman yeniden başlamayı da hatırlayamıyorum.
Hayatım boyunca o kadar çok şeyi yarım (hatta bazılarını çeyrek) bıraktım ki, artık hayatıma yeni bir şeyler katmaya çekiniyor, arkadaşım 'Yazın dans kursuna gidelim' derken bile deli gibi düşünüyorum: "evet hayır hayır evet olabilir olmayabilir belki evet huhh hayır yapamam yapabilirim yok vazgeçerim biliyorum bilmiyorum ki??"
Pasta yaparken daha da çok düşündüm bunları; 'Keşke hayat pasta yapmak gibi olsa' dedim un'a. O zaman ben malzemeleri bulur, bir bardak şekere bir bardak unu katar gibi karıştırır, biraz süt falan ekleyip orta derece sıcaklıktaki fırına sürerdim. Piştiğinde elimde bir 'sonuç' olurdu, bir şeyler yaptım diyebilirdim.. Sonra okulu bitirip diplomalı pastacı olmak istedim ki hayali bile yarım kaldı..
Geriye bakınca yer yer 'büyük boşluklar'lı bir hayat görüyor insan hal böyle iken, ya da kendi eliyle sildiği(ni sandığı) bazı şeyleri aslında silemeden yarım bıraktığını anlıyor; tozsuz tebeşir icat olmamışken silinen karatahta gibi bir resimle karşılaşıyor yahut; denenmiş 'en azından'. Elbette ara ara bir yeni çikolata bitirilebilinmiş, bir yeni sayfa yazılabilinmiş, bir yeni otobüsten inilebilinmiş.
Yeni etkinlik? seçim, sil.
Şuursuzun yanına dengesizi de eklemeliyim belki, ama kesin olan tek şey; 'hep güzel, hep iyi olsun istedim' idi tablo genel hatlarıyla şöyle bir döngü iken;
ctrl+n, ctrl+x, ctrl+v, ctrl+z, ctrl+x, ctrl+v, ctrl+s, x, v, s, z, s vs vs..
format c:
y
İşte ben bu yüzden, hayatımı kısım kısım 'yok, olmadı bunlar' diyerek silmeye çalıştığım için, bırak kaldığım yere geri dönmeyi, çoğu zaman yeniden başlamayı da hatırlayamıyorum.
26 Şubat 2008 Salı
elektrik hayat çizgileri
Hani hep derslerde deriz ya, 'Hocam bu öğrendiklerimiz ne işimize yarayacak ki..' diye..
İşte yine böyle düşüncelerle beynimde verileri ilişkilendirme çalışmaları yaptığım bir fizik dersinde ulaştığım sonuçlar (bu ne be, bilimsel araştırma yapmış gibi, eheh, karizmatik dursun:p):
-Yük fazlalığı bulunduğunda alan çizleri "+" yükten çıkıp "-" yüklerde veya sonsuzda son bulmalıdır.*
*yani deyor ki, mutlu olduğun zamanların sonunda ya mutlak bir hüzne ulaşırsın ya da mutluluktan sürünürsün, mutlak gerçek ve diğer tüm yalanlar.
-Bir "+" yükten ayrılan veya "-" bir yüke ulaşan alan çizgilerinin sayısı yük miktarıyla orantılıdır.**
**şair burada şuna seslenmiş; standart bir insanın yaşadığı mutluluk-mutsuzluk da standart dozajlarda seyreder. Standartların dışında bir insan ya aşırı duyarlılık göstererek, ya da (zamanın yıpratıcı etkisi de göz önüne alınırsa) aşırı duyarsızlaşarak mutluluk-mutsuzluk duygularını yaşar. Bireyin tercih hakkı ise standart-standart dışı ayrımında yatar.
-İki alan çizgisi birbirini kesmez.***
***Favorim. Mutluluk paylaşılmaz, dolayısıyla mutsuzluk da bundan nasibini alır. Yani yalnızsın canım insan, bunu aksiyom olarak kabul et sen. Yalnızlığın paylaşılmayacağını da biliyorsun. İki alan çizgisi bütün engelleri aşabileceğine, bir noktada kesişebileceğine inanır çoğu zaman, inandırır kendini.. Ancak tıpkı fizik kuralları gibi hayatın da katı ve reddedilemez kuralları vardır; yalnız öleceksin, tıpkı yalnız geldiğin gibi..
