Sonunda Uraganım'la güzel bir Ankara akşam üzeri buluştuk. Daha konuşacağımız çok şey vardı belki, belki günün geri kalan kısmında birlikte susarak anlaşırdık bilmiyorum ama kendimi çok şanslı hissediyorum; bu koskocaman sanal alemde bile karşıma hep güzel insanlar çıktı:) İlk karşılaşma anından tut, birbirimize verdiğimiz hediyelere kadar ufak çaplı sevindirici mucizeler yaşadık:) Araya ikimizin de endişe ile sıkıştırdığı "Ben normalde bu kadar konuşmam aslında" cümleleri bile halimizi anlatmaya yeterli sanıyorum. Nazar değmesin:)
Eryaman'a geri döndüğümüzde bizimkilere söylediğim ilk cümle şu oldu:
-Ben Uragan'ı özledim ya...
Abiciğim de acemilik dönemini yemin töreni ile bitirdi. O askere gittiğinden beri günler hiç geçmiyor sanki. Bir ara ağzımdan "okul açılsa zaman çabuk geçer belki" diye bir laf bile çıktı. O derece özlüyorum, işte:(
Başlık mı? Şu şarkı. Uraganım'ın da dediği gibi, bir "iz", beş sene öncesine ait... Linkin Park da birçok şey gibi o zamanlarda kaldığı için eve gelirgelmez ilk işim bu şarkıyı arayıp dinlemek oldu.
Ankara'da yürüdükçe anılarım tazelendi sanırım, bir tuhaf oldum, amfiye bağlı olmayan elektrogitarla soğuk bir Ankara Aralık'ında dinleyebileceğim en güzel şarkıydı sanırım o "my december". Öyle, daha önce hiç görmediğim bir yeşil tonuna büyülenerek bakıp da... Ama bence, yine de, sevgi aşktan çok daha kuvvetli, yaşaması çok daha zor bir duygu. İkisini de ardında bırakıp gidebilmiş bir insan olarak naçizane görüşüm. Sevdiğinden ayrılırken beynini ve kalbini ayrı ayrı ikna etmen gerekiyor çünkü, diğerindeyse sadece birini. Severken daha mantıklı davranmak, daha sağlam adımlar atmak zorunda kalıyorsun, epeyce sorumlulukların oluyor. Aşk biraz dengesizlik, deli işi. Kendine hesap vermen gerekmiyor çok.
Bütün bu anıların tazeliğini sadece bir şehirde bu denli canlı tutabilmesine, insanı aradan geçen onca zamana rağmen etkileyebilmesine çok şaşıyorum doğrusu, ama benim bir suçumun olmaması "keşke..." dememe engel oluyor çok şükür ki. Böyle şeyler yazmayacaktım ya:) (Belki) işinize yarayacak bişey de söyleyeyim bari bu kadarını okutmuşken; burçlara inanmıyorum ama biri "ikizler" dedi mi ortamdan uzaklaşın bence, hele de bir akrepseniz:p
Heyecanlı, mutlu, hüzünlü, gülmekli, ağlamaklı, karışık, tuhaf hisler içinde geçti bu Ankara ziyaretimiz. Sanırım ben bu üç günü hep Uraganım, canım abimin asker hali ve yeşil gözlü Aralık'ım ile hatırlayacağım;
"this is all so clear"
hüzünümün yüzü gülsün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hüzünümün yüzü gülsün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
31 Ağustos 2009 Pazartesi
15 Aralık 2008 Pazartesi
monochrome
"mochrome floors, monochrome walls
only absence near me
nothing but silence around me
monochrome flat, monochrome life
only absence near me
nothing but silence around me"
Yann Tiersen.. İsmini bu kadar hak eden bi şarkı daha dinlemedim.
26 Ekim 2008 Pazar
yirmi üç
Güzel sayı be, tek üstelik, 13 gibi. Çayımı da yaptım, kendime: "Bir seneyi daha devireceksin yakında, bravo!" demek üzere yazmaya başladım yine sıkıcı bir pazar gününde..
Nedense ilk Gönülçelen'i açtım, Teoman'a çok uzaklaşmıştım halbuki, en son ne zaman dinlediğimi hatırlamıyorum bile.. O zamanlar, yani çok Teoman dinlediğim lise yıllarımda şimdilerde gülüp geçtiğim her şeye üzülürdüm; şimdi üzülmeye değer şeylere üzülüyorum; ileride gülüp geçeceğim.
