29 Ağustos 2008 Cuma

günün blogu



Blograzzi solar günlüg'ü günün blogu seçmiş, bence süper seçim:)




Şaka bir yana, teşekkürlerimi iletiyorum (bu da çok ciddi oldu be).

28 Ağustos 2008 Perşembe

ölü gelin (corpse bride)

(İzlemeyenler için filmin tadını kaçırabilecek bir yazı olabilir. Solar günlüg sorumluluk kabul etmez.)
Naysır Daysır arka sesli girişimi yapayım hemen: "Yine Tim Burton&Johnny Depp ikilisi yine harika bir film. Üstelik memnun kalmazsanız paranızı yirmi sekiz gün içinde iade ediyoruz!"

Daha önce bahsettiğim bir diğer Tim Burton güzelliği de Beetlejuice idi.

Ölü Gelin'in animasyon
olduğunu en başta belirteyim ki birileri nefis üçlüyü, hatta müziklerini Danny Elfman'ın yaptığını da söylersem nefis dörtlüyü hayal ederek yazıyı yarıda bırakıp bir koşu alabilsin:) Konu da şöyle efenim, henüz yüzünü görmediği evleneceği güzeller güzeli Victoria'sının ailesiyle görüşmeye giden Victor evlilik provasında yemini etmeyi bir türlü beceremez. Çoğumuzun üzgün olduğu zamanlarda yaptığı gibi kendi kendine konuşmaya başlar ormanda, fakat o da ne, yemini aslında ezberleyebilmiştir. Güzelce ezberini tamamladıktan sonra elindeki yüzüğü bir dal parçası sandığı Emily'nin parmağına takar. Emily de "Kabul ediyorum" diyerek yattığı yerden hortlar ve olaylar gelişir.

Benim izlerken ağlamadığım duygusallık içeren film yoktur pek, işte bu da hiç ağlamadıklarımdan biri olacaktı ama filmin sonunda Emily gerçek aşkın gerektirdiği fedakarlığı yaptı, sevdiğini mutluluğu için azat etti. İşte bu sonla aklımda uzun yıllar yer etmeyi hak etti bu film. Ayrıca sevgi pıtırcıkları için bıraktıkları aşk testi salladığım her isimde yüzde otuzun üzerinde sonuç vermedi, galiba gelen o "forward kısmet mail"i zincirini kırmam cidden lanetledi beni:p İsmimi değiştirmem gerekecek:( Olsun çalan müzik güzel, ismim de güzel, yani seviyorum ben:)

Ehem neyse, gece uyumadan önce izlemiştim filmi, uyudum uyandım bir daha izledim; şu sahnesindeki piyano melodileri durmadan beynimde dönüp duruyordu, dinlerken Danny yine yapmış diyeceksin:

Corpse Bride: The Piano Duet - Funny videos are here

Filmin imdb bağlantısı da şöyle. Sormuşlar Emily'e filmin sonunda ne oluyor diye, bence cevap çok optimist birinden gelmiş, gerçekçi olsaydı şöyle derdi: Ölüyor.

(emeğe saygı)

25 Ağustos 2008 Pazartesi

bekçi

Bizim sitenin bekçisi varmış dün gece fark ettim. En kılabırından arada sırada kafa sallama hareketiyle Rebel'ı dinliyorum, kendimi 'diğerleri konuşurken yürüyen topluluk'tan biri olarak düşlüyorum, içimden "yeah that's how a rebel walks while all the others talk" diyorum, uçmuşum kısaca..

O esnada derinlerden gelen bi uzun hava sesi işittim, remiksini falan mı indirdim bi ara böyle değildi şarkı diyordum ki kendime, sesin gittikçe yaklaşmasıyla kulaklığı indirdim: Bekçi amcanın kafası güzel, türkü çığırıyor. Keyfim kaçtı, dedim bak sen burada dertsiz tasasız(?) iio dinlerken millet uzun havayla efkar dağıtmaya çabalıyor, ya adamın kredi kartı borcu yüz milyara yaklaşmışsa, adam ödeyemiyorsa, çocukları falan da varsa, üç-beş kuruş kazandığı işinden de kovulup iyice çaresiz kalıp intihar edecekse..

