Hayat Mario oyunu gibi geliyor gözüme çoğu zaman. Aslında öyle değil ama çevrenin bıraktığı izlenim bu, ve her 'level'da sorular daha da zorlaştı.
Daha ilk adımlarımı yeni atmıştım, söylenenleri yeni anlıyor kendimi yeni yeni ifade edebiliyordum ki, o malum soru geldi; "Anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?"
Haydiiiiiiiiii. Nasıl ayrım yapayım ki? "İkisini de eşit" dedim. Hakikaten de öyle. Belki farklı farklı seviyorsun insanları, ama söz konusu anne baba olunca, kesinlikle birini diğerinden fazla ya da az sevmek diye bir şey yok ki.
Kendimi bilmeye başladığım zamanlar da dersleri sordular:
-Dersler nasıl?
+İyi.
Sonra okul bitti mi diye...
Okul da bitti. Öğretmen oldum, ama yarı öğretmen. Atanamamış öğretmen. Bunalımda öğretmen. Halen anne baba parasıyla yaşayan öğretmen. Dört yaşındaki kuzeninin bile "ama sen öğretmen değilsin ki, öğrencilerin yok ki" dediği öğretemeyen öğretmenlerden. Her gördüklerinde "Eeee ne zaman atanacaksın?" "Yok mu atama?" "30 bin kişi aldılar gidemedin mi?" diye sormaya başladılar işte. Galiba hayatımın en zor zamanları, bu sorunun sorulduğu evreydi.
Çok şükür bu aşamayı da ruhumda biraz(?) yara bereyle atlattım. Yani diyor ya ünlü feylezof Şebo: "Bedenim sağlam bulunmuş, yüreğim paramparça"
Cidden, çok kırıldım. İnsanların bu kadar "sonuç" odaklı olması, niye kibarlaştırıyorum ki? İnsanların bu kadar "maddiyat=para" odaklı olması kırdı beni. Maaş alıyorsan adamsın, başarılısın, yoksa duvarına astığın diplomanın hiçbir kıymeti yok.
Geldik işte bugünlere bir şekilde. Şimdi de "Eee evlilik ne zaman, bak armudun sapı üzümün çöpü diye diye evde kalacaksın haberin olsun eehhehee" diyorlar.
Haydaaaaaaaaaaaa...
Şimdi bu aşamada kızabilirim de aslında, ama kızmıyorum. Anlıyorum. Anlıyorum ki, insanlar başkalarını gördükçe onların hayatları hakkında konuşmaya programlamışlar kendilerini, ve benim bunları duymazdan gelip hayatıma kendi kararlarımla devam etmem gerekiyor.
Mutsuz bir evlilik yapmaktansa normların dışında yaşamak daha tercih edilesi. Zira o mutsuz yuvaya ayakları geri geri giderek sürüklenen bana bu soruyu soran kişiler olmayacak.
Haksızsam "haksızsın" de, ama işte, bu aşamaya gelecek kadar kendini geliştirmiş bir oyun kahramanı olarak umursayacağımı zannetmiyorum. Eheheheh. Canım benim =) İnsan :) Garipsin vesselam.
başlığın aslında ilk cümle olduğu yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
başlığın aslında ilk cümle olduğu yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Temmuz 2012 Pazartesi
10 Eylül 2011 Cumartesi
gelebilecek en güzel spam
Az evvel posta kutuma "yorum" adı altında ulaştı:
"how many time i do not do what i want to do but do what i dont want to do"
Solar Günlüg prensip olarak istenmeyen (spam) yorumları yayımlamaz. Okuyucusunun kıymetli gözlerini bu tür yorumlarla daha da fazla yormaz, ama sayın okuyucu, bence bu istenmeyen değil, bilakis gayet de istenen bir yorum.
Süper bir bakış açısı, ve hatta, hepimizin hayatının ufak bir özeti sanki beyler!
"how many time i do not do what i want to do but do what i dont want to do"
Solar Günlüg prensip olarak istenmeyen (spam) yorumları yayımlamaz. Okuyucusunun kıymetli gözlerini bu tür yorumlarla daha da fazla yormaz, ama sayın okuyucu, bence bu istenmeyen değil, bilakis gayet de istenen bir yorum.
