Arkadaş; yani insanı hayatında gerçekten tanıyabilen nadir insanlardan..
Hani sokak lambalarının üzerinde iş ilanları olur ya, otobüs beklerken ondan parçalar koparır arkadaş, konuşmaya devam eder şanslı kişi.. Sonra bir an etraftaki her şey durur; arabalar, insanlar, dudaklar, saniyeler.. Kağıttan bir çiçek uzanır soğuk ellerime:
-Sen şimdi bunu ömür boyu saklarsın, vermesem mi acaba..
+Saklarım tabii..
Daha güzel bir cevap verilmeliydi o anın kıymetini anlatabilmek için, 'sen beni nasıl bu kadar iyi tanıyabildin' diyebilmek gerekirdi, ama insana mavi ekran verdiriyor bazen arkadaş..
28 Şubat 2008 Perşembe
26 Şubat 2008 Salı
elektrik hayat çizgileri
Hani hep derslerde deriz ya, 'Hocam bu öğrendiklerimiz ne işimize yarayacak ki..' diye..
İşte yine böyle düşüncelerle beynimde verileri ilişkilendirme çalışmaları yaptığım bir fizik dersinde ulaştığım sonuçlar (bu ne be, bilimsel araştırma yapmış gibi, eheh, karizmatik dursun:p):
-Yük fazlalığı bulunduğunda alan çizleri "+" yükten çıkıp "-" yüklerde veya sonsuzda son bulmalıdır.*
*yani deyor ki, mutlu olduğun zamanların sonunda ya mutlak bir hüzne ulaşırsın ya da mutluluktan sürünürsün, mutlak gerçek ve diğer tüm yalanlar.
-Bir "+" yükten ayrılan veya "-" bir yüke ulaşan alan çizgilerinin sayısı yük miktarıyla orantılıdır.**
**şair burada şuna seslenmiş; standart bir insanın yaşadığı mutluluk-mutsuzluk da standart dozajlarda seyreder. Standartların dışında bir insan ya aşırı duyarlılık göstererek, ya da (zamanın yıpratıcı etkisi de göz önüne alınırsa) aşırı duyarsızlaşarak mutluluk-mutsuzluk duygularını yaşar. Bireyin tercih hakkı ise standart-standart dışı ayrımında yatar.
-İki alan çizgisi birbirini kesmez.***
***Favorim. Mutluluk paylaşılmaz, dolayısıyla mutsuzluk da bundan nasibini alır. Yani yalnızsın canım insan, bunu aksiyom olarak kabul et sen. Yalnızlığın paylaşılmayacağını da biliyorsun. İki alan çizgisi bütün engelleri aşabileceğine, bir noktada kesişebileceğine inanır çoğu zaman, inandırır kendini.. Ancak tıpkı fizik kuralları gibi hayatın da katı ve reddedilemez kuralları vardır; yalnız öleceksin, tıpkı yalnız geldiğin gibi..
İşte yine böyle düşüncelerle beynimde verileri ilişkilendirme çalışmaları yaptığım bir fizik dersinde ulaştığım sonuçlar (bu ne be, bilimsel araştırma yapmış gibi, eheh, karizmatik dursun:p):
-Yük fazlalığı bulunduğunda alan çizleri "+" yükten çıkıp "-" yüklerde veya sonsuzda son bulmalıdır.*
*yani deyor ki, mutlu olduğun zamanların sonunda ya mutlak bir hüzne ulaşırsın ya da mutluluktan sürünürsün, mutlak gerçek ve diğer tüm yalanlar.
-Bir "+" yükten ayrılan veya "-" bir yüke ulaşan alan çizgilerinin sayısı yük miktarıyla orantılıdır.**
**şair burada şuna seslenmiş; standart bir insanın yaşadığı mutluluk-mutsuzluk da standart dozajlarda seyreder. Standartların dışında bir insan ya aşırı duyarlılık göstererek, ya da (zamanın yıpratıcı etkisi de göz önüne alınırsa) aşırı duyarsızlaşarak mutluluk-mutsuzluk duygularını yaşar. Bireyin tercih hakkı ise standart-standart dışı ayrımında yatar.