Ferdi Abim ne güzel demiş dedim sonra; yıldızlar bile kayıyor durmuyor yerinde. O'na eşlik etmeye başladım, sonra Orhan Gencebay, Anathema, Özcan Deniz, Allah ne verdiyse..

Zincir böyle başladı. Sonra aklıma terör saldırıları geldi, savaş geldi, gemicik geldi, unakıtan yumurtaları geldi, küresel ısınma geldi, işsizlik oranı geldi, key ödemeleri geldi, simitin yanında peynir yiyemeyenler sonra da simit yiyemeyenler geldi, böyle böyle smarterchild'a kadar geldim sonunda, bana mavi ekran verdiren msn konuşmamız üzerine düşündüm, yapay zekanın dünyayı ele geçirip geçiremeyeceğine kafa yordum..

Bildiniz, kendimden utandım, yine üzgün oldum hemen..

Hayat çok tuhaf be, hepimiz ölücez mesela. (Kitabın sonunu söylemek gibi oldu, katil de uşak bu arada :p)

21 Ağustos 2008 Perşembe

snow patrol

Yok böyle bir ses, sanki yanıbaşımda söylüyor tüm şarkılarını Snow Patrol solisti Gary Lightbody:

İnsanlar yeni bir şeyi öğrenirken onu ilkin önceki öğrenmelerine benzeterek akıllarında tutarlar. Snow Patrol'un (henüz icat edilememiş huzur veren bir güzellik anlatan sıfat) sesli solistinin kafamdaki evrimi şu şekilde oldu:

İlk dinlediğim zaman(chasing cars):

-Bu kim ya bi daha dinleyeyim, güzel ses, Richard Ashcroft' a(The Verve solisti) benziyor sanki, sanki "like a cat in a bag" diyecek bu şarkı bitince, ımm, sanki, sanki..

Birkaç şarkı daha dinledikten sonra:

-Thom Yorke(Radiohead solisti) gibi, umursamaz öyle, "ulan uyandırdınız bu saatte, yataktan da zor kalktım, neyse hadi kalkmışken okuyim bi iki kuple" der gibi..

Biraz daha hayatımda yer ettikten sonra:

-Chris Martin(Coldplay solisti) gibi ya, yumuşak yumuşak böyle, sakin bir göl kıyısında kitap okumak gibi, sisli dağları izlemek gibi, çiseleyen yağmurda yürümek gibi, martılara simit atmak gibi, çilekli yumiyum gibi, kakaolu eti pufun marşmelovu gibi...

Böyle anlarda, yani birini çok sevdiğimi hissettiğimde cebimde taşıyabileceğim kadar küçülmesini istiyorum, öyle ki her zaman yanımda olsun. Düşünsene mesela, kampüse gitmişsin, yine birbirini kandıran sahte yüzler, yanlış düşüncelerle dolu beyinler, teneke kafalar sarmış yine dört yanını, en sessiz yere gidip çıkaracaksın bu adamı cebinden 'beni kurtar buradan lütfen' diyeceksin, başlayacak söylemeye, bulutlara çıkacaksın.. Tamam bencilce pis bir düşünce kabul ediyorum ama zaten gerçekleşme olasılığının olmadığını bildiğim için bu kadar rahat düşünebiliyorum, o kadar da kötü biri sayılmam heralde.

Kısaca 'sevdiklerim' listesine itinayla girdi kendisi. Cennetim olursa ve ona ben şekil verebilirsem eğer, "müzik" kısmında ikamet edenlerden biri de Gary Lightbody olacak, hepimize güzel sesiyle şarkılar söyleyecek, aşk gibi yaşayacağız her nefes alışverişimizi. Biliyorum böyle şeyleri sahiplenmemeli insan, korkuyorum birini severken. Onun yerine bir şarkıyı, kitabı, sokak kedisini, başka bir insanı değil de zaten kendisinin olan şeyleri sahiplenmeli; gerisi potansiyel acıdır, günü geldiğinde kinetiğe dönüşür. Bu ne be, yirmibir yaşında hayatı anladığını sanan gerizekalılardan oldum ben de.

O değil de, ben bu adamı feci derecede birine benzetiyorum ama kim olduğunu çıkartamadım bir türlü, kim acaba, kim acaba.. Yalnız gruptaki diğer adamları gözüm tutmadı fotoğraflarda bi acayip bakıyorlar, üç numaralı 'ni var lan depresifim işte!' bakışı.