Süper bir bakış açısı, ve hatta, hepimizin hayatının ufak bir özeti sanki beyler!
30 Ağustos 2011 Salı
dön dünya dönn, e bize dön biraz??
-------bu bir kutlama mesajıdır-------------
--------------and the end of kutlama mesajı------------
23 Mayıs 2009 Cumartesi
kendimi bunun için mi yorucam ben?
Bu yılki marşım ilan ediyorum bu deli işi dengesiz şarkıyı, neyse ki bittiğinde feci derecede sırıtıyor insan:))
Kötü kedi Şerafettinmiş ya, Allah müstahakını versin Nil kızım...
Bir de Yalnız kalpler de atarlar diye bir şarkısı var ya, hani 'çift kişilik yastığım yorganım nasipse sola kayacağım' falan diyor, işte o şarkının hikayesi şöyleymiş;
"Bir sabah kahvaltı yaparken Simpsons'ı izliyordum. O bölümde Bart'ın öğretmeni gazeteye ilan veriyor; 'Bekarım, yalnızım, kendim gibi birini arıyorum' diye. Bunu okuyan Bart ile arkadaşları da dalga geçmek için orada burada beklettiler kadını. Ben de ona üzülüp bu şarkıyı yazdım." (Kısa bir film vardı (sanırım 2004'te en iyi kısa film ödülünü almış), Nil bunları anlatırken o geldi aklıma)
Ders çalışamazken çok iyi gider bu şarkı be (Allah nasip ederse bugün deneyeceğim), kendimi bunun için mi yorucam ben!!! Kalbimi bunun için mi kırıcam ben!!!
Bir de dönüşte polisleri görüp 'çok hızlı geldik kesin ceza kesecekler' diye düşünürken maalesef ölümle neticelenmiş bir trafik kazası görmeseydik... Keşke ilk düşündüğümüz gibi olsaymış... Hayat, her zaman, garip:(
20 Aralık 2008 Cumartesi
öylesine söyledim
Bunun kadar sinir bozucu bir cümle daha biliyorsam o da "bişey diyecektim sana ama, neyse ya, boşver sonra söylerim" dir, fena halde 'öylesine söyledim'in ekürisidir..Hani öyle çok fazla bir yaşanmışlığım yok ama bu zamana kadar aldığım eğitim beni espri ile ciddi söylemler arasındaki farklılığı ayırt edebilecek kıvama getirdi çok şükür. Yani birisi "ya bu sanki tuzsuz olmuş eheheh" diyince bunun espri olmadığını anlayabiliyorum, bu eleştiriyi ciddiye alıp (evet eleştiriye tahammülüm yok bu konuda, saatlerce emek harcıyosun neticede) "çok biliyorsan sen yap" dediğimde karşımdaki "aman canım sen de hemen ciddiye alıyorsun öylesine söyledim ben ehu ehu" dediğinde tepem atıyor, ağzıma ne gelirse söylüyorum.
Ne olur ya, insanlar bana 'öylesine söyledim', 'bişey diycektim ama.. neyse söylemeyeyim' demesin, ben de öbür tarafa daha çok kalp kırıp gitmek zorunda kalmayayım..
Gidin bakkala söyleyin, otobüs şoförüne söyleyin, çok söyleyesiniz varsa çıkın dağa bağıra bağıra söyleyip rahatlayın ama bana demeyin bunları işte ya, çok mu zor kardeşim!
Öylesine konuşmayın bence, ve bir cümle espriyle ciddiyet arasında bir yerdeyse ben hakkım olarak işime geldiği gibi anlarım ama, bence bir gün öyle bi noktaya gelicem ki artık 'yangın var' deseniz yardıma gelmiycem, gerçekten, ihtimaller dahilinde bu..
(aman be ya, ne ciddiye alıyon ki, öylesine yazdım, ehu ehu)
(emeğe saygı)
21 Kasım 2008 Cuma
nice yıllara solar günlüg
Bir yıl oldu, ben buradayım halen. Hayatımı şöyle bi gözden geçirirken 'bu güzel bişi..' dedim içimden..