Aslında epey bir gelişme kaydetmişim bence 22 yılda.. Halen, tek noktada bitiremediğim cümlelerim var ama, eksiltili.. Niye yarıda kesiyorum ki, yahu, üzüldüğüm şeyleri anlatınca 'insanlar neler yaşıyor sen bunlara mı üzülüyorsun' dediler hep, üzerime çok geldiler, ben de içime kapattım onları; süper bir gülümseme bıraktım yüzüme. 'Acayip mutlu bu!' dediler bu defa, haydaaa, garip olan ben oldum kendimce.. Kendince.. Üzülürüm yine, resmini görünce, maziye bakarak...
Neyse.
Sonra insanları (ki dört kişi hariç) umursamamak gerektiğini anladım; 'sen ne kadar çırpınsan da o kendi anlamak istediği gibi anlayacak': nasıl anlarsa öyle anlasın öyleyse bana ne.. Bu umursamazlığı sevmeye başladım, her ne kadar 'yalnızlık' demek olsa da kafa rahatlığı açısından süper bişey.
Hem, bu yılları özetlerken aklımda dahası da var;
-Şiir yazamadığım için, düz yazılarımı da köşe bucak sakladığım için kendime çok kızdım, bu duyguları bir şekilde ifade edebilmem gerekiyordu insaniyet namına; 'hayat'a iki kelimede aşık olan tek canlı ben iken, bak; 'ilk görüş' bile değil..
-Ülkemin geleceği açısından içimde taşıdığım endişeleri sadece içimde taşımamaya başladım, daha önceleri boş teneke misali sadece öterken, içimdeki enerjiyi yönlendirmek konusunda daha kontrollüyüm artık, aferin bana; dünyayı kurtarıcam, 'Solarcık Aslan Parçası' diye filmimi çekecek Erler Film..
-İnsanlara 'Faust'u okumuş mudur acaba..' diye bakmaktan alıkoydum kendimi; herkesten öğrenilecek bir şey elbette var da, yaa ama ne bileyim, zamanında üç-beş bişey okumuş, gezmiş, görmüş, dinlemiş, izlemiş insanların sohbetleri bir başka oluyor be abi.. Yani Penguen okuyan birine 'böyleyken böyle ehik=)' deyince 'öööyleee' bakmıyor demek isterdim de, reelde Penguen okuyan birini de tanımadım ki hiç, oooof offf... Gidip köşedeki büfede elimde Penguen nöbet tutucam bir gün artık n'apayım..
Evet, bir de geleneksel dileklerim olacak önümüzdeki maçlar için; hayatım daha fazla karışmasın, hiç olmazsa mevcut durum sürekliliğini korusun, bir kış olup geçmesin bir yaz; bi daha kimseyi bu kadar çok sevmeyeyim n'olur..
Bu ne biçim iş bee; kaptan, güç kalkanları devrede!
not: Sonunu böyle yazayım da komik olsun dedim, olmuş mu, ehik=)
not reloaded: Yahu insan sırf bu kardeşinin gönlü olsun diye güler bee:( ooof offf, ana baashaq el bahr..
Nedense ilk Gönülçelen'i açtım, Teoman'a çok uzaklaşmıştım halbuki, en son ne zaman dinlediğimi hatırlamıyorum bile.. O zamanlar, yani çok Teoman dinlediğim lise yıllarımda şimdilerde gülüp geçtiğim her şeye üzülürdüm; şimdi üzülmeye değer şeylere üzülüyorum; ileride gülüp geçeceğim.
Aslında epey bir gelişme kaydetmişim bence 22 yılda.. Halen, tek noktada bitiremediğim cümlelerim var ama, eksiltili.. Niye yarıda kesiyorum ki, yahu, üzüldüğüm şeyleri anlatınca 'insanlar neler yaşıyor sen bunlara mı üzülüyorsun' dediler hep, üzerime çok geldiler, ben de içime kapattım onları; süper bir gülümseme bıraktım yüzüme. 'Acayip mutlu bu!' dediler bu defa, haydaaa, garip olan ben oldum kendimce.. Kendince.. Üzülürüm yine, resmini görünce, maziye bakarak...
Neyse.
Sonra insanları (ki dört kişi hariç) umursamamak gerektiğini anladım; 'sen ne kadar çırpınsan da o kendi anlamak istediği gibi anlayacak': nasıl anlarsa öyle anlasın öyleyse bana ne.. Bu umursamazlığı sevmeye başladım, her ne kadar 'yalnızlık' demek olsa da kafa rahatlığı açısından süper bişey.
Hem, bu yılları özetlerken aklımda dahası da var;
-Şiir yazamadığım için, düz yazılarımı da köşe bucak sakladığım için kendime çok kızdım, bu duyguları bir şekilde ifade edebilmem gerekiyordu insaniyet namına; 'hayat'a iki kelimede aşık olan tek canlı ben iken, bak; 'ilk görüş' bile değil..
