sevdiğim alıntılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevdiğim alıntılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ocak 2009 Perşembe

yeni yıl yazısı

Günaydın:)

Güzel bir yeni yıl sabahına uyandım; dışarısı halen bembeyaz.. E içerisi de öyle:)

2009'a ait ilk hediyem, canım penguenim Hurley'imle grafikler ve integraller arasında, Nikos Vertis dinleyerek mutlu ve huzurlu girdik yeni yıla, nasıl başlarsa öyle devam edermiş ya, bütün yıl böyle geçer umarım, ay yok, grafikler ve integraller olmasın:) Hayatımı biraz daha basitleştirmek istiyorum, ben de basit şeylerle mutlu olmak, basit şeylere üzülmek, basit şeylerle eğlenmek, basit şeyler izleyip basit şeyler okumak; basit yaşamak istiyorum, en azından 'artık':)

"Poz ver" dedim ona, eliyle(?) atkısını tuttu; "kapitalizmin esiri olmuşsun" diyip bi makas aldım yanağından "hey dude!"u da ekleyip; ironiye gel:p

Oysa...

"Basit yaşayacaksın.

Mesela susayınca su içecek kadar basit.
Dört çıkacak, ikiyi ikiyle çarptığında.

Tek düğmesi olacak elindeki cihazın;

tek bir düğme, tek bir cümle gibi;
sevince lafı dolandırmadan söylediğin
“seni seviyorum” gibi.


Basit bir öpücük yetecek sana;

basit sıcak bir öpücük

ve o öpücükle dolacak tüm günlerin, tüm düşlerin.
O öpücük için yapacaksın hayatının kavgasını,
o öpücük için yiyeceksin hayatının dayağını.

Kabak çekirdeği verecek sana

rakamların veremediği mutluluğu.
:)

El yazısıyla yazılmış eğri büğrü bir mektup olacak
en değerli kağıdın;

hep yanında taşıdığın,

atmaya kıyamadığın.

İki harekette giyiniverecek,

iki harekette soyunuvereceksin.

Kısacık olacak uyanman

ve yola çıkman arasında geçen süre;
kısacık olacak

sıcacık kollara dolanman

ve yolculuklara çıkman arasında geçen süre.

Kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını;

bakışların bile anlatabilecek kendini.


Beklentilerin de basit olacak.

Kaf Dağı’nın önünde bekleyecek mutluluklar.

Bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dostluk romanını;

ya da bir damla gözyaşı yaşatacak sana
en ucuz aşk romanını.


Pankreasının sağlığına dua edeceksin kapatırken gözlerini.

Zafer işareti yapacaksın tuvaletten çıkarken.


Bir kaşarlı tost olacak aradığın

nasıl oturacağını bilemediğin sofrada;
parmakların olacak en kıymetli çatalın.

Yine, aynı parmaklar çözecek en karmaşık denklemleri.

İskender’in kılıcı duracak avukat rehberinin yanında.


Bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana
kontrplak bir gitarda, doğru basılmış bir

“fa diyez”in mutluluğunu.

Makyajın ilk “a” sına kadar bilmen yetecek.
Temizlik kokacak en pahalı parfümün


“Bilmiyorum” diyebileceksin bilmediğinde

ve çok normal olacak onu da bilmeyişin.
Tek dereden su getirmen yetecek,
bir “istemiyorum” diyebilmeye.

Ne durduğu farketmeyecek abanın altında.


Saatin, sadece saati gösterecek;
Telefonunu sadece telefon etmek için kullanacaksın.
Küçük bir not defteri olacak bilgini en hızlı sayan.

Basit yaşayacaksın, basit.
Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi

basit..."

Bu güzel şiir Diş Hekimi Yalçın Ergir'inmiş, ama Can Yücel ya da Nazım Hikmet adıyla dolaşıyor, gelen forward maillere dikkat derim..

Hadi hadi, siz de silgilerinizi alın, 2008'e ait kötü olan ne varsa silin gitsin; bir şey kaybetmezsiniz ya, önümüzde yepyeni, güzel şeyler yazmamız gereken bir 365 gün var belli mi olur:)

Hepinize sağlıklı, barış ve huzur dolu bir 2009 dilerim, sevgiler.

10 Aralık 2008 Çarşamba

manifesto

"Artık beni kimse yalnız bırakamaz."
(Mythe - Özdemir Asaf)

Not: İşbu cümle 'yanımda biri var ki ben artık hiç yalnız kalmam' anlamı taşımamaktadır; bu anlama gelseydi orada zaten " Özdemir Asaf " yazmazdı di mi..

13 Kasım 2008 Perşembe

ben de onu diyordum işte..