Solar günlüg, benim için bir briç tutkununun briç kulübü gibi, deniz kenarında, rüzgarı bol, manzarası süper, kendimi ifade edebildiğim bir yer ve bir yıldır buraya gelip gittiğim için çok memnunum.
Sen burada olduğun için de tabii, sağol..
Solar günlüg, benim için bir briç tutkununun briç kulübü gibi, deniz kenarında, rüzgarı bol, manzarası süper, kendimi ifade edebildiğim bir yer ve bir yıldır buraya gelip gittiğim için çok memnunum.
Sen burada olduğun için de tabii, sağol..
13 Kasım 2008 Perşembe
ben de onu diyordum işte..
Bazı günler, tıpkı ülke gündemi gibi insanların da bir gündemi olur ve her şey bu gündemde üst üste gelir; rastgele çıkan şarkılar olsun, insanların ağzından çıkan kelimeler olsun ('ya ben de tam onu düşünüyordum..' iç sesi eşliğinde), farkında olarak veya ol(a)mayarak sizin dile getirdikleriniz olsun, gazetelerden, dergilerden, e-posta kutularına düşen 'fw mail'lerden olsun..
Mesela bugün okulda sınavdan sonra kafamız dağılsın azcık diye hafif geyiğimsi diyaloglarla bu konuyu konuşuyorduk piyensesimle; "Bir insan bir insanı sevmiyorsa o insan değersizleşir mi acaba?" diye.. İfade karışık oldu biraz dur; sevdiğin tarafından sevilmemekten bahsediyorum aslında.. Bu konuda siz ne düşünürsünüz bilemem ama biz beyin fırtınasının sonunda bir netice elde ederek; 'yok öyle bişii' dedik..
İşin ilginç yanı, bu konuyu bugün piyensesimle konuştuğumuzdan haberi olmayan bir insandan geldi bana bu öğüt.. İşte, bütün bunları bir kenara yığdığınız zaman, verilen işaretleri algılamak çok da zor olmuyor; düşünürken, doğruyu bulmaya çabalarken doğa da insana yardım ediyor.. Kimi buna kulak tıkayıp bildiğini okuyor, kimi bu sesin peşinden gidip değişmeye çabalıyor..
Eğer "fw mail" olayına sıcak bakan biri olsaydım, bu cümleleri yollayabileceğim ikinci grubun tüm mensuplarına yollardım ama, buraya bırakıyorum, daha çok insana ulaşır hem:
"bak... bil ki domuzların önüne inciler serilmez,
mücevherden sarraflar anlar ancak, başkası bilmez,
ne fark eder ki kör insan için elmas da bir cam da,
sana bakan bir kör ise, sakın kendini camdan sanma.."
Reklamlardaki salak geyiklere benzeyecek bu cümle ama; 'siz' hakikaten de değerlisiniz..
Bence.
Tamam. O zaman yazlığı benim üzerime yapalım:p
(powered by CMYLMZ , 2008)
Mesela bugün okulda sınavdan sonra kafamız dağılsın azcık diye hafif geyiğimsi diyaloglarla bu konuyu konuşuyorduk piyensesimle; "Bir insan bir insanı sevmiyorsa o insan değersizleşir mi acaba?" diye.. İfade karışık oldu biraz dur; sevdiğin tarafından sevilmemekten bahsediyorum aslında.. Bu konuda siz ne düşünürsünüz bilemem ama biz beyin fırtınasının sonunda bir netice elde ederek; 'yok öyle bişii' dedik..
İşin ilginç yanı, bu konuyu bugün piyensesimle konuştuğumuzdan haberi olmayan bir insandan geldi bana bu öğüt.. İşte, bütün bunları bir kenara yığdığınız zaman, verilen işaretleri algılamak çok da zor olmuyor; düşünürken, doğruyu bulmaya çabalarken doğa da insana yardım ediyor.. Kimi buna kulak tıkayıp bildiğini okuyor, kimi bu sesin peşinden gidip değişmeye çabalıyor..
