"Aslında kazanmak nedir ki? En büyük zaferi kazandığında bir Antonyus olduğunu düşün. Paris'e geldiğini ve o tak'ın altında olduğunu ve bütün insanların senin altında olduğunu düşün ve gücün en üstünde olduğunu... Yalnız kaldığın o anda 'ne oldu be, şimdi ne olacak' diyorsan, kaybedersin sen. Kaybetmişsin, yani o anda en büyük zaferin içinde kaybetmişsin."
Uykum kaçtı, bir kez daha izleyeyim dedim. "Gerçek" olduğu için çoğu insana sert ve saçma gelebilecek bir film, ama ben sevmiştim Kaybedenler Kulübü'nü.
Uraganım en çok şu kısmını sevmiş filmin, ben de en çok bu kısmını sevdim. Artık bir gün oturup birlikte izler, ayrıntılı kritiğini yaparız ve ortak bi karara varırız inşallah :)
bu ülkede güzel şeyler de oluyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bu ülkede güzel şeyler de oluyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
23 Temmuz 2012 Pazartesi
11 Haziran 2010 Cuma
meyil adresim sensin
Şu an bu yazıyı bacağıma fizik tedavi uyguladığım dizüstü bilgisayarımla yazıyorum. Tam da dizüstünde yani, layık olduğu gibi. Masada falan değil ama konumuz bu değil tabii.
Eninde, sonunda, bir gün elbette diyeceğiz ki; "her şey yolunda"... Ah ah, devrik lider Solar :)
Feridun Düzağaç koskoca albüm çıkardı ben tek satır bir şey yazmadım. Halbuki eskiden önce albüm çıkmadan önce ortalığı ayağa kaldırır, sonra albümün çıktığı gün ortalığı ayağa kaldırır, sonra da albümde içime sinmeyen şarkı olursa ortalığı ayağa kaldırırdım.
Anlaşıldığı üzere, ben eskiden hep ortalığı ayağa kaldırırmışım, ama şimdi bırak ortalığı ayağa kaldırmayı, kendimi ayağa kaldıracak halim kalmadı. Hal böyleyken, albümü almadığımı, diğer illegal yöntemlerle de edinmediğimi, sadece ara sıra yutub'dan birkaç şarkı dinleyip kapattığımı da itiraf ederek, albümden kulağıma çarpan tek şarkıyı bırakıp kaçıyorum.
Bir FD aşığını bugünlere getirenler utansın be!
(Albümün adı fd7 ben de biliyorum ama meyillerimi tekrar gözden geçirince bu daha hoşuma gitti:p)
24 Mayıs 2010 Pazartesi
1-C & emreaydın - alıştım susmaya
Kolay mı zor mu olur bilmiyorum ama bunu izledikten sonra birkaç parça eşyamı valize tıkıp koştura koştura görevime başlamak geldi içimden. Umarım bu hevesimiz yok olmadan atanabiliriz.
youtube'dan izleyemeyenler için link.
"O zaman dersine çalışsana kızım!" diyerek:) sözü 1-C'ye bırakıyorum:
youtube'dan izleyemeyenler için link.
17 Mayıs 2010 Pazartesi
tarihe not düşülsün
Rahmetli Erdal İnönü'den bu yana ilk defa televizyonda gördüğümde mutluluk duyduğum bir politikacı var, artık umudu kesmiştim ki, sevindirdi "Gandi Kemal":) İçime bir umut doğdu ya, Allah yolunu açık etsin...
1 Mayıs 2010 Cumartesi
zaytung
Nedense her açtığımda akrep burcu çıkıyor Zaytung'un sağ tarafında, bugün çayı içerken püskürtüyordum sayesinde, çok yaşayın siz!
Nisan da bitti çok şükür. Mayıs'ı getiren Rabbim, bir an önce Ağustos'u da getirir di mi?