Bazı günler, tıpkı ülke gündemi gibi insanların da bir gündemi olur ve her şey bu gündemde üst üste gelir; rastgele çıkan şarkılar olsun, insanların ağzından çıkan kelimeler olsun ('ya ben de tam onu düşünüyordum..' iç sesi eşliğinde), farkında olarak veya ol(a)mayarak sizin dile getirdikleriniz olsun, gazetelerden, dergilerden, e-posta kutularına düşen 'fw mail'lerden olsun..

Mesela bugün okulda sınavdan sonra kafamız dağılsın azcık diye hafif geyiğimsi diyaloglarla bu konuyu konuşuyorduk piyensesimle; "Bir insan bir insanı sevmiyorsa o insan değersizleşir mi acaba?" diye.. İfade karışık oldu biraz dur; sevdiğin tarafından sevilmemekten bahsediyorum aslında.. Bu konuda siz ne düşünürsünüz bilemem ama biz beyin fırtınasının sonunda bir netice elde ederek; 'yok öyle bişii' dedik..

İşin ilginç yanı, bu konuyu bugün piyensesimle konuştuğumuzdan haberi olmayan bir insandan geldi bana bu öğüt.. İşte, bütün bunları bir kenara yığdığınız zaman, verilen işaretleri algılamak çok da zor olmuyor; düşünürken, doğruyu bulmaya çabalarken doğa da insana yardım ediyor.. Kimi buna kulak tıkayıp bildiğini okuyor, kimi bu sesin peşinden gidip değişmeye çabalıyor..

Eğer "fw mail" olayına sıcak bakan biri olsaydım, bu cümleleri yollayabileceğim ikinci grubun tüm mensuplarına yollardım ama, buraya bırakıyorum, daha çok insana ulaşır hem:

"bak... bil ki domuzların önüne inciler serilmez,
mücevherden sarraflar anlar ancak, başkası bilmez,

ne fark eder ki kör insan için elmas da bir cam da,

sana bakan bir kör ise, sakın kendini camdan sanma..
"
Mevlana

Reklamlardaki salak geyiklere benzeyecek bu cümle ama; 'siz' hakikaten de değerlisiniz..

Bence.

Tamam. O zaman yazlığı benim üzerime yapalım:p

(powered by CMYLMZ , 2008)

29 Ekim 2008 Çarşamba

85. yıl

Ne mutlu bana ki seninle beraber büyüyorum Cumhuriyet'im...

Yaptıklarını daha iyi anlamak, O'nu daha yakından tanımak için izlemeye gideceğim bu akşam Mustafa'yı...

O'nu ve hayalindeki Türkiye'yi çok iyi anlamış olsaydık dönüp dolaşıp bu paragrafı tekrar etmezdik değil mi:

"Halbuki, hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin?.. Tarih, böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!..."
Mustafa Kemal Atatürk

5 Eylül 2008 Cuma

eti ufff

Dün akşam 'bir insanın başına gelebilecek en talihsiz olaylar listesi'ne bir madde de benim eklememi isteselerdi "eti pufun granüllerini kabından ağzına doğru ivmelendirip çiğnemek üzere bekletirken esen rüzgarla kabın halıya devrilmesi" diye not düşerdim, gelecek nesiller de bunu okuyunca 'ne ahmak insanlar varmış yeaa' falan derdi.

Bu kadar bencil ve umursamaz bir insan olabiliyorum bazen.

Konuyla ilgili olabilecek hatırlayınız:

"Çünkü, benim tek isteğim, sözcüklerle oynamak, hayalimi işletmekti. Yoksa, başkasından bana ne? Hepinizin canı cehenneme!.. Ben huzur istiyorum, huzur! Bunu elde etmek için bütün dünyayı beş paraya değişirim. Bana: 'Güzel bir çay içmek mi istersin, yoksa dünyanın batmasını mı?' diye sorsalar, hemen 'Çay içmek!' diye bağırırım. Bunu biliyor muydun? Ha? Ben alçağın, onursuzun, bencilin, tembelin biriyim."

Kelimelerine aşina olanlar yanılmayacak, bu sert adam Dostoyevski.

Misal, bana da deseler 'Kakaolu bir eti puf yemek mi istersin yoksa dünyanın batmasını mı?' uzun süre düşünüp 'Eti, ufff...' derim ben, kararsız bir bünyeyim çünkü.

