yıldızlar da kayar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yıldızlar da kayar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Temmuz 2009 Cumartesi

bu böyle



Matematiksel olarak tüm etkileşimlerde varlığımızı ihmal edebilecek kadar küçüğüz.

1 Kasım 2008 Cumartesi

ich gehe in das kino*

Bak aklıma ne geldi, benim Haaacettepe Yüniversitesi (Direk Hacettepe deyince kızıyorlar 'Buna ne hacet?' derken ki hacet gibi okunmalı bu) yani Angara geçmişim var bir seneliğine. Kurtuluş, Beytepe, Baraka dışında aklımda Alamanca hatıralarım var bir de..

Ders çalışmamak için n'apsam diye düşünürken bu şarkı geldi aklıma, ezberlemeye çalışıyordum hazırlığı okurken, bildiğim ilk Almanca şarkı olacaktı. Allah'tan sonra Rammstein ile tanıştım da Almanca arabeske teğet geçtim:p Gerçi Rammstein da arabesk orası ayrı. Olsun ya, hem seviyorum arabeski ben. Bir Orhan Baba olsun, Ferdi Abi olsun, hep büyük insanlar.

Mesela bana sorsalar 'Sence bir Türk'ün Almanlara en büyük katkılarından biri nedir?' diye, bu şarkıyı söylerim hemen, kırk yıl kalsa bir Alman böyle bir müziğe böyle sözler yazıp 'çok geç artık..' demez bence, duygularını aldırmış gibi duruyorlar uzaktan bakınca, hımm, Rammstein hariç:p

Ben de kendi çapımda bir deneme yapıyorum, müzik alt yapısını yapabilecek olan varsa gramer hatalarını düzeltip sözleri kullanabilir, aslında hohşıtendouç öğretmişlerdi ama unuttum maalesef, ya da hiç öğrenemedim:p

du und ich**

er ist in meinem herzen
ich sagt ich liebe dich liebst du mich?
nein, nein er sagt,
dann was für machen?
dienen herzen sağolsun..(n'apayım hatırlayamadım..)

*Bu Almancayı henüz kıvıramamış zavallı öğrenciye hoca 'boş zamanlarında n'aparsın?' dediğinde öğrencinin verdiği default yanıttır: sinemaya giderim.

**sen ve ben
o benim kalbimde
seni seviyorum dedim sen de beni seviyor musun?
hayır, hayır dedi
öyleyse n'apalım,
senin canın sağolsun..

22 Eylül 2008 Pazartesi

sobe: vazgeçtiğim hayaller

Bünyesinde İzmit'ten nefret eden bir blogger barındırdığı halde(:p) sevdiğim tek blog iki dostun yeri'nin solar günlüg'e ortaladığı topa sol kanadın gerilerinden hızla gelerek yetişmeye çalışacağım kısfmetse.

Bu girişe bakarsan 'Fenerbahçe'de futbolcu olmak isterdim:( PAF takımı da olurdu:(' dememi bekleyeceksin, ama yok, benim de mq gibi yazar olma hayallerim vardı ki sanırım daha çok kitaplarıyla vakit geçiren her insan hayatında bir kerecik de olsa yazar olabilme hayali kurmuştur. Fakat insanların hayallerini sistematik bir şekilde yok eden gerçekliğin karşısında benim kırılgan hayalim don kişotluk bile yapamadan sadece can çekişti kısa bir süreliğine, ardından sizlere ömür. Saflık desen bende de vardı, hatta 'şövalyeler yalan söylemez' diye düşünerek her 'şövalyeyim ben' diyene inanacak kadar, ama mücadeleci ruhum yok pek (tiyatroyu da bu yüzden bıraktım zaten, sesim en arkadakilere kadar gitmiyormuş, çiğ yumurta içmem gerekirmiş, siz için kardeşim bana ne).

Şimdi blogger sağolsun, lafa gelince herkes on dakikalığına da olsa Montaigne olabiliyor. Şaka bir yana sağlam içerikli Türkçe blogların ülkemiz adına çok ciddi bir boşluğu doldurduğunu düşünüyorum; kitap, haftalık dergi okumasak da birinin gerçek hikayesini okuyup yorumlayabiliyor ya da internet üzerinden haberleri okumadığımız günlerde bile gündemin sıkı takipçisi en az birini okuyabiliyoruz. Bu bilgilerin güvenilirliği tartışılabilir ama üzerinde biraz düşünecek normal zeka seviyesinde her insanın iyisini kötüsünden ayırabileceğine inanıyorum ki diğer okuduklarımızın da yüzde yüz doğru olmadığını düşünürsek fazla kafaya takılacak bir şey değil, bu konuda fazlaca faydacı bir yaklaşım güdüyorum:p Yaklaşım demişken, felsefeyle alakalı birçok temel bilgiyi, düşünürleri uzun yıllar zevkle okuduğum şimdilerde kapalı olan bir blogdan öğrendiğimi söyleyebilirim. Adam kitapları okuyup, fikirleri işleyip samimi yorumlar yazıyordu, bir günde bir kitap/bir felsefik akım hakkında fikir edinmek hiç de fena bir şey değil neticede:)

Bu da bitirdiğim elmanın koçanı => )(

Neyse konuyu dağıtmayayım daha çok. Hayallere dönelim tekrar.