AKREP (24 Ekim - 22 Kasım)
Şehrin bunaltıcı havasından kaçma planlarınızı sonunda yürürlüğe koyacaksınız. Bu hafta gideceğiniz yerde baldan ırmaklar, mis kokulu yemişler, yedi iklimden kuşlar olacak. Orada artık sizin için ne bir korku, ne bir zulüm kalacak...
1 Mayıs yaşasın, kutlu olsun ve de... Yıllardır özlemle beklediğimiz 'biber gazı'sız, neşeli ve olaysız '1 Mayıs'ı bu akşam ekranlarda göreceğiz inşallah.
29 Ocak 2010 Cuma
22 Mayıs 2009 Cuma
9 Mayıs 2009 Cumartesi
love is gonna save us!
Biz küresel ısınmayı insanlara sadece anlatırken, birileri konuşmaktan çok daha fazlasını yapıyor:
http://blog.saitem.org/
Çalışmalarının karşılığını en iyi şekilde alırlar inşallah, dualarımız hep onlarla.
"we are lost and found, but love is gonna save us!"
http://blog.saitem.org/
Çalışmalarının karşılığını en iyi şekilde alırlar inşallah, dualarımız hep onlarla.
"we are lost and found, but love is gonna save us!"
30 Kasım 2008 Pazar
orda durma
Evet, nihayet sevgili Lal-ı Reyhan'ın 'sobeee:))'sine cevab veriyorum..
Bulunmaktan zevk aldığım yerler şöyle efenim;
Listemin en başına canım İzmit'i
mi bırakıyorum. Aramızda özel bir iletişim var kesinlikle. Bazen ben dinlerim onu, bazen o beni dinler, sırtımı sıvazlar, mavi mavi umutlar, sarı mutluluklar verir, keyifsizse yine beraber yaşarız gri bulutların kasvetini ve bence kar en çok İzmit'e yakışır.. Yerimde başka biri olsa şair olurdu kesin ya, neyse, bu beceriksizliğime rağmen seviyor beni:)
Yandaki fotoğraf bir üst geçit üzerinden, marinaya giderken içimden 'bu anı kaçıramam' diyerek durmuş, yorgun bir iş gününü daha bitiren güzel İzmit'e bakmıştım hayranlıkla.. Yorgun ve güzel şehrim:)
Şehirlerden başlamışken, ilk görüşte sevdiğim diğer iki yere geçm
ek istiyorum; Marmaris ve İzmir.
Marmaris, yüzeysel bir bakışla Türkiye'den çok farklı. Kendi memleketimde kendimi yabancı hissetmiştim ilk gittiğimde. Yollarda Türkten çok Rus var yahu:p Davay davay.. Ehem, ciddiyeti muhafaza edelim pliz. Bir süre şaşkınlıkla etrafa bakındıktan sonra Marmaris'in arka sokaklarını keşfe çıktık babamla, emekli dedelerle, gözlerinin içi pırıl pırıl gülen teyzelerle tanıştık. Ahanda bizim insanımız işte dedim, kanım kaynadı Marmaris'e. Beş yıldır ilk kez bu yaz gitmedik:( Çok fen
a özledim mehtaba bakıp canlı canlı 'deniz ve mehtap'ı dinlemeyi:)
İzmir.. Bence fazla söze gerenk yok. Hani "GATA!" gibi, ismini duyduğun an iyileşmiş olman lazım (burada Cem Yılmaz'ın son gösterisini izlediğinizi varsaydım, aferin iyi varsaydım). Zaten yazmıştım da, bünyesindeki pozitifliği, canlılığı, insanlarının sıcaklığını adım attığınız andan itibaren hissedebileceğiniz en
der şehirlerden..