Bana böyle sorularla gelmesinler mümkünse, ve de böyle şarkılarla, unuttum lan ben.

puf kırıntıları
yaklaştırsana çabuk çabuk kendini bana
bu bitene kadar, diğerini cebine sakla, kat zulana.

yalan söyleme, bak kabının içine, bitmiş olamaz..
yokla ceplerini, puf kırıntıları kalmış olmalı biraz??


puf kırıntısıyla doymaktansa

tek başıma aç kalırım bu hayatta

paylaşacak bir eti puf artık yoksa
bir androidle bir solar arasında


aaaaağğğğğğ aaağğğğaaaaaaa

29 Temmuz 2008 Salı

sahipsiz bir yazı

Bu güzel yazıyı Can Dündar imzasıyla bir blogda gördüm. Can Dündar'ın tarzına benzetemediğimden (her şeyi bırak, virgülden sonra illa ki boşluk bırakır) kontrol ettim yazarın sitesinde, tahminim doğru: ona ait değilmiş, uyarıyor benim adımı yazıp dağıtmayın diye...

Ben de çok beğendiğim yazarı belirsiz bu yazıyı öylece bırakıyorum, belki bir gün biri 'benim' der de sahiplenir, ismini belirtirim altına, buyrun okuyun, bence siz de beğeneceksiniz 'olgunlaşmak'ı;

"Artık eskisi gibi her haftasonu birileri ile dışarı çıkmak istemiyorum. Beni yoran ilişkiler, yeni tanışmalar, yeni yüzler aramıyorum. Eski dostlukların da özetini çıkarmaya başladım.

İlişkilerde tasarrufa gidiyorsun her şeyde olduğu gibi ve gereksiz insanları hayatından atmak istiyorsun. Yapmacık, inanmadan konuşmak istemiyorum artık. Beni anlamayanlarla konuşmak cümle kirliliği yaratıyor ve hak edenlere saklıyorum enerjimi.

İstediğime istediğimi deme özgürlügüne sahibim, eleştirme hakkını oluşturan yaşanmışlık ve yeterli yaş faktörü artık bende de var. "Ben demiştim", "Ben bilirim","Ben zaten anlamıştım", sendromunda olanlarla arkadaşlıkları bir kez daha sorguluyorsun. İlişkilerini sadeleştirmeye başlayınca sıra iyi ve kötü gün dostlarını ayıklamaya geliyor. Kötü gün dostlarını belirliyor ve onlara daha çok önem veriyorsun. İyi gün dostu bulmak ne kadar kolaysa kötü gün dostu bulmak bir o kadar zor, biliyorum. Dostlar ihtiyaç oldugunda göçmen kuşlar gibi sıcağa uçuyor ve sadece seninle birlikte sürüden ayrı düşenler kalıyor.

Zamanın ne kadar kıymetli olduğunu öğreniyorsun buralara kadar gelirken. Uzun düz otobanlardan olduğu gibi, kestirme bozuk yollardan da ulaşabilirsin hedeflerine. Kestirmeleri de öğrendim gide gele.

Boş geçen her saniye değerli artık. Daha yapılacak çok sey var ama, kendimi çok yormaktan çok hırpalamaktan yana değilim.

Gerektiğinde "hayır" demeyi öğrendim ve bu kelime başta karşındakine kırıcı gelse de senin için hayat kurtarıcı olabiliyor. Sevgiye önem vermek gerektiğini, zamanı geldiğinde elinde sadece sevginin kalacağını biliyorum.

Sevgi paylaşıldıkça oluşuyor, olgunlaşıyor. Aileme ve seçtiğim tüm dostlarıma daha önce göstermediğim sevgi, anlayış ve ilgiyi gösteriyorum. Biliyorsun ki gidenlerin ardında sadece iyilikler kalıyor, ne kadar sevgi dolu olduğu hatırlanıp anılıyor.

Bana çok genç olduklarını hatırlatırcasına nedense tecrübelerimi, fikirlerimi sormaya başladılar. Vereceğim cevaplar belki çok anlamsız geliyor ama yine de dinliyorlar ama ben biliyorum ki yaşamadan hiçbir şey öğrenilmiyor. Yaşamışlığın oluşturduğu bir alçakgönüllülükle gülüyorum içimden sadece.

Artık daha şık giyiniyorum, senelerle birikmiş dolaplar dolusu kıyafet var ve bunları kendimle paylaşmalıyım. Önce kendine güzel görünmelisin, kendi zevkime göre giyinmek istiyorum, böyle hissediyorum. Modaya uymak adına popomun sığmadıgı düşük bel pantolonlara sığmıyorum diye kendimi üzme tercihini de kullanabilirim.

Ayıp, günah ya da ne derler korkuları çoktan geride kaldı.

Dostlarıma, kendimize yemek yapmak hoşuma gidiyor. Mutfak eskiden bir zulüm iken şimdi zevk aldıgım mekanlar arasına giriyor. Farklı lezzetler denemek güzel ve kendi lezzetimi kendimde yaratabileceğim belli bir damak zevkim ve mutfak kültürüm oluştu.