-İki alan çizgisi birbirini kesmez.***
***Favorim. Mutluluk paylaşılmaz, dolayısıyla mutsuzluk da bundan nasibini alır. Yani yalnızsın canım insan, bunu aksiyom olarak kabul et sen. Yalnızlığın paylaşılmayacağını da biliyorsun. İki alan çizgisi bütün engelleri aşabileceğine, bir noktada kesişebileceğine inanır çoğu zaman, inandırır kendini.. Ancak tıpkı fizik kuralları gibi hayatın da katı ve reddedilemez kuralları vardır; yalnız öleceksin, tıpkı yalnız geldiğin gibi..
23 Şubat 2008 Cumartesi
gitmek kaldı
Gidecektim
Söze daldım kaldım.
Yarısını gitmek aldı
Yarısını kalmak aldı
Sustum durdum
Sözler havada kaldı.
(Tabii ki) Özdemir Asaf/Taşlama/Benden sonra mutluluk, sf:102
Bir kişi tek anlayabildi bunu, diğerleri çekilsin önümden, yıldızları göremiyorum..
16 Şubat 2008 Cumartesi
lapa lapa kar yağsın
Aslında bir dilek, ama nereye gideceğini bilmeyen bir Alice'e hiçbir yağış biçiminden fayda gelmez.
Ne güzel değil mi okuduğun, "yeni metin belgesi" yeni, yeni, keşfedilmeye açık, eskimek için bekliyor, o eskiyince yerini diğer yeniler alıyor.
Ben de yenilerle eskiyorum, sonra yerimi yenileri alacak diye korkuyorum. Sonsuz uzay boşluğunda salınamasam da sonsuz dünya doluluğunda salınıyorum. Kalabalık her gittiğim yerde gözlerimi kamaştırıyor, ama söylediklerini duymam kısacık bir zamanda kaçmama yetiyor..
Şimdi sorulması gereken tek soru şu; nasıl anlaşılacak?
Ben otobüste beklerken yanıp sönen sarı lambanın eşit aralıklarla yanıp sönmediğini kafama takarken; o ise niye bir cevap vermediğime takılırken hele.. Bak, desem, şimdi zihnin meşgul en azından 'neden'lerle desem.. Bunlar belki bişeyler katar, belki 'sıradaki?' dediğin zaman ardımdan gelecek sıradanı gerçekten düşünürsün.
Ne garip, feci halde onlar gibi olmak isterken onları kendime benzetmeye çalışmam. Nereden baksan, suya yazı yazmak. Parmaklarımı takip edip yazdıklarımdan bir anlam çıkarmaya çalışıyorken, ne yazdığımı değil de neden kağıt yerine suya yazmayı tercih ettiğimi düşünse, ah, işte o zaman her şey netleşecek, çünkü kafası bulanacak, çünkü ben aslında bir şey yazmıyorum, yazıyormuş gibi yapıyorum; benim için asıl önemli olan ne yazdığım değil, nereye yazdığım.
Mısır taneleri gider, çekirdekler kalır; deniz kabukları da kararsızdır.
Deniz kabuğuysan uyan, uyan ve anlamın peşinden git; çünkü onu bulduğunda yorgunluk anlamsızlaşacak..
Ama biliyorum, cesaretin yok buna; tüm çırpınmalarına rağmen bir gün her şey olması gerektiği gibi olacak, buraya yazmıştım dersin.
Ne güzel değil mi okuduğun, "yeni metin belgesi" yeni, yeni, keşfedilmeye açık, eskimek için bekliyor, o eskiyince yerini diğer yeniler alıyor.
Ben de yenilerle eskiyorum, sonra yerimi yenileri alacak diye korkuyorum. Sonsuz uzay boşluğunda salınamasam da sonsuz dünya doluluğunda salınıyorum. Kalabalık her gittiğim yerde gözlerimi kamaştırıyor, ama söylediklerini duymam kısacık bir zamanda kaçmama yetiyor..
Şimdi sorulması gereken tek soru şu; nasıl anlaşılacak?
Ben otobüste beklerken yanıp sönen sarı lambanın eşit aralıklarla yanıp sönmediğini kafama takarken; o ise niye bir cevap vermediğime takılırken hele.. Bak, desem, şimdi zihnin meşgul en azından 'neden'lerle desem.. Bunlar belki bişeyler katar, belki 'sıradaki?' dediğin zaman ardımdan gelecek sıradanı gerçekten düşünürsün.