Tekrar bu taraflara dönelim. Hereke denizin verdiği huzuru anında damarlarınıza nüfuz ettireceğiniz bir yer. Biz genelde mangal yapmak için gideriz:) Hereke deyince aklıma gelen ikinci şey de hamak sefasıdır bu yüzden. Hakkatten ya, 'kurtulur muyum bunalımdan hamakta sallansam'? Bekle beni Hereke:p

Nerede (hangi şehir anlamında bea, biliyoruz, karada gitmez vapurlar), ne zaman, kiminle (bazen yalnız olmak tercih nedeni) olduğum önemli değil, vapurda olayım, elimde martılara atacak kadar simitim olsun, 'ben dünyanın en mutlu insanıyım lan şu an!!' diye aşka gelirim.. Hayat ne tuhaf di mi, vapurlar falan..
Hımm, başkaaa, evimi, evimin mutfağını ve odamı çok seviyorum, eğer ki iyi günümdeysem eve gelir gelmez mutfağa selam eder, kahvemi yapıp odama geçer, arka plana da güzel bir müzik bırakıp kendimi huzurun kollarına atarım..
İçinde sevdiklerim olduktan sonra dünya bile huzur bulabileceğim bir yer olabiliyor demek ki. Onlar da olmasa zaten;
***
Altın Kalp...
Marvin: Artık gıcırdayan kapılardan daha büyük bir sorunumuz var.. Solar geliyor..
Ford: Keşke annemi dinleseydim
Arthur: Nelerden bahsederdi ki?
Ford: Bilmem, hiç dinlemedim..
***
p.s.:merak etme lan ömrüm yetmez gelmeye yolda ölürüm ben, yok ki öyle son model uzay aracımız bizim, hımppff, yazık bizeğğğ..
Başlık 'Mor ve Ötesi'nin 'Gül Kendine' albümünde yer alan 'orda durma' adlı eserden itinayla araklanmıştır. Yazarın yazılı veya sözlü izni olmadan benzer biçimde araklama yapılamaz.
Bulunmaktan zevk aldığım yerler şöyle efenim;
Listemin en başına canım İzmit'i
mi bırakıyorum. Aramızda özel bir iletişim var kesinlikle. Bazen ben dinlerim onu, bazen o beni dinler, sırtımı sıvazlar, mavi mavi umutlar, sarı mutluluklar verir, keyifsizse yine beraber yaşarız gri bulutların kasvetini ve bence kar en çok İzmit'e yakışır.. Yerimde başka biri olsa şair olurdu kesin ya, neyse, bu beceriksizliğime rağmen seviyor beni:)Yandaki fotoğraf bir üst geçit üzerinden, marinaya giderken içimden 'bu anı kaçıramam' diyerek durmuş, yorgun bir iş gününü daha bitiren güzel İzmit'e bakmıştım hayranlıkla.. Yorgun ve güzel şehrim:)
Şehirlerden başlamışken, ilk görüşte sevdiğim diğer iki yere geçm
ek istiyorum; Marmaris ve İzmir.Marmaris, yüzeysel bir bakışla Türkiye'den çok farklı. Kendi memleketimde kendimi yabancı hissetmiştim ilk gittiğimde. Yollarda Türkten çok Rus var yahu:p Davay davay.. Ehem, ciddiyeti muhafaza edelim pliz. Bir süre şaşkınlıkla etrafa bakındıktan sonra Marmaris'in arka sokaklarını keşfe çıktık babamla, emekli dedelerle, gözlerinin içi pırıl pırıl gülen teyzelerle tanıştık. Ahanda bizim insanımız işte dedim, kanım kaynadı Marmaris'e. Beş yıldır ilk kez bu yaz gitmedik:( Çok fen
İzmir.. Bence fazla söze gerenk yok. Hani "GATA!" gibi, ismini duyduğun an iyileşmiş olman lazım (burada Cem Yılmaz'ın son gösterisini izlediğinizi varsaydım, aferin iyi varsaydım). Zaten yazmıştım da, bünyesindeki pozitifliği, canlılığı, insanlarının sıcaklığını adım attığınız andan itibaren hissedebileceğiniz en
der şehirlerden..Tekrar bu taraflara dönelim. Hereke denizin verdiği huzuru anında damarlarınıza nüfuz ettireceğiniz bir yer. Biz genelde mangal yapmak için gideriz:) Hereke deyince aklıma gelen ikinci şey de hamak sefasıdır bu yüzden. Hakkatten ya, 'kurtulur muyum bunalımdan hamakta sallansam'? Bekle beni Hereke:p
Nerede (hangi şehir anlamında bea, biliyoruz, karada gitmez vapurlar), ne zaman, kiminle (bazen yalnız olmak tercih nedeni) olduğum önemli değil, vapurda olayım, elimde martılara atacak kadar simitim olsun, 'ben dünyanın en mutlu insanıyım lan şu an!!' diye aşka gelirim.. Hayat ne tuhaf di mi, vapurlar falan..