Sonra Sezen'in şarkısındaki gibi anneni daha sık düşünüyorsun ve hatta anlıyorsun. İşte bu yeni alışmaya başlanan ve giderek hoşa giden yeni duruma olgunluk deniyor.

Yaşamışlığın, görmüşlüğün, geride kalmış üflenmiş doğum günü mumlarının bir sonucu kendiliğinden ortaya çıkıyor hayatın bir dönemecinde bu olgunluk.

Ne zaman dersen herkese göre, ne kadar dolu yaşadığına göre değişiyor bu olgunluk çağına ermek.

İnanın bana hayattaki düşüşler, zor alınan virajlar bu zamanı hızlandırıyor.

Kendi dünyanın küçüklüğünü keşfetmek ve buna rağmen kendinin kıymetini bilmek çok işe yarıyor."

23 Mayıs 2008 Cuma

e.t. phone home

Bu yazı daha evvel Yapay Zeka ve E.T. adlı filmleri izlemeyenlerin "Filmin bütün heyecanı kaçtı ki şimdi" demesine neden olabilir.

Steven Spielberg deyince, aklımda pek hoş anılar canlanmıyor benim.

Birinci nedeni ahanda bu filmdir; Artificial Intelligence.

Yapay zeka ile tasarlanmış, insanoğlu olmayan David'in, Pinokyo'nun öyküsünden esinlenerek mavi periye hiç bıkmadan "Lütfen beni gerçek çocuk yap.." diye sayıklaması esnasındaki hissiyat; bir bilimkurgu filminde daha ağlamanın huzuruna ermiştim açıkçası. Bilimkurgu, evet.

İkinci nedeni de, az önce biten E.T. (The Extra-Terrestrial).

Yahu, biz bunun Badi versiyonunu yapmışız zamanında, bir yılda bir filmin ne kadar yol kat edebileceğini göstermişiz cümle aleme(bağlantıdaki yorumlara dikkatinizi çekerim), ama ben Badi'yi uzaylı olarak değil de bataklık canavarı olarak algıladığım için eğlenceli gelmişti bana film(n'apayım, ben az anliyor(buradan asıl üzüldüğüm noktanın yerküreye ait olmayan bir canlının eziyet çekmesi olduğu sonucu çıkarılabilir ama öyle değil, beynim uyku moduna geçti sanırım)). Bu film dururken ne gerek var şimdi,

-Come..
+Stay..*

diyalogu ile gecemizi mahvetmeye di mi? Hele de, Elliott'ın E.T.'ye daha önce söylediği "You must be dead, because I don't know how to feel. I can't feel anything anymore.**" repliğini henüz içime sindirebilmişken, ee, e.t. canlandı sonra orası ayrı.. Demek ki neymiş, ölse bile hissedemiyorum falan demeyecekmişsin. Adam(?) sonunda aklına işaret ederekten diyor zaten; "I'll be right here.***" diye.

Bilimkurguda da duygu olur muymuş demeyin, izlerken ağlayanlarla da dalga geçmeyin, rica edicem, yok yani, televizyon başındayken de 'yok ağlamıyorum, gözüme bişi kaçtı' diyemiyorsun ki..

Küçük bir çocuk , Steven Spielberg ve bilimkurgu üçlemesini insan hayatından biraz uzak tutmak lazım demek.

*-Gel.. +Kal..
**Ölmüş olmalısın, çünkü nasıl hissetmem gerektiğini bilmiyorum. Artık hiçbir şey hissedemiyorum.
***Burada olacağım.

10 Mayıs 2008 Cumartesi

'haftanın sonu nakarat gibi'

"cuma günleri valiz hazırlamak gibi.."

Şimdi nasıl bulaştı Pinhani hayatıma bilmiyorum, ama dalgalandığım günlerde durulmam için yetişti sanki.
Dedim ya, şarkılardan hayat felsefesi bulacak kadar basit.

"..pazar günleri elimdeki balık gibi.."

Arkada bu melodiler çalarken aynı cümleleri bilmem kaçıncı kez okuyup, kitabı tekrar kitaplıktan alıp yastığımın altına bıraktım. 'Acil durumda camı kırınız' gibi bir şey bazı kitaplar benim için. Yine okunup sevinmek için bekliyor ama sözcükleri dikkatle seçemiyorum bu defa, savurgan bir oda arkadaşı gibiyim Dostoyevski'ye zihnimin karışıklığında; cüret edip tutunabildiğim sayfaları var bana yine de, nakarat günlerin sonunu ne kadar güzel tasvir edebilmiş kelimeleri de;