Eğer "fw mail" olayına sıcak bakan biri olsaydım, bu cümleleri yollayabileceğim ikinci grubun tüm mensuplarına yollardım ama, buraya bırakıyorum, daha çok insana ulaşır hem:
"bak... bil ki domuzların önüne inciler serilmez,
mücevherden sarraflar anlar ancak, başkası bilmez,
ne fark eder ki kör insan için elmas da bir cam da,
sana bakan bir kör ise, sakın kendini camdan sanma.."
Mevlana
Reklamlardaki salak geyiklere benzeyecek bu cümle ama; 'siz' hakikaten de değerlisiniz..
Bence.
Tamam. O zaman yazlığı benim üzerime yapalım:p
(powered by CMYLMZ , 2008)
31 Ekim 2008 Cuma
öyle bir şey ki bu, kolay anlatamam..
Sınavlar başlıyor yine, depresyonu da beraberinde geldi tabii..Geçen seneden kalan bir dersimle birlikte sekiz tane dersten geçmem gerekiyor bu dönem ve ben şu ana kadar sadece kaldığım dersin bir kısmına çalışabildim. Geçen hafta yaptıklarımı yazsam ders çalışmamak için yapılabilecek yüzlerce anlamsız davranış çıkar içinden. Bak yine çalışmıyorum, pis ben.
Üstelik dün akşam da sinemaya gittik, pizza yedik, neyi kutluyorsak.. Film süperdi yalnız, gidin, izleyin, izlettirin;)
Yaa ama, yani, insanın beyni bu kadar karışıkken herhangi bir şeye odaklanması çok zor oluyor.. Nasıl desem, çay içmeye otururken aynı anda dört beş kişi oturuyoruz, şöyle saçmasapan kavgalar çıkıyor içimde:
a: Hahaa, lan bu çayı içsen n'olur ki, neyi değiştirecek ki bunu içmen.. (bu aynı zamanda yaşamak manasızdır da der, nihilist olmakla övünür bi de, salak.)
b: Çay yerine kahve içseydin... (bu sürekli tedirgin ve kararsızdır hata yapmaktan deli gibi korkar)
c: Bırak bu saçmalıkları içtiğin çayın lezzetinin farkına var.(bu hedonist takılır, biraz da zen felsefesinden nasibini almıştır.)
d: Lanet olsun bu dünyaya tüm insanlardan ve tüm çaylardan ve kendimden nefret ediyorum. ( depresif-paranoyak-manyak olanı bu)
e: Sırıt lan sırıt, bozuntuya verme evde konuşuruz senle.. (bu yaşadığı her şeyin bir oyundan ibaret olduğunu düşünür, gerçek yaşam evde ben kendimle başbaşa kaldığımda başlar)
Hal böyle iken, neyi nasıl anlatacağım bilmiyorum, üstelik küstah bir tavırla 'beni anlamıyorsunuz' diye çevremdekilere kızıyorum.. Bişey anlattığım yok ki onlara, konuşsam da boş konuşuyorum.
Şu okulu bi bitirsem ruh sağlığım açısından çok iyi olacak be günlüg.. Benden öğretmen de olmazmış ya, neyse, dinle hayat; kalksam duraktan dolmuş gibi, arka koltukta unutulmuş gibi, terliklerimle gelsem sana, sonunda aşkı bulmuş gibi...
Terliklerimle, evet, bu kadar yalın ve samimiyetle, her ne kadar hak etmesen de..
28 Eylül 2008 Pazar
kurumuş ölen saçlar için
Bir yağmur yağmalı ki dökülenleri geri çıkartacak.. Öyle böyle değil, acayip dökülüyor saçlarım. Daha önce başıma böyle bişi gelmediği için fena panikledim.
Teyzem 'mevsim değişikliğindendir yaa' dedi ama içim rahat etmedi, 'ben önlemimi alayım da' diye düşünüp garip bi rengi olan şampuan ve bakım kremine(şampuanı dalin gibi kokuyor) bir aylık asgari ücretin dörtte biri kadar para verdim. İlk kullandığımda azalır gibi oldu, 'mevsim de değişcek, tam durcak:)' dedim içimden ama mevsim değişti, ortalığı sel götürüyor, benim saçlar farkında değil. Her elimi attığımda on-onbeş tel saç kalıyor elimde. Hani kurutmak için saçları öne düşürürsün ya, öyle yapınca saçlarımdan etrafı göremiyordum ben, şimdi görebiliyorum, o kadar azaldılar.