Ne garip, feci halde onlar gibi olmak isterken onları kendime benzetmeye çalışmam. Nereden baksan, suya yazı yazmak. Parmaklarımı takip edip yazdıklarımdan bir anlam çıkarmaya çalışıyorken, ne yazdığımı değil de neden kağıt yerine suya yazmayı tercih ettiğimi düşünse, ah, işte o zaman her şey netleşecek, çünkü kafası bulanacak, çünkü ben aslında bir şey yazmıyorum, yazıyormuş gibi yapıyorum; benim için asıl önemli olan ne yazdığım değil, nereye yazdığım.
Mısır taneleri gider, çekirdekler kalır; deniz kabukları da kararsızdır.
Deniz kabuğuysan uyan, uyan ve anlamın peşinden git; çünkü onu bulduğunda yorgunluk anlamsızlaşacak..
Ama biliyorum, cesaretin yok buna; tüm çırpınmalarına rağmen bir gün her şey olması gerektiği gibi olacak, buraya yazmıştım dersin.
13 Şubat 2008 Çarşamba
bisssürü gülücük
Vikisöz'de Samuel Beckett hakkında bir şeyler ararken aradığımı bulamadım ama gece gece bayağı güldüm, buyrun :)
11 Şubat 2008 Pazartesi
fotovoltaik etkinin kaynağı
Abi o değil de o sakal ne öyle, seyirci karşısına çıkıyorsun:p Evden uzak olunca kendini bırakmış iyice, normalde yakışıklının tanımıdır kendileri:)
Müzik seçimi de şukela!
Aslında bu adamlar ciddi şeyler yapıyor:)Sonundaki fotoğraf dahil birkaç fotoğraf da benim eserim:p
Müzik seçimi de şukela!
Aslında bu adamlar ciddi şeyler yapıyor:)Sonundaki fotoğraf dahil birkaç fotoğraf da benim eserim:p
10 Şubat 2008 Pazar
o'nun müziği*
Sinema ile çok ilgili biri değilim, başlığı görüpte bir an "V for Vendetta" hakkında teknik bilgiler verebileceğimi, süper yorumlar, eleştiriler yapabileceğimi düşündüysen üzgünüm, ama bence yine de işe yarar bir şeyler var bu yazıda.
Filmi izlememişsen devamını okumayıp, filmi tadını kaçırmadan önce izlemeni tavsiye ederim.
..."V"...
Öncelikle belirtmeliyim ki, V'nin konuşmalarını çıkarırsak filmden iki günde üç kere izleyecek kadar etkilenmezdim. V, fikirleri ve sözcükleriyle felsefenin vücuda gelmiş hali adeta. Mesela; "Özür dilemem anlamsız mı olur?" diye soran birine "Asla." diye yanıt verebilmesi... Düz adam buna "Pöff, şimdi bunu söylemen neyi değiştirir ki" der.
Gerçek olanlar; düz adamlar, düz kadınlar ve bunlarla beraber her şeyi kafasına takan bir kademe daha evrilememiş tutunamayanlar. Sıradan olmadığını, olamayacağını, farklı olduğunu iddia edenler... Ama üzgünüm yalnızca kitaplarda, filmlerde var böyleleri; güzel ve savunmasız, sürekli öğrenen esas kız; karizmatik ve bilgi küpü, sürekli öğreten esas oğlan.. İnsan elinden çıkan bir öyküyse 'Tanrı zar atmaz' ve bir yerde ikisinin yolları mutlaka kesişir, teoride kalanlar pratiğe dönüşür ve artık insanlık iki kişiyle kurtarılmıştır.
Fakat acı gerçeği biliyorsun canım okuyucum; burası Hollywood değil. Senin öykünde böyle bir şey olmayacak, ne kendini ne de insanlığı kurtaramayacaksın.
Neyse, filmin ilk başlarında Evey ile V'nin ilk konuşmaları yok mu, onlar nasıl cevaplardır, hakikaten de maskeli birine 'Sen kimsin?' diye sormak nasıl bir çelişkidir:
"-Sen kimsin?
-Kim mi? 'Ne' sorusunun vücut bulmuş halinden başka bir şey değilim ve ne olduğumun cevabı da 'maske takan bir adamım'
-Bunu görebiliyorum..
-Tabii ki görüyorsun. Gözlem güçlerini sorgulamıyorum. Yalnızca maskeli birine kimsin sen diye sormanın çelişmesine dikkat çekiyorum."