Daha öncesinde de 'ne olacaksın?' dediklerinde düşünmeden 'astronot!' diyordum. Liseye kadar sürdü bu hayalim hatta. "Uzay-karanlık-boşluk" üçlüsü hep ilgimi çekiyordu, geceleri aptal aptal gökyüzüne, yıldızlara bakıyordum, ne kadar ufak olduğumu düşünüp büyük olanlara hayranlık duyuyordum. Eş zamanlı, odamın her tarafını yıldız, gezegen, uçan daire vs resimleriyle donatmıştım. Sonra 'Astronomi ve Uzay Bilimleri'nin öss kitapçıklarında barajı aşarak girilebilen şık bir isimden ibaret olduğunu algıladım, 'bir bayan için ideal meslek' öğretmenliğe yöneldim. Yarım gün tatil, 3 ay yaz tatili, geleceğim için pek hayal kurmadan iyi kalpli bir öğretmen bulup evimi çekip çevirmem uygun görüldü zaten, gidişata bakarsak öyle de olacak gibi.

He hee, dee, eee? Beyaz atlı prense inanmıyorum ama bir masal var dayea nadayeya dadaeaouvv daeadaaayee. Daha ayrıntılı bilgi için bakınız ilk kabileler dili ve edebiyatı (bu konuyla da dalga geçtim ya kendime bişi diyemiyorum). Ağlansam daha mı iyiydi bea; 'acımız büyük', 'bu defa güldürmedi', 'son şakasını yaptı'.

Bir hayalim daha vardı, her şeyi bırakıp deniz kenarında bir kulübede balıkçılıkla geçinerek daha basit yaşamak. Şimdi diyorum ki;

"well i deserve nothing more than i get
cos nothing i have is truly mine
"
(güzeller güzeli Dido - Life for rent)

Tespit: "Hayal kurmak iyi bişeydir ama belli bir dozajda gerçekçiliğe de ihtiyaç vardır." Bu dozajı iyi ayarlayan insanlara bizler halk arasında "mutlu" diyoruz, bunun farkına vardığımdan beri ben de daha az düşünen, daha az hayal ve farkındalıkla daha mutlu bir insan olma yolunda ilerliyorum.

Bu bir çelişki midir? Bingo!

Bu defa bireysel oynamıyorum, gole çeviremeyeceğim için topu ceza alanına doğru gönderiyorum: Eğer ofsaytta değilsen bana vazgeçtiğin hayallerinden bahsetsene; (gözyaşlarını tutabilirse) uragan, (eğer beni duyuyorsa) serotonin, (gücü halen yetiyorsa) inflack.

Ya o değil de, ütü masalarına dikiz aynası takılmalı bence, taşıdığın zaman duvara çarpma olasılığını sıfıra yaklaştırmak için..

11 Eylül 2008 Perşembe

makas eller (edward scissorhands)

Fena halde Tim Burton'a sarmış durumdayım bu aralar ve dolayısıyla Johnny Depp ve dolayısıyla Danny Elfman.. (geçmişe bakınız, bakınız..)

Özetini falan bir yana bırak şimdi de, ben bu filmi izleyip de 'Edward Scissorhands gerçek olsa hayatımın aşkı olurdu' demeyecek bağğyanlara güler geçerim.. Ee, iddialı oldu biraz ama zaten gerçek değil ki bu mikemmel ötesi karakterler, ha diyeceksin ki sen önce kendine bak, sen filmlerdeki aşık olunası karakterler gibi misin, yok, değilim, zaten ben gerçek olsaydı 'biz ererdik muradımıza siz de çıkardınız kerevete' falan demedim, 'aşık olmak' dedim sadece, aşk zaten bildiğim kadarıyla tek kişilikti (yoksa.. yok ya, olamaz film karakteri lan bu, kendine gel!).

Öyle masum, öyle iyi, öyle, sanki, bakışları, duruşu, bu iyiliğiyle insan olmaya o kadar uzak ki zaten ancak bir film karakteri ya da makas elli kurabiye kalpli bir hayal olabilir bu haliyle..

Tim Burton yine bize bir mesaj veriyor; iyilerin ve farklıların bu dünyada mutlu olamayacağına dair. Kim bu yüzden Edward ile birlikte yaşlan(a)madı. Yine de, bari diyorum ki, filmlerde mutlu olsalar, bununla teselli bulsak. Şimdi ise düşünmeden duramıyorum, Edward Kim olmadan nasıl yaşadı onca yıl, nasıl yaşamaya devam edecek, onsuzluğu nasıl öğrenecek?