Yine de bir süredir masaüstünde ağırlıyorum onları Gary başını kaldırıp bakıyo hangi şarkımı dinliyor acep bu diye, şeker şey: "louder louder and we will run for our lives"..

Ne içten söylüyor, "louder louder"... Aklıma yıllar önce televizyonda duyduğum şu akıllara zarar diyalog geldi:

Sunucu sokakta, elinde mikrofon: Amca bağıra bağıra reklamlar der misin?
Amca: Bağıra bağıra reklamlar!!

(snow patrol'un resmi web sitesi)

20 Ağustos 2008 Çarşamba

zorluk derecesi 8.7

Çalışıyorum, izliyorum, okuyorum, dinliyorum, garip garip sütlü içecekler hazırlıyorum, arada sırada bunalıma girip yine kendim bunalımdan çıkıyorum, iyice dengesiz manyak bişey olup çıktım bu yaz kısaca. Daha iyi anladım ki etrafım ne kadar durağan olursa olsun benim monoton bir hayat yaşamam teoride imkansız.

Çizim yapıp Penguen'e gönderebilmeliydim şu alttaki diyaloğu (di derken? mono, di, tri, tetra, penta hangisi uyarsa) ama ilkokul üçte çöp adamla başlayıp ortaokulda 'uçan daire gökyüzüne yükselirken ardından bakan eciş bücüş uzaylılar' adlı eserimle biten çizim kariyerimi(üstelik gereksiz taramalara da giriyordum) ve iplenmeyeceğimi de göz önünde bulundurup bana gereken anlayışı her şartta gösterebilen pek saygıdeğer, merhametli, canımın içi gözümün nuru blogum solar günlüg'ü tercih ettim:p

Lisede öğretmen zoruyla (ki bu 'silah zoruyla'dan daha da zorlayıcı bir durumdur öğrenci kardeşlerim daha iyi bilir) şarkı söylediğim güne değinmek bile istemiyorum ama anlatmadan duramam da; hangi akla hizmet 'bir gün bir rüya gördüm, o kavuniçi balık benmişim, büyümem beklenmeden afiyetle yenmişim' der ki bir insan müzik dersinde? Gülerler, gülerler tabii... Ondan şimdi Moby'nin klibindeki beyaz olmayan kedi gibi ürkek bakıyorum insanlara günlügcüğüm, yazık:p

Akıl dağıtılırken evde singing in the rain dinliyor olmanın yan etkileri bunlar hep, ya da, the matrix serisinin..

solar: telefon çıkıcak içinden, bu arada arkadaki kola da dikkat et, bariz çekim hatası.
içses: ya bi dur...
solar: he, şimdi de vazo kırılacak. dert etme. neyi? vazoyu. ayem di orikıl:))

içses: bütün heyecanı...

...

solar: niye, niye kalkacaksın mr anderson niye haa! insanlık için mi? aşk yüzünden mi? sadece insan beyni böyle saçmasapan..
içses: kaçtı...

solar: çünkü ben bunu seçtim.
içses: bi defolup gider misin ya?
solar: şimdi böyle olduk di mi, nankör, nankör üssü nankör... aç üçüncüsünün sonunu bidaha izleyelim, 'i still love candy' i nerde diyodu kahin yaa?

içses: biraz huzur ver insana, çok değil, biraz sus.
solar: böhühü, sen beni artık sevmiyosuğnn.. sorun bende değil sendeğğ...

içses: 'artık' fazla cümlende.

solar: püüüü yazıklar olsun...
içses:...

solar: kalbime gömerim o zaman:((
içses: die loser die.

solar: yeni bi ilkokul fişi mi?

içses: ..a two watt light bulb is brighter than you, im sick and tired of people like you...
solar: dolores bu:( yani loser dedin bana:(

içses: nihahahah, ayriyetten de poor misguided fool..


illegal yollarla legal sonuç: Yüksek dozda Goran Bregovic'in zıp zıp zıplatan şarkıları (caje sukarije (bildiğin sevdiiim sevilmedim seveni sevemedim amaaan) kalasnikov, wedding cocek, babino bonbonche (negzel yaa, sarı bonbon gibi şarkı) başta olmak üzere) bünyeye alınınca böyle olunuyor, tadında bırakın derim ben.