Hımm, başkaaa, evimi, evimin mutfağını ve odamı çok seviyorum, eğer ki iyi günümdeysem eve gelir gelmez mutfağa selam eder, kahvemi yapıp odama geçer, arka plana da güzel bir müzik bırakıp kendimi huzurun kollarına atarım..
İçinde sevdiklerim olduktan sonra dünya bile huzur bulabileceğim bir yer olabiliyor demek ki. Onlar da olmasa zaten;
***
Altın Kalp...
Marvin: Artık gıcırdayan kapılardan daha büyük bir sorunumuz var.. Solar geliyor..
Ford: Keşke annemi dinleseydim
Arthur: Nelerden bahsederdi ki?
Ford: Bilmem, hiç dinlemedim..
***
p.s.:merak etme lan ömrüm yetmez gelmeye yolda ölürüm ben, yok ki öyle son model uzay aracımız bizim, hımppff, yazık bizeğğğ..
Başlık 'Mor ve Ötesi'nin 'Gül Kendine' albümünde yer alan 'orda durma' adlı eserden itinayla araklanmıştır. Yazarın yazılı veya sözlü izni olmadan benzer biçimde araklama yapılamaz.
26 Eylül 2008 Cuma
kulpsuz fincanda çay içme adabı
Filmlerden öğrendiğim bir şey var ki; Çinliler çayı kulpsuz küçük fincanlarda acayip bi şekilde tutarak içiyorlar.Google'a biraz bakınınca çay içme seremonilerini anlatan şu yazıyı buldum, bir kısmını bırakayım hatta:
"...Sonuç: Gelenekler ne kadar saçma olursa olsun, sorgu kabul etmiyorlar.
- Bu İngiliz tipi çay seremonisi, ritüeliydi; başka neler var?
- İlginç olabilecek iki örnek daha var. Biri Çin'de çayın demlenmesi ve ritüeli. Diğeri de Japonya. Çin'de ağırlıklı olarak yeşil çay tüketiliyor, çay üstadı denilen, çay konusunda tecrübeli kişilerin rolü büyük. Genelde onun etrafında toplanıyorlar. Kuru çayın üzerine sıcak su dökülüyor, bir, iki dakika bekletildikten sonra bu çok küçük, kulpsuz fincanlara servis yapılıyor. Bu, 'iyi koku çayı' olarak anılıyor. Daha sonra, demlikteki ıslanmış yaprakların üzerine ikinci kez sıcak su dökülüyor. Suyun tabii ki taze, uzun süre kaymamış su olması önemli onlara göre..."
Ülkeler, medeniyetler, bilmemnerenin başkenti falan en son merak edeceğim şeyler, bu da durup dururken aklıma gelmedi aslında. Anneme hediye gelen küçük kulpsuz fincanlardan birinde kahve içerken düşündüm, Çinli kardeşlerime hak verdim; sağ elin baş+işaret parmağı (çok gerekirse diğer üçlüden birkaçı) kombinasyonuyla parmaklar yanıyor. Doğru tutuş şekli şöyle: baş parmaklar fincanın üst kısmında tutulmak suretiyle diğer parmaklar yapışık bir şekilde fincanı alt kısımdan destekleyecek.