-Ülkemin geleceği açısından içimde taşıdığım endişeleri sadece içimde taşımamaya başladım, daha önceleri boş teneke misali sadece öterken, içimdeki enerjiyi yönlendirmek konusunda daha kontrollüyüm artık, aferin bana; dünyayı kurtarıcam, 'Solarcık Aslan Parçası' diye filmimi çekecek Erler Film..
-İnsanlara 'Faust'u okumuş mudur acaba..' diye bakmaktan alıkoydum kendimi; herkesten öğrenilecek bir şey elbette var da, yaa ama ne bileyim, zamanında üç-beş bişey okumuş, gezmiş, görmüş, dinlemiş, izlemiş insanların sohbetleri bir başka oluyor be abi.. Yani Penguen okuyan birine 'böyleyken böyle ehik=)' deyince 'öööyleee' bakmıyor demek isterdim de, reelde Penguen okuyan birini de tanımadım ki hiç, oooof offf... Gidip köşedeki büfede elimde Penguen nöbet tutucam bir gün artık n'apayım..
Evet, bir de geleneksel dileklerim olacak önümüzdeki maçlar için; hayatım daha fazla karışmasın, hiç olmazsa mevcut durum sürekliliğini korusun, bir kış olup geçmesin bir yaz; bi daha kimseyi bu kadar çok sevmeyeyim n'olur..
Bu ne biçim iş bee; kaptan, güç kalkanları devrede!
not: Sonunu böyle yazayım da komik olsun dedim, olmuş mu, ehik=)
not reloaded: Yahu insan sırf bu kardeşinin gönlü olsun diye güler bee:( ooof offf, ana baashaq el bahr..
31 Temmuz 2008 Perşembe
durağan neşeli
Yazıya ilginç bir zamanda başladım; 13:13. 13 benim değer verdiğim bir sayıdır. Böyle şeyleri kaç kişi umursar bilmiyorum. Bir yazıya başlarken kaç kişi saate bakar, sayılara anlam yükler, bu anlamla üzülür ya da bu anlamla sevinir? Beyhude çaba, biliyorum, hiç geçmeyecek ki bu yalnızlık, imalat hatasıyım ben.
"Durağan neşeli". Bu tanımı Erdil Yaşaroğlu kendi blogunda yapmıştı o anki ruh hali için. Çok hoşuma gitmişti ama ben buna daha çok 'Beirut-Nantes' hali diyorum, 'yüzünü görmedim epeydir ama müzik eşliğinde geçti günlerim, şehrin ışıkları yanarken ben deniz kenarında yine bu şehirde yaşanmış o güzel günleri düşünüyordum' gibi.
Okuyucu tasvir de ister; depresif zamanların sonrasında dar alanda kısa paslaşmalar gibi durağan neşeli ruh hali. Koşmazsın ama maç durduğun yerden devam eder. Neşeli zamanlara göz kırpar uzaktan, koşmaya başlayacaksın bir süre sonra.
Başucumdaki 'Tehlikeli Oyunlar'a ihanet edeceğim bugün ve bir süre önce tutunduğum pek çok şeye, gökyüzüne bakacağım uzun uzun deniz kenarında, elbette, dönüşte Penguen almayı ihmal etmeyeceğim. Arkadaşlar olmadan tek başıma güleceğim denizin maviliğine bakıp, garip hallerimi alaya alacağım bugün. Denize atacağım pek çok olumsuz düşünceyi, denizanaları çabuk yok ediyor, yüzde iki farkıyla tamamen su olmaktan yırtan mucizevi bir canlı sonuçta, yumurtaya can veren Rabbim.
Bugünlerde burçlara inanasım geliyor mesela. Gelen 'fw: su grubu'ndan sonra denizanası zannediyorum kendimi. Pozitif, kontrast, negatif, nazar, bilim, olmayana ergi, yıldız haritası, din, endoplazmik retikulum, kahve falları, voltmetre, meditasyon, zen, ben. Yengeç, balık, akrep; su grubundan baban çıksa yiyeceksin de bir tek akrebi yiyemiyor insanlar yemek mahiyetinde, çünkü zararlı; suyuna gitmedin mi kindar, kıskanç, yalancı, yıllar önce yaptığını yıllar sonra yüzüne vurabilen, gözler yalan söylemez derlerse de bakışlarıyla bile insanları kandıran yegane canlı akrep insanı. Diğerleriyse kuyruğuna bassan bile naif, vur kafasına al ekmeğini, o derece. Hazır burçları dikkate alacak gibiyken bir ara nazara da inanayım diyorum, bildiği duaları okurken teyzem, işe yarayacaklarını tüm kalbimle tasdik edeyim ben de.