İşte yine böyle düşüncelerle beynimde verileri ilişkilendirme çalışmaları yaptığım bir fizik dersinde ulaştığım sonuçlar (bu ne be, bilimsel araştırma yapmış gibi, eheh, karizmatik dursun:p):
-Yük fazlalığı bulunduğunda alan çizleri "+" yükten çıkıp "-" yüklerde veya sonsuzda son bulmalıdır.*
*yani deyor ki, mutlu olduğun zamanların sonunda ya mutlak bir hüzne ulaşırsın ya da mutluluktan sürünürsün, mutlak gerçek ve diğer tüm yalanlar.
-Bir "+" yükten ayrılan veya "-" bir yüke ulaşan alan çizgilerinin sayısı yük miktarıyla orantılıdır.**
**şair burada şuna seslenmiş; standart bir insanın yaşadığı mutluluk-mutsuzluk da standart dozajlarda seyreder. Standartların dışında bir insan ya aşırı duyarlılık göstererek, ya da (zamanın yıpratıcı etkisi de göz önüne alınırsa) aşırı duyarsızlaşarak mutluluk-mutsuzluk duygularını yaşar. Bireyin tercih hakkı ise standart-standart dışı ayrımında yatar.
-İki alan çizgisi birbirini kesmez.***
***Favorim. Mutluluk paylaşılmaz, dolayısıyla mutsuzluk da bundan nasibini alır. Yani yalnızsın canım insan, bunu aksiyom olarak kabul et sen. Yalnızlığın paylaşılmayacağını da biliyorsun. İki alan çizgisi bütün engelleri aşabileceğine, bir noktada kesişebileceğine inanır çoğu zaman, inandırır kendini.. Ancak tıpkı fizik kuralları gibi hayatın da katı ve reddedilemez kuralları vardır; yalnız öleceksin, tıpkı yalnız geldiğin gibi..
16 Şubat 2008 Cumartesi
lapa lapa kar yağsın
Aslında bir dilek, ama nereye gideceğini bilmeyen bir Alice'e hiçbir yağış biçiminden fayda gelmez.
Ne güzel değil mi okuduğun, "yeni metin belgesi" yeni, yeni, keşfedilmeye açık, eskimek için bekliyor, o eskiyince yerini diğer yeniler alıyor.
Ben de yenilerle eskiyorum, sonra yerimi yenileri alacak diye korkuyorum. Sonsuz uzay boşluğunda salınamasam da sonsuz dünya doluluğunda salınıyorum. Kalabalık her gittiğim yerde gözlerimi kamaştırıyor, ama söylediklerini duymam kısacık bir zamanda kaçmama yetiyor..
Şimdi sorulması gereken tek soru şu; nasıl anlaşılacak?
Ben otobüste beklerken yanıp sönen sarı lambanın eşit aralıklarla yanıp sönmediğini kafama takarken; o ise niye bir cevap vermediğime takılırken hele.. Bak, desem, şimdi zihnin meşgul en azından 'neden'lerle desem.. Bunlar belki bişeyler katar, belki 'sıradaki?' dediğin zaman ardımdan gelecek sıradanı gerçekten düşünürsün.
Ne garip, feci halde onlar gibi olmak isterken onları kendime benzetmeye çalışmam. Nereden baksan, suya yazı yazmak. Parmaklarımı takip edip yazdıklarımdan bir anlam çıkarmaya çalışıyorken, ne yazdığımı değil de neden kağıt yerine suya yazmayı tercih ettiğimi düşünse, ah, işte o zaman her şey netleşecek, çünkü kafası bulanacak, çünkü ben aslında bir şey yazmıyorum, yazıyormuş gibi yapıyorum; benim için asıl önemli olan ne yazdığım değil, nereye yazdığım.
Mısır taneleri gider, çekirdekler kalır; deniz kabukları da kararsızdır.
Deniz kabuğuysan uyan, uyan ve anlamın peşinden git; çünkü onu bulduğunda yorgunluk anlamsızlaşacak..
Ama biliyorum, cesaretin yok buna; tüm çırpınmalarına rağmen bir gün her şey olması gerektiği gibi olacak, buraya yazmıştım dersin.
Ne güzel değil mi okuduğun, "yeni metin belgesi" yeni, yeni, keşfedilmeye açık, eskimek için bekliyor, o eskiyince yerini diğer yeniler alıyor.
Ben de yenilerle eskiyorum, sonra yerimi yenileri alacak diye korkuyorum. Sonsuz uzay boşluğunda salınamasam da sonsuz dünya doluluğunda salınıyorum. Kalabalık her gittiğim yerde gözlerimi kamaştırıyor, ama söylediklerini duymam kısacık bir zamanda kaçmama yetiyor..