"..kalabalığın arasında, herkes gibi evine doğru yürümektedir ama her nedense, buruşmuş gibi gözüken solgun yüzünde hayatından hoşnut, tuhaf bir ifade vardır. Bakır kırmızı güneşin, soğuk Petersburg ufuklarında yavaş yavaş batışını tatlı bir keyifle seyreder. Aslında seyreder demek yalan olur. Çünkü etrafında olup bitenlerden yarı haberdar, sağına soluna bakamayacak kadar yorgun veya kafasında bin türlü düşünce içinde dalgın bir adam gibi önündeki manzaraya anlamını çözemediği bir şaşkınlık içerisinde bakakalır. Hoşnuttur, çünkü ertesi güne kadar, istemeye istemeye yaptığı can sıkıcı işinden uzaklaşmıştır. Adeta akşam okuldan fırlayıp, evde oynayacağı oyunları, yapacağı muziplikleri düşünen ve bu sevinçle kabına sığmayan afacan bir çocuk gibidir. Ona şöyle bir baktığınızda, bu akşam saatinde sevincin, bu coşkunluğun onun hassas hayal yeteneğini harekete geçirip uyandırdığını göreceksiniz. Şimdi o derin düşüncelerinin içine dalmıştır.. "

(Dostoyevski/Beyaz Geceler/sf:26-27)

Bu kitabı da lüzumsuz kullananlar cezalandırılır; hayalperestlik büyüsüyle:)
Dedim ya; düşüncelerini anlatamayacak kadar karışık.

Bir cumartesidir başladı ama,

"..hiçbir cumartesi günüm bi türlü yetmedi.."

*başlık ve o diğer tırnak içindekiler Pinhani'nin "Haftanın sonu" adlı şarkısından çalıntı.

1 Mayıs 2008 Perşembe

herkes farklı herkes eşit

Canım tog'un nesilden nesile projesini yoğunluğum nedeniyle bırakmak zorunda kalmıştım maalesef, bugün arkadaşımın yerine gitmek durumunda kalınca minik arkadaşlarımı ne kadar özlemiş olduğumu fark ettim. Beni unutmamışlardı; yaramaz ve sevimli 8-B'lileri ben de unutmamıştım elbette:) Giderken 'Abla bidaha gel'lerini duyduğumda gözlerim doldu ve mesleğimden ne istediğime o an karar verdim; kocaman hayalleri olan küçük eller ve her türlü zorluğa rağmen sıcacık, umutla gülümseyen gözler:

-Okulunuzun manzarası da çok güzelmiş..
+Beş senedir buradayız abla, biz bıktık artık:)

'Bıktık' derken bile gördüğüm en güzel gülümsemelerden biri vardı güzeller güzeli yüzünde..

"Ormana gittim, çünkü bilinçli yaşamak istiyordum, hayatı tatmak ve yaşamın iliğini özümsemek istiyordum, yaşam dolu olmayan her şeyi bozguna uğratmak, ve ölüm geldiğinde aslında hiç yaşamamış olduğumu fark etmemek için."
Henry David Thoreau

Şu an, yorgunluktan dökülürken, hissettiğim huzuru hissedemeyenler için bu küçük meleklerden diliyorum:

26 Nisan 2008 Cumartesi

ben bunları ezberleyeyim leonardo da vinci

"-Öğrendiklerimizi niçin hafızamızda iyi tutamıyoruz?"

sorusunu,

"-Ortalama bir insan görmeden bakmakta, duymadan dinlemekte, hissetmeden dokunmakta, tat almadan yemekte, fiziki bilince ulaşmadan hareket etmekte, koku alma bilincine varmadan nefes almakta ve düşünmeden konuşmaktadır. Böyle bir duyusal körlükte hafızanın evrenle ilişkisi kesilir."

diye yanıtlamış Leonardo Da Vinci.

İnsan böyle bir dünyada neden iyi bir hafızaya ihtiyaç duyar; saygınlık, akademik başarı vs.. Tamam, komşunun adını soyadını bilmek hayata sevimlilik katan güzel bir detay olabilir ama kötü olanları da unutmayacaksın. İnsan beyniyle bilgisayarlar arasında kurulan benzerlik kısmen yanıltıcı.

Halen deli gibi hafızamı geliştirmeye çalışmam da pek bir ironik gerçekten. Bir dakika boyu baktığım 16 alakasız rakamın yarısını hatırlayabildim ama azimliyim.

23 Şubat 2008 Cumartesi

gitmek kaldı

Gidecektim
Söze daldım kaldım.

Yarısını gitmek aldı
Yarısını kalmak aldı
Sustum durdum
Sözler havada kaldı.


(Tabii ki) Özdemir Asaf/Taşlama/Benden sonra mutluluk, sf:102

Bir kişi tek anlayabildi bunu, diğerleri çekilsin önümden, yıldızları göremiyorum..