Öyle işte:) Tatil hiç yaramıyor bana, bitti kurtuldum. Şimdi aklımda yapacak bir şey telaşı olmadan 2008 senesi denize son kez bakmaya gidiyorum, giderken de son günlerdeki gündeme dair fikirlerimi "demokrasi adına güzel ama ülkemin geleceği için karanlık bir adım" paradoksuyla özetleyerek hissettiğim 'korku'yu ön plana çıkarmak istiyorum daha çok, yazıya Erdil Yaşaroğlu ile başladım, bir karikatürüyle de bitireyim:
Not: Buraya bir göz atmakta fayda görüyorum, efsane erke dönergeci geri dönmüş:)
"Durağan neşeli". Bu tanımı Erdil Yaşaroğlu kendi blogunda yapmıştı o anki ruh hali için. Çok hoşuma gitmişti ama ben buna daha çok 'Beirut-Nantes' hali diyorum, 'yüzünü görmedim epeydir ama müzik eşliğinde geçti günlerim, şehrin ışıkları yanarken ben deniz kenarında yine bu şehirde yaşanmış o güzel günleri düşünüyordum' gibi.
Okuyucu tasvir de ister; depresif zamanların sonrasında dar alanda kısa paslaşmalar gibi durağan neşeli ruh hali. Koşmazsın ama maç durduğun yerden devam eder. Neşeli zamanlara göz kırpar uzaktan, koşmaya başlayacaksın bir süre sonra.
Başucumdaki 'Tehlikeli Oyunlar'a ihanet edeceğim bugün ve bir süre önce tutunduğum pek çok şeye, gökyüzüne bakacağım uzun uzun deniz kenarında, elbette, dönüşte Penguen almayı ihmal etmeyeceğim. Arkadaşlar olmadan tek başıma güleceğim denizin maviliğine bakıp, garip hallerimi alaya alacağım bugün. Denize atacağım pek çok olumsuz düşünceyi, denizanaları çabuk yok ediyor, yüzde iki farkıyla tamamen su olmaktan yırtan mucizevi bir canlı sonuçta, yumurtaya can veren Rabbim.
Bugünlerde burçlara inanasım geliyor mesela. Gelen 'fw: su grubu'ndan sonra denizanası zannediyorum kendimi. Pozitif, kontrast, negatif, nazar, bilim, olmayana ergi, yıldız haritası, din, endoplazmik retikulum, kahve falları, voltmetre, meditasyon, zen, ben. Yengeç, balık, akrep; su grubundan baban çıksa yiyeceksin de bir tek akrebi yiyemiyor insanlar yemek mahiyetinde, çünkü zararlı; suyuna gitmedin mi kindar, kıskanç, yalancı, yıllar önce yaptığını yıllar sonra yüzüne vurabilen, gözler yalan söylemez derlerse de bakışlarıyla bile insanları kandıran yegane canlı akrep insanı. Diğerleriyse kuyruğuna bassan bile naif, vur kafasına al ekmeğini, o derece. Hazır burçları dikkate alacak gibiyken bir ara nazara da inanayım diyorum, bildiği duaları okurken teyzem, işe yarayacaklarını tüm kalbimle tasdik edeyim ben de.
Öyle işte:) Tatil hiç yaramıyor bana, bitti kurtuldum. Şimdi aklımda yapacak bir şey telaşı olmadan 2008 senesi denize son kez bakmaya gidiyorum, giderken de son günlerdeki gündeme dair fikirlerimi "demokrasi adına güzel ama ülkemin geleceği için karanlık bir adım" paradoksuyla özetleyerek hissettiğim 'korku'yu ön plana çıkarmak istiyorum daha çok, yazıya Erdil Yaşaroğlu ile başladım, bir karikatürüyle de bitireyim:

Not: Buraya bir göz atmakta fayda görüyorum, efsane erke dönergeci geri dönmüş:)
8 Haziran 2008 Pazar
bu görüntüler oluşurken biz kazara burada mı bulunduk?
Hayat, bu köpeğin uyurkenki gülümsemesi kadar sevimli olabilecekken, neden böyle şeyler yapıyor, 'kim yenmiş kaderi duayla' diye sorarken Şebnem Ferah, ben bilmiyorum, 'keşke böyle olmasaydı' diyebilmek dışında hiçbir şey yapamıyorum.Bazen de tüm kelimeler manasını yitiriyor: O an.
Çokça aranmış ve arasıra bulunmuş yaşam içinde sadece bir an değiliz değil mi, umarım, sadece bir an'dan ibaret değilizdir...
4 Nisan 2008 Cuma
ağaç ve yol
"ESTRAGON:
Şey, gidecek miyiz?
VLADIMIR:
Evet, gidelim.
(Hareket etmezler.)"
Godot'yu Beklerken'den..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)