Bir süre çoğu V ile başlayan sözcükten oluşmuş şiir gibi bir konuşmanın ardından;
"-Sözün özü şunu ifade etmek isterim ki sizinle tanışmak büyük bir onur ve beni çağırabileceğiniz isim V.
-Sen deli falan mısın?
-Eminim öyle diyeceklerdir.. Fakat ben kiminle konuştuğumu öğrenebilir miyim?
-Adım Evey.
-Evey. E-vey elbette.
-Ne demek bu?
-Demek oluyor ki; Tanrı gibi ben de zar atmam ve rastlantılara inanmam"
Ya da bir şeyleri değiştirebilecek bir fikir, yerinde saymaktan ötesi:
"Bu maskenin altında etten daha fazlası var, bu maskenin altında bir fikir var bay Creedy, ve fikirler kurşun geçirmez."
V'nin en sevdiği film ise uzun süre etkisinde kaldığım, sanırım bugüne kadar birine hediye ettiğim en güzel kitabın sinemaya uyarlaması: "Monte Kristo Kontu". Edmond Dantes'in intikam öyküsü.. Kendimi olayın akışına kaptırınca, belki de yapmamam gereken bir şeyi yaparak, bağışlamak dururken intikam alana hak verdiğim öykü... Çünkü her "etki" karşılığında bir "tepki" doğurur diyor benzer öyküler; birileri çıkacak yani, birileri çıkacak ve tüm bu olanların hesabını soracak. Sadece umabilirim, çünkü ben de korkularımı henüz kaybetmedim.
Ve son, esas kız artık öğrenmesi gerekenleri yaşayarak öğrenmiştir, O'nu anlar, O'na hak verir:
"Bu ülkenin şu anda bir binadan daha fazlasına ihtiyacı var, umuda.."
..."V"...
Umut; bu sözcük sadece komik geliyor artık bana, parçalamak istedikçe her yerimi saran zehirli bir sarmaşık gibi.
Yani bu kadar sözcüğün özü, en kibar tabirle, hayal dünyasında yaşıyor bazı hayalperestler.
*Çaykovski'nin 1812'inci uvertürü
Filmi izlememişsen devamını okumayıp, filmi tadını kaçırmadan önce izlemeni tavsiye ederim.
..."V"...
Öncelikle belirtmeliyim ki, V'nin konuşmalarını çıkarırsak filmden iki günde üç kere izleyecek kadar etkilenmezdim. V, fikirleri ve sözcükleriyle felsefenin vücuda gelmiş hali adeta. Mesela; "Özür dilemem anlamsız mı olur?" diye soran birine "Asla." diye yanıt verebilmesi... Düz adam buna "Pöff, şimdi bunu söylemen neyi değiştirir ki" der.
Gerçek olanlar; düz adamlar, düz kadınlar ve bunlarla beraber her şeyi kafasına takan bir kademe daha evrilememiş tutunamayanlar. Sıradan olmadığını, olamayacağını, farklı olduğunu iddia edenler... Ama üzgünüm yalnızca kitaplarda, filmlerde var böyleleri; güzel ve savunmasız, sürekli öğrenen esas kız; karizmatik ve bilgi küpü, sürekli öğreten esas oğlan.. İnsan elinden çıkan bir öyküyse 'Tanrı zar atmaz' ve bir yerde ikisinin yolları mutlaka kesişir, teoride kalanlar pratiğe dönüşür ve artık insanlık iki kişiyle kurtarılmıştır.
Fakat acı gerçeği biliyorsun canım okuyucum; burası Hollywood değil. Senin öykünde böyle bir şey olmayacak, ne kendini ne de insanlığı kurtaramayacaksın.
Neyse, filmin ilk başlarında Evey ile V'nin ilk konuşmaları yok mu, onlar nasıl cevaplardır, hakikaten de maskeli birine 'Sen kimsin?' diye sormak nasıl bir çelişkidir:
"-Sen kimsin?
-Kim mi? 'Ne' sorusunun vücut bulmuş halinden başka bir şey değilim ve ne olduğumun cevabı da 'maske takan bir adamım'
-Bunu görebiliyorum..
-Tabii ki görüyorsun. Gözlem güçlerini sorgulamıyorum. Yalnızca maskeli birine kimsin sen diye sormanın çelişmesine dikkat çekiyorum."