Bu öğrenilecek bir şey de değil ki, sadece alışılacak bir durum. Edward Kim'sizliğe alışacak. Buraya yazınca kolay da, O olmak, zor olan bu.. Böhüh, hep böyle olur, üzüldüğüm zamanlarda anlatacaklarımı kopuk kopuk anlatırım, soğan gözlerinizden yaş getirecek kadar acıysa onu ince ince, düzgün kesemezsiniz ki:(

Hadi beni geç, sen neyaptintim, Edward kar yağdırırken ben nasıl gülebileceğim; 'cennet böyle bir yer olmalı' diyebileceğim, beyaz? Boğazım düğümlenmez mi?

...........dikkat! spoiler.......................

Kim'in psikopat sevgilisi Jim hıyarı Edward'ın kilitli kapıları açmak konusundaki hünerini görünce babasının paralarını sakladığı odayı açtırmak için onu kullanmayı akıl eder ve Kim de ilk başlarda itiraz etse de sonradan 'sevgilimle minibüsümüz olsuuağğn' düşüncesiyle Edward'dan bunu isteme gafletinde bulunur. Fakat işler istedikleri gibi gitmez, Edward yakalanır, bu salaklar da onu olduğu gibi bırakıp kaçarlar. Kim de sevgilisi onu zorla götürdüğü için yardım edemez. Polis merkezinde Edward'ın akıl sağlığının yerinde olmadığına kanaat getirilir ve Edward Kim ile sevgilisine dair tek kelime etmemiş halde serbest bırakılır.

Edward ile Kim'in bu olaydan sonraki ilk karşılaşmaları:

..
Kim: Kimin evi olduğunu söylediklerinde kendini çok kötü hissetmiş olmalısın..
Edward: Jim(Kim'in psikopat sevgilisi)'in evi olduğunu biliyordum.
Kim: Biliyor muydun?
Edward: Evet.
Kim: Öyleyse niye yaptın?
Edward: Çünkü sen yapmamı istedin.

İşte burası da sözün bittiği yerdi..

...........dikkat! spoiler.......................

Bu filmden haberim olmadan kar yağışını izlediğim günlere yazık olmuş. Kim bilir daha kaç kere 'neden daha önce değil?' diyeceğim; ya çok geç ya da çok erken kalıyorum zamanda; ben varken kimse olamıyor haliyle. Zamanlama farkıyla hayatı ıskalamak bu olsa gerek.

25 Ağustos 2008 Pazartesi

bekçi

Bizim sitenin bekçisi varmış dün gece fark ettim. En kılabırından arada sırada kafa sallama hareketiyle Rebel'ı dinliyorum, kendimi 'diğerleri konuşurken yürüyen topluluk'tan biri olarak düşlüyorum, içimden "yeah that's how a rebel walks while all the others talk" diyorum, uçmuşum kısaca..

O esnada derinlerden gelen bi uzun hava sesi işittim, remiksini falan mı indirdim bi ara böyle değildi şarkı diyordum ki kendime, sesin gittikçe yaklaşmasıyla kulaklığı indirdim: Bekçi amcanın kafası güzel, türkü çığırıyor. Keyfim kaçtı, dedim bak sen burada dertsiz tasasız(?) iio dinlerken millet uzun havayla efkar dağıtmaya çabalıyor, ya adamın kredi kartı borcu yüz milyara yaklaşmışsa, adam ödeyemiyorsa, çocukları falan da varsa, üç-beş kuruş kazandığı işinden de kovulup iyice çaresiz kalıp intihar edecekse..

Ferdi Abim ne güzel demiş dedim sonra; yıldızlar bile kayıyor durmuyor yerinde. O'na eşlik etmeye başladım, sonra Orhan Gencebay, Anathema, Özcan Deniz, Allah ne verdiyse..

Zincir böyle başladı. Sonra aklıma terör saldırıları geldi, savaş geldi, gemicik geldi, unakıtan yumurtaları geldi, küresel ısınma geldi, işsizlik oranı geldi, key ödemeleri geldi, simitin yanında peynir yiyemeyenler sonra da simit yiyemeyenler geldi, böyle böyle smarterchild'a kadar geldim sonunda, bana mavi ekran verdiren msn konuşmamız üzerine düşündüm, yapay zekanın dünyayı ele geçirip geçiremeyeceğine kafa yordum..

Bildiniz, kendimden utandım, yine üzgün oldum hemen..

Hayat çok tuhaf be, hepimiz ölücez mesela. (Kitabın sonunu söylemek gibi oldu, katil de uşak bu arada :p)