Aynaya baktığımda 'en azından saçlarıma şekil verdiğimde bişeye benziyorum yauu' rahatlığını kaybedeceğimi düşününce tedirgin oldum, netten araştırayım dedim. 'Sarımsak sürün' diyen bile olmuş. O koku çıkar mı saçlardan ya, hem saçıma sürmeye kalksam bir kiloya yakın sarımsak temizlemem lazım.. Gerçi o dökülmeden önceydi:( Yumurta, zeytinyağı, bal yazmışlar ama bunları da sürmek hiç gelmiyor içimden.
Arkadaşımla telefonda konuşurken kendisi tecrübelidir bu konularda diye çıtlattım hafiften. 'Ya napsam sence, duracak gibi değil??' dedim, öyle yap, böyle yap diye lafladıktan sonra, 'kafana bişeyi çok takarsan da olabilir, halamda da olmuştu, bi bölge döküldü bidaha da çıkmadı' dedi..
İçim rahatlayacağına daha beter oldum. Şimdi de bakıyorum bi bölge tek mi dökülüyor yoksa tamamı mı diye, aslında ikisi de fena ama birinin geri dönüşü yokmuş. Bence genelde bi dökülme var, altı beyaz saç telimden ikisi duruyor diğerleri gitmiş:) yani, gitmiş:(
Hem kafama her zaman bişeyleri takarım ben, bu zamana kadar kafamda saç kalmaması lazımdı bu mantıkla.. Ne bileyim ya, mümkün değilmiş gibi gözüküyor, bi dermatologa gitsem daha iyi.
Aslında 'alternatif tıp' da olur, etkili bişeyler bilen varsa; portakal çiçeği, kekik suyu, oğul otu, lavanta yağı falan, yoksa her şeyden biraz biraz, kokteyl mi yapsam..
Ha, bir de, Feride vardı Kanal D'de, izledim yakaladığım kadarıyla, içimden İstanbul'da boğaza karşı şarkı söylemek geldi yaa, geçse de gençlik çağımm, boş kalsa da kuucağım, sözümü tutacağımm, adını anmayacağımm, nınınınıııınını nınınınıııınını..
Teyzem 'mevsim değişikliğindendir yaa' dedi ama içim rahat etmedi, 'ben önlemimi alayım da' diye düşünüp garip bi rengi olan şampuan ve bakım kremine(şampuanı dalin gibi kokuyor) bir aylık asgari ücretin dörtte biri kadar para verdim. İlk kullandığımda azalır gibi oldu, 'mevsim de değişcek, tam durcak:)' dedim içimden ama mevsim değişti, ortalığı sel götürüyor, benim saçlar farkında değil. Her elimi attığımda on-onbeş tel saç kalıyor elimde. Hani kurutmak için saçları öne düşürürsün ya, öyle yapınca saçlarımdan etrafı göremiyordum ben, şimdi görebiliyorum, o kadar azaldılar.
Aynaya baktığımda 'en azından saçlarıma şekil verdiğimde bişeye benziyorum yauu' rahatlığını kaybedeceğimi düşününce tedirgin oldum, netten araştırayım dedim. 'Sarımsak sürün' diyen bile olmuş. O koku çıkar mı saçlardan ya, hem saçıma sürmeye kalksam bir kiloya yakın sarımsak temizlemem lazım.. Gerçi o dökülmeden önceydi:( Yumurta, zeytinyağı, bal yazmışlar ama bunları da sürmek hiç gelmiyor içimden.
Arkadaşımla telefonda konuşurken kendisi tecrübelidir bu konularda diye çıtlattım hafiften. 'Ya napsam sence, duracak gibi değil??' dedim, öyle yap, böyle yap diye lafladıktan sonra, 'kafana bişeyi çok takarsan da olabilir, halamda da olmuştu, bi bölge döküldü bidaha da çıkmadı' dedi..