Bizim ince belli bardak olayı akla yatkın ama, bırakılan dudak payı sayesinde içerken tek yanma tehlikesi çayın üzerine dökülmesi oluyor. Üstelik misafirliğe gittiğimiz evlerde sevimli bi ev sahibesi bakışıyla beraber kulplu bardak alternatifi de sunuluyor, ihih.
Aslında, biz de ince belli bardağı öyle tutsaymışız ya, yeni bir işkence çeşidi; acı yok raki, acı yokk!! :p
(emeğe saygı: 1,2)
2 Eylül 2008 Salı
formula g ve hidromobil 2008
Formula G de ne? Sene 2004, Tübitak başta güneş (solar:) olmak üzere temiz enerji kaynaklarını (güneş, rüzgar, hidrojen, dalga vs.) gündeme getirmek adına bir yarışma düzenlediğini duyurmuştu Bilim ve Teknik Dergisi'nde. Uzaktan bakıp "E güzel" demiştim ben ama abim bir ekip kurup katılmaya karar verdi. Proje henüz hayal aşamasındayken, ekibi kurarken, daha sonra da ekiptekilerle ne kadar emek harcadıklarını hiç kimse tahmin bile edemez. Üstelik bir firmaya gidip Sakarya Üniversitesi demekle ODTÜ demek arasındaki fark projenin bütçesini ciddi miktarda etkiliyordu. Abartmıyorum, Sagu
ar ekibi zar zor iki üç sponsor bulup bu yüzbin dolarlık arabayı onbin dolardan daha aza mal etmişlerdi. Şimdilerde başarıyı gören firmalar onlara sponsorluk için teklif götürüyor, nereden nereye:)
Yarış esnasında yanımda konuşan adamlara bakarsan da sanayi bölgesi ya üniversite çok para ayırıyor-muş, ondan başarılılar-muş.. Dışarıdan bakınca her şey ne kadar toz pembe değil mi:)(ironi)Pisttekiler çadırda falan da kalmıyorlar zaten, inanır mısın, geceleri Tübitak hepsini toparlayıp limuzinlerle Hilton'a götürüyor, maksat teknoloji gelişsin.(/ironi)
Neyse, güneş arabalarının çalışma mantığı kabaca şöyle; arabaların üst yüzeylerine konulan paneller güneş enerjisini topluyor, bundan üretilen elektrik pillerin içinde depolanıyor, araba da motoruna aktarılan elektrik enerjisiyle yol alıyor, yine bu enerji sayesinde durabiliyor. İşte bu çalışma prensibi sayesinde hem doğaya zarar vermeyen hem de tükenmeyen bir enerjiyle yürüyen, hiç gürültüsü olmayan bir trafiğin hayalini kurabiliyor insan.
Gelelim yarışa; bu sene 'Formula G 2008' olarak İzmir Pınarbaşı Pisti'ndeydi. Yarışta arabanın ağırlığı ne kadar az ve aerodinamik yapısı ne kadar iyi ise o kadar avantajlısın, bu da daha kaliteli güneş panelleri, daha fazla sponsor desteği/para gereksinimi demek, ya da pilotunuzu hafiflemesi için sıkı bir diyete sokabilirsiniz:) Mesela bir amca da başka bir ekibin pilotunun 38 kilo olduğunu duyunca oğluna "Sizin pilotunuz ağır oğlum, diğerleri ses çıkarmıyor ama sizin araba ııınnn hınnn diye geçiyor" dedi:)
Ben hep diyorum, eğer bir eki
p oraya yürür vaziyette bir araba getirebilmişse dünyayı değiştirmek için elinden geleni yapmış ve bu yarışı kazanmıştır, ama işin formalitesine bakarsak, gönül bağım olan üçüncü takım: İTÜ GAE ekibi İTÜRA ile birinci oldu. SAITEM ekibinin SAGUAR'ının tekerine yine çivi battı ama sanırım daha büyük mekanik problemler neticesinde altıncılıkla bitirdi yarışı, ayrıca tasarım ödülüne layık görüldü Saguar X7.