Şimdi sorulması gereken tek soru şu; nasıl anlaşılacak?
Ben otobüste beklerken yanıp sönen sarı lambanın eşit aralıklarla yanıp sönmediğini kafama takarken; o ise niye bir cevap vermediğime takılırken hele.. Bak, desem, şimdi zihnin meşgul en azından 'neden'lerle desem.. Bunlar belki bişeyler katar, belki 'sıradaki?' dediğin zaman ardımdan gelecek sıradanı gerçekten düşünürsün.
Ne garip, feci halde onlar gibi olmak isterken onları kendime benzetmeye çalışmam. Nereden baksan, suya yazı yazmak. Parmaklarımı takip edip yazdıklarımdan bir anlam çıkarmaya çalışıyorken, ne yazdığımı değil de neden kağıt yerine suya yazmayı tercih ettiğimi düşünse, ah, işte o zaman her şey netleşecek, çünkü kafası bulanacak, çünkü ben aslında bir şey yazmıyorum, yazıyormuş gibi yapıyorum; benim için asıl önemli olan ne yazdığım değil, nereye yazdığım.
Mısır taneleri gider, çekirdekler kalır; deniz kabukları da kararsızdır.
Deniz kabuğuysan uyan, uyan ve anlamın peşinden git; çünkü onu bulduğunda yorgunluk anlamsızlaşacak..
Ama biliyorum, cesaretin yok buna; tüm çırpınmalarına rağmen bir gün her şey olması gerektiği gibi olacak, buraya yazmıştım dersin.
20 Ocak 2008 Pazar
kan beyninden vücuduna yayılırken...
"Ben bir silah alıp savaşmaya başlayacağım, eğer bana uğrunda savaşmaya değer bir şey gösterebilirsen."
(A rush of blood to the head-Coldplay)
Böyle buyurmuşken Coldplay'in solisti Chris Martin; sen bu dünyada devam etmelisin canım okuyucu, devam etmeliyiz, uğrunda savaşmaya değer bir şey olmasa da, varlığın varlığımı sorgulamasa da. Boşluklardan zıpladığın yer yine başka bir boşluksa, anlamsızlıkların arasında elinde değer yargılarınla sadece kaybı buluyorsan, değer yargılarının henüz körelmediğine şükrederek belki de.
Elbet bir anlam katılacaktır varlığına. Çünkü uğruna savaşmaya değer çok şey var, olmalı, belki gözlerin göremediği. Değer katılacak, anlam katılacak, zaman soruların cevabını verecek, bir gün bu gri haller bitecek. Beyaza ulaşamasan da renklerin gri tonlarının dışında da değerleri olacak. Umudun bittiği yeri defalarca görmedin mi? Daha kötü ne olabilir dediğin anlar olmadı mı? Sonra yeniden ayağa kalktığında hepsi geçmedi mi...
Görev adamı olmak, kendini bir şeylere adamak... Belki yanlış bir meslek seçtim, belki olmamam gerektiği gibi oluyorum ve olmamam gereken yerdeyim; sisteme en fazla uyum sağlamanın gerektiği yerde; kaldırımdan yürümeliyim, emniyet kemerimi takmalıyım; şehir içinde 50, şehir dışında 90, önüme geleni sonradan sorulduğunda papağan gibi tekrarlamak için ezberleyip beynimi kullanmamam gereken yerde, melodilerin alternatif olmamasının daha iyi olacağı, o etekle bu kazağın uyacağı ve altına da o ayakkabı, çocuklara fazla iyi davranmanın uygun kaçmayacağı ve iyi niyetimi suistimal etmeyin bile diyemeyeceğin bu yüzden...
Nasıl bir şeydir bilir misin o çocukların hepsine sarılmak isterken, içinden 'bu ders sizi bir şey yapmayacak, tıpkı beni bir şey yapmadığı gibi, ama dinlemeniz gerekiyor tıpkı benim diğerlerini dinlediğim gibi' derken, gözlerindeki bıkkınlığı, sıkıldıklarını görmezden gelerek, çoğunun evde sevilmediklerini önemsenmediklerini hissederek, onlara 'ders' anlatmak?
Hiç bir çocuk gelip size üvey annesinin onu öz çocuklarından nasıl ayırdığını, onu erken saatte uyumak istemediği halde nasıl uyumaya zorladığını anlattı mı? 'Şükürler olsun ben böyle yaşamadım' diyerek buna üzülmek yerine kendi hayatımın tadını mı çıkarmalıyım?