İçim rahatlayacağına daha beter oldum. Şimdi de bakıyorum bi bölge tek mi dökülüyor yoksa tamamı mı diye, aslında ikisi de fena ama birinin geri dönüşü yokmuş. Bence genelde bi dökülme var, altı beyaz saç telimden ikisi duruyor diğerleri gitmiş:) yani, gitmiş:(
Hem kafama her zaman bişeyleri takarım ben, bu zamana kadar kafamda saç kalmaması lazımdı bu mantıkla.. Ne bileyim ya, mümkün değilmiş gibi gözüküyor, bi dermatologa gitsem daha iyi.
Aslında 'alternatif tıp' da olur, etkili bişeyler bilen varsa; portakal çiçeği, kekik suyu, oğul otu, lavanta yağı falan, yoksa her şeyden biraz biraz, kokteyl mi yapsam..
Ha, bir de, Feride vardı Kanal D'de, izledim yakaladığım kadarıyla, içimden İstanbul'da boğaza karşı şarkı söylemek geldi yaa, geçse de gençlik çağımm, boş kalsa da kuucağım, sözümü tutacağımm, adını anmayacağımm, nınınınıııınını nınınınıııınını..
5 Eylül 2008 Cuma
eti ufff
Dün akşam 'bir insanın başına gelebilecek en talihsiz olaylar listesi'ne bir madde de benim eklememi isteselerdi "eti pufun granüllerini kabından ağzına doğru ivmelendirip çiğnemek üzere bekletirken esen rüzgarla kabın halıya devrilmesi" diye not düşerdim, gelecek nesiller de bunu okuyunca 'ne ahmak insanlar varmış yeaa' falan derdi.Bu kadar bencil ve umursamaz bir insan olabiliyorum bazen.
Konuyla ilgili olabilecek hatırlayınız:
"Çünkü, benim tek isteğim, sözcüklerle oynamak, hayalimi işletmekti. Yoksa, başkasından bana ne? Hepinizin canı cehenneme!.. Ben huzur istiyorum, huzur! Bunu elde etmek için bütün dünyayı beş paraya değişirim. Bana: 'Güzel bir çay içmek mi istersin, yoksa dünyanın batmasını mı?' diye sorsalar, hemen 'Çay içmek!' diye bağırırım. Bunu biliyor muydun? Ha? Ben alçağın, onursuzun, bencilin, tembelin biriyim."
Kelimelerine aşina olanlar yanılmayacak, bu sert adam Dostoyevski.
Misal, bana da deseler 'Kakaolu bir eti puf yemek mi istersin yoksa dünyanın batmasını mı?' uzun süre düşünüp 'Eti, ufff...' derim ben, kararsız bir bünyeyim çünkü.
Bana böyle sorularla gelmesinler mümkünse, ve de böyle şarkılarla, unuttum lan ben.
puf kırıntıları
yaklaştırsana çabuk çabuk kendini bana
bu bitene kadar, diğerini cebine sakla, kat zulana.
yalan söyleme, bak kabının içine, bitmiş olamaz..
yokla ceplerini, puf kırıntıları kalmış olmalı biraz??
puf kırıntısıyla doymaktansa
tek başıma aç kalırım bu hayatta
paylaşacak bir eti puf artık yoksa
bir androidle bir solar arasında
aaaaağğğğğğ aaağğğğaaaaaaa
26 Haziran 2008 Perşembe
tebrikler,teşekkürler..
En iyi performansımızı yenildiğimiz bir maçta göstermiş olmanın haklı üzüntüsünü yaşıyoruz belki, ama yine de sakin olmamız, bu süper takımın hakkını vermemiz gerekir diye düşünüyorum.Son saniyeye kadar umutlarımızı tüketmediysek, hakem bitiş düdüğünü çalana dek halen gözümüzü kırpmadan ekrana kilitlendiysek, bu sahada yüreklerini ortaya koyan futbolcularımızın sayesinde oldu. Gönül isterdi elbette finale çıkmayı, ama neredeyse doksan dakika boyu oynadığımız harika futbol bence bir maçı kazanmaktan daha değerli. Gerçek hayattan da biliyoruz bunu, bazen tüm iyi niyetli çabalarımız skora yansımıyor. Saha çamurluydu, hakem taraflıydı, ah biraz daha şans... Olsun, hayat işte:)
Bu yüzden, her birine ayrı ayrı gönülden teşekkür etmemiz gerektiğini düşünüyorum, hem yıllardır dillerine doladıkları, "fair play" dedikleri bir şey var ya, işte bizim takımımız bunun 'pratik'te nasıl olacağını tüm dünyaya gösterdi; belki de bunun için doğdunuz.