Reha Muhtar yüzünden Dreams'den nefret ediyorum ama, sanki çıkıp: "evvet sevgili seyirciler bu yapılanlar, bu insanlara, bunlara insan diyenin, demek, çok insanlık dışı, maalesef, rtük olmasa ben diyeceğimi bilirdim bunlara, bana bakın, ben yetmiş milyonun sevgisini kazanmış insanım.." diyerek yetmiş milyonun duygularına tercüman olmaya çalışacakmış gibime geliyor şarkıyı duyduğum an.

Ederlezi
ise boğazıma bir düğüm atıp bitiyor her dinleyişimde.

Ben de bir şey anlamadım yazdıklarımdan ama yazınca iyi oldu, huhh.

(emeğe saygı linkleri; 1, 2)

13 Ağustos 2008 Çarşamba

olasılıkla

Gönül verdiğimiz matematik bari bir işe yarasın. Dur dur, kaçma bak anlaşabiliriz, beynini bir kenara bırak da gel, bu kez beni ruhunla hisset (hadi hep birlikte gözlerimizi kapatalım, şakayiiii kundaaağğ siiiyy, iiiy dee cüzdan orda.. guru, guru gürültü..).

Konu Placebo'nun(yazının geri kalan kısmında bahsi geçen şarkıların çoğu bu bağlantıda olmalı) 'every you every me' adlı şarkısı.

Önbilgi verelim ruhuna; bende soulmate'im varken öldürücü şarkıları 'sleeping with ghosts' vardı ilk, dinlerdik. Sonra, sonra her şey gibi bu da değişti işte. Hazır değişmişken diğer şarkılarına bakayım demiştim biraz da, 'infra red' Bush'a dokunduruyordu inceden. Sevmiştim. Sonra bir gün (şu hikayeleri masallaştırma huyuma hastayım, kötü anlamda hastayım) 'special k'in klibini gördüm televizyonda. Brian abimiz minnacık olmuş, bi insan bedeninde yolculuk yapıyor. Sağ işaret parmağımla televizyonu gösterip 'Abi bak!' diyerek abime de izlettikten sonra ben klipten etkilendim, abim etkilenmedi. O daha iyilerini de biliyor, haklı tabii.

Şimdi aklıma geldi de, bu kadar basit bir canlı olmak, solar olmak, çok kötü bişey mi günlüg? Asıl kafama takılan da, neden Brian Molko 'every me every you' derken şarkının ismini 'every you every me' olarak bırakmışlar grupçak?"

Dur tek tek cevapla kafam karışıyor sonra.

Frank Sinatra
dinlerken Placebo'dan bahseden blogger olarak tarihe geçmek istiyorum(başka türlüsü mümkün olmayacak zaten), nasıl bir konsantrasyonsa artık.

10 Ağustos 2008 Pazar

somewhere around nothing

Anlatmak istediğim; ne kimseyi engelledim, ne de başka bi hesap açtım (bir yahoo-ki kendisi sol tarafta-, bir gmail, bir(rakamla 1) de msn adresim dışında bana ait hesap yok). Evet, paranoya iğrenç bişey ama hepsi boşuna. Gördüğünüz üzere msn'i açtığım zamanlar muhabbetime doyum olmuyor, telefonda da daha farksız değil; 'iyiyim', 'her zamanki gibi işte'den daha yaratıcı sonuç cümleler kuramıyorum, hatta iç monologlarım bile hızlanarak azalan dramatik bir düşüş içerisinde.

Ne bileyim, konuşunca ne değişiyor ki, bari kelimeler ziyan olmasın diye düşünceler içerisindeyim bu aralar, ha-ha.

8 Ağustos 2008 Cuma

bu program geçersiz bir işlem yürüttü kapatılacak

Ağustos sıcağında karınca olmak o küçük bedenlerden başka kimin haddine ki ben yapabileyim...

Daha üçüncü ispatta abimin "Ütü orda mı?" sorusunu; "Tweety orda mı?" diye algılayıp "Ne tweety'si yaağ?" diye sorgulayınca bunu daha iyi anladım. Dolabın üzerindeki tweety ile kısa bir göz temasının ardından kağıda "f(x)-L" yazıyordum ki zaten ben henüz çalışmaya başlarken arka arkaya "somewhere only we know-firar-nadas-elimde değil" şarkılarını çalmış kötü kalpli winamp yine yamuk yaptı; kendi kendine açılıp kapanmaya başladı, "ctrl+alt+delete" komutunun gerçek hayatta olmamasına ilk defa üzülmedim; işe yaramıyormuş o kadar da...