10 Şubat 2008 Pazar

o'nun müziği*

Sinema ile çok ilgili biri değilim, başlığı görüpte bir an "V for Vendetta" hakkında teknik bilgiler verebileceğimi, süper yorumlar, eleştiriler yapabileceğimi düşündüysen üzgünüm, ama bence yine de işe yarar bir şeyler var bu yazıda.

Filmi izlememişsen devamını okumayıp, filmi tadını kaçırmadan önce izlemeni tavsiye ederim.

..."V"...

Öncelikle belirtmeliyim ki, V'nin konuşmalarını çıkarırsak filmden iki günde üç kere izleyecek kadar etkilenmezdim. V, fikirleri ve sözcükleriyle felsefenin vücuda gelmiş hali adeta. Mesela; "Özür dilemem anlamsız mı olur?" diye soran birine "Asla." diye yanıt verebilmesi... Düz adam buna "Pöff, şimdi bunu söylemen neyi değiştirir ki" der.

Gerçek olanlar; düz adamlar, düz kadınlar ve bunlarla beraber her şeyi kafasına takan bir kademe daha evrilememiş tutunamayanlar. Sıradan olmadığını, olamayacağını, farklı olduğunu iddia edenler... Ama üzgünüm yalnızca kitaplarda, filmlerde var böyleleri; güzel ve savunmasız, sürekli öğrenen esas kız; karizmatik ve bilgi küpü, sürekli öğreten esas oğlan.. İnsan elinden çıkan bir öyküyse 'Tanrı zar atmaz' ve bir yerde ikisinin yolları mutlaka kesişir, teoride kalanlar pratiğe dönüşür ve artık insanlık iki kişiyle kurtarılmıştır.

Fakat acı gerçeği biliyorsun canım okuyucum; burası Hollywood değil. Senin öykünde böyle bir şey olmayacak, ne kendini ne de insanlığı kurtaramayacaksın.

Neyse, filmin ilk başlarında Evey ile V'nin ilk konuşmaları yok mu, onlar nasıl cevaplardır, hakikaten de maskeli birine 'Sen kimsin?' diye sormak nasıl bir çelişkidir:

"-Sen kimsin?
-Kim mi? 'Ne' sorusunun vücut bulmuş halinden başka bir şey değilim ve ne olduğumun cevabı da 'maske takan bir adamım'
-Bunu görebiliyorum..
-Tabii ki görüyorsun. Gözlem güçlerini sorgulamıyorum. Yalnızca maskeli birine kimsin sen diye sormanın çelişmesine dikkat çekiyorum."

Bir süre çoğu V ile başlayan sözcükten oluşmuş şiir gibi bir konuşmanın ardından;

"-Sözün özü şunu ifade etmek isterim ki sizinle tanışmak büyük bir onur ve beni çağırabileceğiniz isim V.
-Sen deli falan mısın?
-Eminim öyle diyeceklerdir.. Fakat ben kiminle konuştuğumu öğrenebilir miyim?
-Adım Evey.
-Evey. E-vey elbette.
-Ne demek bu?
-Demek oluyor ki; Tanrı gibi ben de zar atmam ve rastlantılara inanmam"

Ya da bir şeyleri değiştirebilecek bir fikir, yerinde saymaktan ötesi:

"Bu maskenin altında etten daha fazlası var, bu maskenin altında bir fikir var bay Creedy, ve fikirler kurşun geçirmez."

V'nin en sevdiği film ise uzun süre etkisinde kaldığım, sanırım bugüne kadar birine hediye ettiğim en güzel kitabın sinemaya uyarlaması: "Monte Kristo Kontu". Edmond Dantes'in intikam öyküsü.. Kendimi olayın akışına kaptırınca, belki de yapmamam gereken bir şeyi yaparak, bağışlamak dururken intikam alana hak verdiğim öykü... Çünkü her "etki" karşılığında bir "tepki" doğurur diyor benzer öyküler; birileri çıkacak yani, birileri çıkacak ve tüm bu olanların hesabını soracak. Sadece umabilirim, çünkü ben de korkularımı henüz kaybetmedim.

Ve son, esas kız artık öğrenmesi gerekenleri yaşayarak öğrenmiştir, O'nu anlar, O'na hak verir:

"Bu ülkenin şu anda bir binadan daha fazlasına ihtiyacı var, umuda.."

..."V"...

Umut; bu sözcük sadece komik geliyor artık bana, parçalamak istedikçe her yerimi saran zehirli bir sarmaşık gibi.

Yani bu kadar sözcüğün özü, en kibar tabirle, hayal dünyasında yaşıyor bazı hayalperestler.