Bir süre çoğu V ile başlayan sözcükten oluşmuş şiir gibi bir konuşmanın ardından;
"-Sözün özü şunu ifade etmek isterim ki sizinle tanışmak büyük bir onur ve beni çağırabileceğiniz isim V.
-Sen deli falan mısın?
-Eminim öyle diyeceklerdir.. Fakat ben kiminle konuştuğumu öğrenebilir miyim?
-Adım Evey.
-Evey. E-vey elbette.
-Ne demek bu?
-Demek oluyor ki; Tanrı gibi ben de zar atmam ve rastlantılara inanmam"
Ya da bir şeyleri değiştirebilecek bir fikir, yerinde saymaktan ötesi:
"Bu maskenin altında etten daha fazlası var, bu maskenin altında bir fikir var bay Creedy, ve fikirler kurşun geçirmez."
V'nin en sevdiği film ise uzun süre etkisinde kaldığım, sanırım bugüne kadar birine hediye ettiğim en güzel kitabın sinemaya uyarlaması: "Monte Kristo Kontu". Edmond Dantes'in intikam öyküsü.. Kendimi olayın akışına kaptırınca, belki de yapmamam gereken bir şeyi yaparak, bağışlamak dururken intikam alana hak verdiğim öykü... Çünkü her "etki" karşılığında bir "tepki" doğurur diyor benzer öyküler; birileri çıkacak yani, birileri çıkacak ve tüm bu olanların hesabını soracak. Sadece umabilirim, çünkü ben de korkularımı henüz kaybetmedim.
Ve son, esas kız artık öğrenmesi gerekenleri yaşayarak öğrenmiştir, O'nu anlar, O'na hak verir:
"Bu ülkenin şu anda bir binadan daha fazlasına ihtiyacı var, umuda.."
..."V"...
Umut; bu sözcük sadece komik geliyor artık bana, parçalamak istedikçe her yerimi saran zehirli bir sarmaşık gibi.
Yani bu kadar sözcüğün özü, en kibar tabirle, hayal dünyasında yaşıyor bazı hayalperestler.
*Çaykovski'nin 1812'inci uvertürü
7 Şubat 2008 Perşembe
"the grass was greener"
solar: Bu adam* kadar iyi gitar çalabilsem daha başka bir şey istemezdim hayattan..
kuzen: Eheh, isteme bi zahmet..
*David Gilmour (Bu kadar acıklı sololar atabildiğine göre halen bir memnuniyetsizlik var gerçi.)
Dur dur, bi de; 'Back to the future' (Geleceğe dönüş) serisini yayınlayacak cnbc-e, ilki bu akşam 22.00'da, "orjinal alt yazılı";) Marty Mcfly'ın gitar çaldığı sahneyi özlemle bekliyorum;"Sanırım bunun için henüz hazır değilsiniz".
Zaten ben de bu yüzden gitar olayını bir süreliğine askıya aldım deeermişim:p
(Başlık high hopes'dan bu arada)
kuzen: Eheh, isteme bi zahmet..
*David Gilmour (Bu kadar acıklı sololar atabildiğine göre halen bir memnuniyetsizlik var gerçi.)
Dur dur, bi de; 'Back to the future' (Geleceğe dönüş) serisini yayınlayacak cnbc-e, ilki bu akşam 22.00'da, "orjinal alt yazılı";) Marty Mcfly'ın gitar çaldığı sahneyi özlemle bekliyorum;"Sanırım bunun için henüz hazır değilsiniz".
Zaten ben de bu yüzden gitar olayını bir süreliğine askıya aldım deeermişim:p
(Başlık high hopes'dan bu arada)
3 Şubat 2008 Pazar
insan nedir ki?*
"-Köpekler bizi içimizde kemik olduğu için mi ısırır Neriman Teyze?
-İçimizde kalp olmadığı için ısırır oğlum.."
Korkuyorum Anne'den..
*Korkulardan, zaaflardan, arzulardan, özlemlerden örülü bir hafıza ve kandan, etten, kemikten oluşan kırılgan bir vücut...
-İçimizde kalp olmadığı için ısırır oğlum.."
Korkuyorum Anne'den..
*Korkulardan, zaaflardan, arzulardan, özlemlerden örülü bir hafıza ve kandan, etten, kemikten oluşan kırılgan bir vücut...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)