Ben bu çocukları nasıl bağırarak, kızarak disiplin altına alayım; sevginin ne olduğunu bilemeden, önemsenmeyi hissedemeden büyüyecek çocuklar ilerde nasıl bir dünya oluşturabilir, peki geleceğin bu dünyadan ne farkı olabilir...
Bu yazıya başladığımdan beri ben ne çok değiştim, nasıl bir devinim içerisindeyim... Unutmaya çalıştıklarımı nasıl da düşündüğümü fark ettim, belki de benim için uğrunda savaşılması gerekenler onlardır, benim hayatımı değiştiren bir öğretmenim olmadı, belki ben birkaç hayatı değiştirebilecek bir öğretmen olabilirim, umarım bunu yapabilirim, çünkü ancak o zaman ben de kendi savaşımı kazanabilirim...
(A rush of blood to the head-Coldplay)
Böyle buyurmuşken Coldplay'in solisti Chris Martin; sen bu dünyada devam etmelisin canım okuyucu, devam etmeliyiz, uğrunda savaşmaya değer bir şey olmasa da, varlığın varlığımı sorgulamasa da. Boşluklardan zıpladığın yer yine başka bir boşluksa, anlamsızlıkların arasında elinde değer yargılarınla sadece kaybı buluyorsan, değer yargılarının henüz körelmediğine şükrederek belki de.
Elbet bir anlam katılacaktır varlığına. Çünkü uğruna savaşmaya değer çok şey var, olmalı, belki gözlerin göremediği. Değer katılacak, anlam katılacak, zaman soruların cevabını verecek, bir gün bu gri haller bitecek. Beyaza ulaşamasan da renklerin gri tonlarının dışında da değerleri olacak. Umudun bittiği yeri defalarca görmedin mi? Daha kötü ne olabilir dediğin anlar olmadı mı? Sonra yeniden ayağa kalktığında hepsi geçmedi mi...
Görev adamı olmak, kendini bir şeylere adamak... Belki yanlış bir meslek seçtim, belki olmamam gerektiği gibi oluyorum ve olmamam gereken yerdeyim; sisteme en fazla uyum sağlamanın gerektiği yerde; kaldırımdan yürümeliyim, emniyet kemerimi takmalıyım; şehir içinde 50, şehir dışında 90, önüme geleni sonradan sorulduğunda papağan gibi tekrarlamak için ezberleyip beynimi kullanmamam gereken yerde, melodilerin alternatif olmamasının daha iyi olacağı, o etekle bu kazağın uyacağı ve altına da o ayakkabı, çocuklara fazla iyi davranmanın uygun kaçmayacağı ve iyi niyetimi suistimal etmeyin bile diyemeyeceğin bu yüzden...
Nasıl bir şeydir bilir misin o çocukların hepsine sarılmak isterken, içinden 'bu ders sizi bir şey yapmayacak, tıpkı beni bir şey yapmadığı gibi, ama dinlemeniz gerekiyor tıpkı benim diğerlerini dinlediğim gibi' derken, gözlerindeki bıkkınlığı, sıkıldıklarını görmezden gelerek, çoğunun evde sevilmediklerini önemsenmediklerini hissederek, onlara 'ders' anlatmak?
Hiç bir çocuk gelip size üvey annesinin onu öz çocuklarından nasıl ayırdığını, onu erken saatte uyumak istemediği halde nasıl uyumaya zorladığını anlattı mı? 'Şükürler olsun ben böyle yaşamadım' diyerek buna üzülmek yerine kendi hayatımın tadını mı çıkarmalıyım?
Ben bu çocukları nasıl bağırarak, kızarak disiplin altına alayım; sevginin ne olduğunu bilemeden, önemsenmeyi hissedemeden büyüyecek çocuklar ilerde nasıl bir dünya oluşturabilir, peki geleceğin bu dünyadan ne farkı olabilir...
Bu yazıya başladığımdan beri ben ne çok değiştim, nasıl bir devinim içerisindeyim... Unutmaya çalıştıklarımı nasıl da düşündüğümü fark ettim, belki de benim için uğrunda savaşılması gerekenler onlardır, benim hayatımı değiştiren bir öğretmenim olmadı, belki ben birkaç hayatı değiştirebilecek bir öğretmen olabilirim, umarım bunu yapabilirim, çünkü ancak o zaman ben de kendi savaşımı kazanabilirim...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