*Çaykovski'nin 1812'inci uvertürü

3 Şubat 2008 Pazar

insan nedir ki?*

"-Köpekler bizi içimizde kemik olduğu için mi ısırır Neriman Teyze?
-İçimizde kalp olmadığı için ısırır oğlum.."

Korkuyorum Anne'den..


*Korkulardan, zaaflardan, arzulardan, özlemlerden örülü bir hafıza ve kandan, etten, kemikten oluşan kırılgan bir vücut...

20 Ocak 2008 Pazar

kan beyninden vücuduna yayılırken...

"Ben bir silah alıp savaşmaya başlayacağım, eğer bana uğrunda savaşmaya değer bir şey gösterebilirsen."
(A rush of blood to the head-Coldplay)

Böyle buyurmuşken Coldplay'in solisti Chris Martin; sen bu dünyada devam etmelisin canım okuyucu, devam etmeliyiz, uğrunda savaşmaya değer bir şey olmasa da, varlığın varlığımı sorgulamasa da. Boşluklardan zıpladığın yer yine başka bir boşluksa, anlamsızlıkların arasında elinde değer yargılarınla sadece kaybı buluyorsan, değer yargılarının henüz körelmediğine şükrederek belki de.

Elbet bir anlam katılacaktır varlığına. Çünkü uğruna savaşmaya değer çok şey var, olmalı, belki gözlerin göremediği. Değer katılacak, anlam katılacak, zaman soruların cevabını verecek, bir gün bu gri haller bitecek. Beyaza ulaşamasan da renklerin gri tonlarının dışında da değerleri olacak. Umudun bittiği yeri defalarca görmedin mi? Daha kötü ne olabilir dediğin anlar olmadı mı? Sonra yeniden ayağa kalktığında hepsi geçmedi mi...

Görev adamı olmak, kendini bir şeylere adamak... Belki yanlış bir meslek seçtim, belki olmamam gerektiği gibi oluyorum ve olmamam gereken yerdeyim; sisteme en fazla uyum sağlamanın gerektiği yerde; kaldırımdan yürümeliyim, emniyet kemerimi takmalıyım; şehir içinde 50, şehir dışında 90, önüme geleni sonradan sorulduğunda papağan gibi tekrarlamak için ezberleyip beynimi kullanmamam gereken yerde, melodilerin alternatif olmamasının daha iyi olacağı, o etekle bu kazağın uyacağı ve altına da o ayakkabı, çocuklara fazla iyi davranmanın uygun kaçmayacağı ve iyi niyetimi suistimal etmeyin bile diyemeyeceğin bu yüzden...

Nasıl bir şeydir bilir misin o çocukların hepsine sarılmak isterken, içinden 'bu ders sizi bir şey yapmayacak, tıpkı beni bir şey yapmadığı gibi, ama dinlemeniz gerekiyor tıpkı benim diğerlerini dinlediğim gibi' derken, gözlerindeki bıkkınlığı, sıkıldıklarını görmezden gelerek, çoğunun evde sevilmediklerini önemsenmediklerini hissederek, onlara 'ders' anlatmak?

Hiç bir çocuk gelip size üvey annesinin onu öz çocuklarından nasıl ayırdığını, onu erken saatte uyumak istemediği halde nasıl uyumaya zorladığını anlattı mı? 'Şükürler olsun ben böyle yaşamadım' diyerek buna üzülmek yerine kendi hayatımın tadını mı çıkarmalıyım?
Ben bu çocukları nasıl bağırarak, kızarak disiplin altına alayım; sevginin ne olduğunu bilemeden, önemsenmeyi hissedemeden büyüyecek çocuklar ilerde nasıl bir dünya oluşturabilir, peki geleceğin bu dünyadan ne farkı olabilir...

Bu yazıya başladığımdan beri ben ne çok değiştim, nasıl bir devinim içerisindeyim... Unutmaya çalıştıklarımı nasıl da düşündüğümü fark ettim, belki de benim için uğrunda savaşılması gerekenler onlardır, benim hayatımı değiştiren bir öğretmenim olmadı, belki ben birkaç hayatı değiştirebilecek bir öğretmen olabilirim, umarım bunu yapabilirim, çünkü ancak o zaman ben de kendi savaşımı kazanabilirim...