Gelelim benim pek sevgili okulum Kocaeli Üniversitesi'nin Türk Mekatronik Tak
ımı'na; geçen sene MPPT yandığı için yarışa erken veda etmek zorunda kalan Gayret 3'ün devamı Gayret 4, bu sene de gayretliydi ama yine olmadı, kısfmet artık n'apalım, bir dahaki sefere artık:) Galiba sunucu Gayret Gemisi'ni bilmediği için arabamızın ismine 'arabesk' yakıştırması yaptı, kınıyorum buradan kendisini, çıt çıt çıt.... Gerçi okulda Gayret'ten haberi olan ekip dışında çok az kişi var, bunu düşünürsek durum çok da garip değil. Ceryan Ekibi'nin Körfez Yıldızı ise önceki senelerde en fazla yerli katkı ödülünü almıştı.
Güneş arabalarının yarışından
sonra bakmaya kıyamayacağınız şekerlikte hidrojen arabalarının yarışı 'Hidromobil 2008' vardı. Bu araçlar da gereken enerjiyi hidrojenden elde edip atık olarak bildiğimiz 'su'yu bırakıyorlar doğaya. Espri mi gerçek mi bilmiyorum ama geçen senelerde birinden duymuştum yarış esnasında 'Egzoza bardağı daya çıkan suyu iç, o kadar temiz' demişti bu arabalar için.
Bu sene de geçen seneki gibi en şeker araba seçimimi Sakarya Üniversitesi'nden yana yaptım, ekip SAITEM değil ama SETT, ismi de Hidrosett2.
Bu güzellik de SAHIMO. Basın pek bahsetmemiş olsa da SAHIMO Fransa'da düzenlenen Shell Eco Marathon'da sessiz sedasız Avrupa üçüncülüğü elde ederek bizleri gururlandırdı. Bu yüzden ağır abilik yapıp yarışmaya katılmadı, oturduğu yerden çaylakları izledi:)
Sakarya Üniversitesi Saitem ile İTÜ Arıba ekibi burada kanıtladı kendilerini, bence artık yurtdışına açılmalılar ki sanırım Saitem 2009'da Avustralya'da düzenlenecek World Solar Challenge yarışmasına katılacak.
Ne güzel şeyler değil mi, ama insan bu alternatiflerin hayatımıza daha fazla girememesini düşününce kahroluyor ya.. Keşke birilerinin fosil yakıt kullanılmasından çıkarı olmasa da daha fazla kaynak, ilgi ve insan gücüyle gelecek nesillere daha temiz bir dünya bırakabilsek ama n'aparsın, 'ovv beybi beybi itiz e vayld vörld'..
ar ekibi zar zor iki üç sponsor bulup bu yüzbin dolarlık arabayı onbin dolardan daha aza mal etmişlerdi. Şimdilerde başarıyı gören firmalar onlara sponsorluk için teklif götürüyor, nereden nereye:)Yarış esnasında yanımda konuşan adamlara bakarsan da sanayi bölgesi ya üniversite çok para ayırıyor-muş, ondan başarılılar-muş.. Dışarıdan bakınca her şey ne kadar toz pembe değil mi:)(ironi)Pisttekiler çadırda falan da kalmıyorlar zaten, inanır mısın, geceleri Tübitak hepsini toparlayıp limuzinlerle Hilton'a götürüyor, maksat teknoloji gelişsin.(/ironi)
Neyse, güneş arabalarının çalışma mantığı kabaca şöyle; arabaların üst yüzeylerine konulan paneller güneş enerjisini topluyor, bundan üretilen elektrik pillerin içinde depolanıyor, araba da motoruna aktarılan elektrik enerjisiyle yol alıyor, yine bu enerji sayesinde durabiliyor. İşte bu çalışma prensibi sayesinde hem doğaya zarar vermeyen hem de tükenmeyen bir enerjiyle yürüyen, hiç gürültüsü olmayan bir trafiğin hayalini kurabiliyor insan.