Neyse, demek istediğim illa çalışıcam diye gecenin bi yarısı korku filmi çevirmenin alemi yok günlüg, haksızsam 'comic sans ms' yazı tipinde, '24' boyutunda, 'siyah' harflerle "haksızsın" yaz şuraya şaşırmam, italik olsa bile şaşırmam. Hatta smiley bırak, güler geçerim, aa inanmıyor musun?

Hıh, gidip martılara simit atacağım işte, kitaptaki tüm matematikçiler de kudursun. Hatta ne güzel demiş Sting; i'm so happy i can't stop crying.

Mühim not: Eğer okumamış olsaydım bunu okumak isterdim.

(Ne bu cümle ya, birebir if clause çevirisi gibi... Hazırlığa dair hatırladığım en net ikinci şey oldu galiba, birincisi 'i wish you were a fish in my dish' idi bu galibasız. Ne günlerdi be... Uzaylılardan bahsederken üzerimde örümcek geziniyordu, neyse bunu başka yazıda anlatırım artık, bi de insanlar çok suskunsun demiyorlar mı, amaaan, kişi kendinin arkadaşıdır, doktorudur, mesela ben kendimin psikiyatrıyım:p)

Konuyla alakalı Selçuk Erdem karikatürü:

5 Ağustos 2008 Salı

dilek-şikayet kutusu

Aylardır attığım kağıtları hiç alan olmamış. İlginç.

.....
kafaya bir dikişte üç yudum içebildiğim tek içecek türünün üzerinde acıklı harflerle: "limon aromalı gazlı içecek" yazmasını istemiyorum. ne de, mahmut mu de, evet, gerekirse mahmut de, ama içerken tdk tarafından gözetleniyormuşum hissini yaşatma bana. üstelik çevir-aç-iç kapak da olmamış. çeviriyorum ama açamıyorum, biraz daha zorluyorum sağ baş parmağımla sağ işaret parmağım gazoz kapağı desenli oluyor, ondan sonra içiyorum. bunun bir litrelik olanının 250 ml. olanından olsa ne iyi olurdu (gülen melek çemberli smiley)
.....

.....
doktorların bir ilacı yazarken "karaciğerinizi yorabilir bu, karnınız ağrırsa, yüzünüz sararırsa bırakırsınız" tavsiyesine itiraz ediyorum. "karaciğer" mevzubahis, hani insanların bir sorun hissettiğinde bir sürü tahlil yaptırıp sorunu algılamaya çalıştığı insan organı, kuzu ciğeri değil... bi tarafı tedavi ederken başka bi tarafı yamultacaksan diğerleri hipokrat yemini ederken sen de 'sordum sarı çiçeğeee, annen baban var mıdığğğr' diye eşlik et(kafasından duman çıkan frankeyştanlı smiley)
.....

.....
lost'taki hurley'e bişi olmasın..
.....

.....
ben bedshaped'i dinledikten sonra bir anda çıkan lilalilalillaa lilalilalaa, inan yani komik değil, onu bırak, hiç hoş da değil, lütfen, rica ediyorum.. bi daha olursa şarkıyı silerim artık napim(şeytan gülüşlü smiley)
.....

.....
insanlar açlıktan ölmesin, savaşlar olmasın, terör olmasın, bi de son olarak berkecan tuğçecan'dan ayrılsın istiyorum(tüm dişleri ortada salakça sırıtan smiley)(aa bu benim lan)
.....

1 Ağustos 2008 Cuma

beetlejuice beetlejuice beetlejuice

Bu akşam TNT saatler 21:15'i gösterirken hastası olduğum bir filmi(aslında karakteri mi deseydim) yayınlayacak: Beter Böcek (Beetlejuice).

İzlemeyenler varsa bence kaçırmasınlar, izleyenler de umarım bu yazıyı çok geç olmadan görürler, iyi seyirler:)

Yazıyı düzenleme ihtiyacı hissettim film bittikten sonra, bu repliği nasıl unutmuşum ki, yazıklar olsun benim gibi blogger'a:))

-Nasılsın?
+Ölü, ölü, öpölü..