18 Ocak 2008 Cuma

ben artık bişey yapamam

bu defa geç kaldınız nerelerdeydiniz bunca zamandır beklemekteydi gözlerim ışık söndü karanlıkta kaldınız ah affedin siz hep karanlıktınız sakın ha unuttuğumdan değil şimdi söylemek iyi geldi karanlıklar prensi sizi ben yanıltmak istemezdim ama yine yanıldınız istifa edecek değilim bir süre daha bekleyiniz ben ışıkları yaktıktan sonra gelip elektrikleri kesiniz bir deniz kenarında ay ışığına da hayır dersiniz tanıyorum sizi cevabını bildiğim sorular sormak istemem size ve diğerlerine diğerleri demişken diğerleri nasıllar selam söyleyin bir ara onları da beklerim ama siz daha çok geliniz kendinizi bu kadar özletmeyiniz öyle bakmayınız anlamadığımı sanmayınız gelmeseniz de olur mu demeliydim demeliyim anlayınız kelimeleri de getirmişsiniz tamam oraya bırakınız onlar dizilirler hangisi hangisinin yanında güzel duracağını nasıl da biliyor değil mi ah gülümsediniz canı çıksın ki bu kelimelerin sizin gülümsemenizi bu kadar ertelediler kelimeleri de boş verin onlar bir gülümseme olamazlar güneş mi demeliydim belki de şairin şiirinde de bahsi geçen kullanılmamış bir gökyüzü tırnak içine alamadım idare ediniz siz noktalamaları pek sevmezsiniz sevdiğiniz şeyleri de biliyorum onlar ne çok azlar ve ne yazık ki bende de yoklar suçunuza beni de ortak ettiniz hem de siz elinizdeki kılıcı miras bırakıp kaçıp kurtuldunuz yakıştı mı size demiyorum yakıştı tabii size her şey yakışır gitmek de kalmak da kalmak komiktir gitmekse trajik kalanların her nefes alışında canlarının çıkması da trajikomik hadi şimdi yine gidiniz bat dünya bat artık

"şu anda kendini yok etmeye çalışan bir dünyada yaşıyoruz, böyle bir durumda sadece gözlerini kapatıp görmezden gelirsin.."

1 Ocak 2008 Salı

yeni bir yine de olsa

Ben bugün 2007'ye ait tüm kırgınlıklarımı, başarısızlıklarımı, hatalarımı, hayal kırıklıklarımı, sıkıntılarımı geride bıraktım. Bu yıl neler getirecek bilmiyorum, ama yapılması gereken neyse onu yapıyorum. Umarım sen de tüm bunları geçmişte bırakır, gerçekten 'yeni bir yıl'a başlarsın canım okuyucu.

Sağlıklı; sevgi, barış, huzur ve mutluluk dolu bir yıl dilerim.

Hem gardımı da aldım şimdiden ben...

if you need to leave the world you live in,
lay your head down and stay a while.
though you may not remember dreaming,
something waits for you to breath again.
(evanescence-imaginary)

25 Aralık 2007 Salı

bat dünya bat

"elbette çok şey beklediğimi biliyorum her zaman da bekledim her yeni tanıştığım insandan tanışır tanışmaz neler bekledim o daha adımı öğrenmeden ben onunla ilgili hayaller kurdum ümit etmeye başladım hemen ve o insan yanımdan bir dakika bile ayrılınca ben öyle yerlere varmıştım ki hayalimde bu ayrılmayı bir ihanet saydım gücendim hayır benimle başa çıkılmaz"
(Tutunamayanım Selimciğim Işık)

selimciğim ışık özür dilerim görmeden kelime yumağından kendimce seçtiklerimdi gerçek olma ihtimalin ve bir hayal kırıklığı bir insana yapabileceği en kötü şeyi yapar onu yeni bir hayale sürüklerken bunu bilirsin bildiğin halde önüne geçemezsin savunmanı hazırla dersin çöktüğün haline bakarsın kavuşturduğun kollarının arasında başın yanılırsın göz göre göre sıkıldım bir olricim bile yok benim yalanlar söyleselerdi bana neden yalan söylüyorlar şimdi ben desem ki sadece kelimeler bana gülerler beni sadece kelimelerle kaplı bir dünyaya hapsederler beni diğerleri gibi sandılar şimdi kelimelerle ihanet ediyorlar bana okuduklarım yazdıklarım hayatımdaki her zerre ihanet ediyor her an ve bir an mutluluğa yanılsamadır derim yine beklerim hayallerime verdiğim kalıcı rahatsızlıktan dolayı geleceğimden özür dilerim hayır benimle başa çıkılmaz

Beni uykumdan uyandırıp gecenin bi yarısı bana bunları yazdıran tüm tutunamayanlar, iyi ki yoksunuz efenim, daha beter olunuz. Bakınız otobüsü kaçırdım, derse geç kalacağım. c ya, bye, mucks.

22 Aralık 2007 Cumartesi

tekdüze bayram mı olurmuş

"Yalnızca bir milyon yıl daha," dedi Marvin, "su gibi geçecek bir milyon yıl. Sonra aynı hareketi geriye doğru deneyebilirim. Sırf değişiklik olsun diye, anlarsın ya..."

Siz anlarsınız tüm bunlar ne demek*

İyi bayramlar canım insanlar.