Gelelim yarışa; bu sene 'Formula G 2008' olarak İzmir Pınarbaşı Pisti'ndeydi. Yarışta arabanın ağırlığı ne kadar az ve aerodinamik yapısı ne kadar iyi ise o kadar avantajlısın, bu da daha kaliteli güneş panelleri, daha fazla sponsor desteği/para gereksinimi demek, ya da pilotunuzu hafiflemesi için sıkı bir diyete sokabilirsiniz:) Mesela bir amca da başka bir ekibin pilotunun 38 kilo olduğunu duyunca oğluna "Sizin pilotunuz ağır oğlum, diğerleri ses çıkarmıyor ama sizin araba ııınnn hınnn diye geçiyor" dedi:)
Ben hep diyorum, eğer bir eki
p oraya yürür vaziyette bir araba getirebilmişse dünyayı değiştirmek için elinden geleni yapmış ve bu yarışı kazanmıştır, ama işin formalitesine bakarsak, gönül bağım olan üçüncü takım: İTÜ GAE ekibi İTÜRA ile birinci oldu. SAITEM ekibinin SAGUAR'ının tekerine yine çivi battı ama sanırım daha büyük mekanik problemler neticesinde altıncılıkla bitirdi yarışı, ayrıca tasarım ödülüne layık görüldü Saguar X7.Gelelim benim pek sevgili okulum Kocaeli Üniversitesi'nin Türk Mekatronik Tak
ımı'na; geçen sene MPPT yandığı için yarışa erken veda etmek zorunda kalan Gayret 3'ün devamı Gayret 4, bu sene de gayretliydi ama yine olmadı, kısfmet artık n'apalım, bir dahaki sefere artık:) Galiba sunucu Gayret Gemisi'ni bilmediği için arabamızın ismine 'arabesk' yakıştırması yaptı, kınıyorum buradan kendisini, çıt çıt çıt.... Gerçi okulda Gayret'ten haberi olan ekip dışında çok az kişi var, bunu düşünürsek durum çok da garip değil. Ceryan Ekibi'nin Körfez Yıldızı ise önceki senelerde en fazla yerli katkı ödülünü almıştı.Güneş arabalarının yarışından
sonra bakmaya kıyamayacağınız şekerlikte hidrojen arabalarının yarışı 'Hidromobil 2008' vardı. Bu araçlar da gereken enerjiyi hidrojenden elde edip atık olarak bildiğimiz 'su'yu bırakıyorlar doğaya. Espri mi gerçek mi bilmiyorum ama geçen senelerde birinden duymuştum yarış esnasında 'Egzoza bardağı daya çıkan suyu iç, o kadar temiz' demişti bu arabalar için.Bu sene de geçen seneki gibi en şeker araba seçimimi Sakarya Üniversitesi'nden yana yaptım, ekip SAITEM değil ama SETT, ismi de Hidrosett2.
Bu güzellik de SAHIMO. Basın pek bahsetmemiş olsa da SAHIMO Fransa'da düzenlenen Shell Eco Marathon'da sessiz sedasız Avrupa üçüncülüğü elde ederek bizleri gururlandırdı. Bu yüzden ağır abilik yapıp yarışmaya katılmadı, oturduğu yerden çaylakları izledi:)

Sakarya Üniversitesi Saitem ile İTÜ Arıba ekibi burada kanıtladı kendilerini, bence artık yurtdışına açılmalılar ki sanırım Saitem 2009'da Avustralya'da düzenlenecek World Solar Challenge yarışmasına katılacak.
Ne güzel şeyler değil mi, ama insan bu alternatiflerin hayatımıza daha fazla girememesini düşününce kahroluyor ya.. Keşke birilerinin fosil yakıt kullanılmasından çıkarı olmasa da daha fazla kaynak, ilgi ve insan gücüyle gelecek nesillere daha temiz bir dünya bırakabilsek ama n'aparsın, 'ovv beybi beybi itiz e vayld vörld'..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