Bir de, Rüştü'yü halen seviyorum:)
17 Nisan 2008 Perşembe
yazılacak notlar dururken..
Chaos Engine oynuyordum ki, az evvel tekrar yanıp kafamı duvara vurunca dışarıdaki hayatın halen devam ettiğini fark ettim (eppur si mouve hesaaabı). Yok yaa, canım acıdı diye bıraktım değil; gözümü kapatınca bataklık canavarları falan geliyor gözümün önüne, artık bir dur demek lazımdı.
Sıkıldım işte bundan da, napayım ben haa, napayım?? Toplamda iki hakkım var zaten, sonra o bataklık canavarlarının attığı güllelerin menzili aşama ilerledikçe artıyor, kurbağaların nereden çıkacağı belli olmuyor, bir yere kadar gelip haklarımı tüketiyorum, yeni hak bulduğumda da oyun otomatik olarak yanımdaki ölen adama veriyor canı. İnsan bir sorar değil mi istiyor musun o adamı diye ki o da zaten birazdan ölecek (gözlüklü ve şişman olan ilk önce gider kuralından), sen bana versene o hakkı arkadaşım..
Üstelik oyunda ilerlerken verdiği parolaları sonradan 'invalid password' diyip reddediyor.. Haydaaa, döndük mü en başa, işin yoksa şimdi kaplumbağa hızında yeniden başla, ben bu adama silahıyla beraber hız katmıştım, yakışıklılık iksiri falan içirmiştim, n'oldu şimdi; elde var sıfır. Oynamıyorum kardeşim, hani sırf ileride şöyle bir diyalog olmasın diye;
-Daha evvel nerelerdeydin sen?
+Bang bang dinleyip bataklık canavarlarıyla savaşıyordum.
-?!
+Navvie'yi seç, yavaş biraz ama elindeki silah süper, sonradan hız da katabiliyorsun zaten..
Sileyim oyunu en iyisi be..
Sıkıldım işte bundan da, napayım ben haa, napayım?? Toplamda iki hakkım var zaten, sonra o bataklık canavarlarının attığı güllelerin menzili aşama ilerledikçe artıyor, kurbağaların nereden çıkacağı belli olmuyor, bir yere kadar gelip haklarımı tüketiyorum, yeni hak bulduğumda da oyun otomatik olarak yanımdaki ölen adama veriyor canı. İnsan bir sorar değil mi istiyor musun o adamı diye ki o da zaten birazdan ölecek (gözlüklü ve şişman olan ilk önce gider kuralından), sen bana versene o hakkı arkadaşım..
Üstelik oyunda ilerlerken verdiği parolaları sonradan 'invalid password' diyip reddediyor.. Haydaaa, döndük mü en başa, işin yoksa şimdi kaplumbağa hızında yeniden başla, ben bu adama silahıyla beraber hız katmıştım, yakışıklılık iksiri falan içirmiştim, n'oldu şimdi; elde var sıfır. Oynamıyorum kardeşim, hani sırf ileride şöyle bir diyalog olmasın diye;
-Daha evvel nerelerdeydin sen?
+Bang bang dinleyip bataklık canavarlarıyla savaşıyordum.
-?!
+Navvie'yi seç, yavaş biraz ama elindeki silah süper, sonradan hız da katabiliyorsun zaten..
Sileyim oyunu en iyisi be..
30 Mart 2008 Pazar
bu şarkıyı herkes söylemek isterdi
Sağolsun babam ders çalışmaya çalışan solar bünyesine motivasyon olsun diye iki çeşit çikolata almış; bitter ve sütlü. Ama bu solar, bünyede durduğu gibi durmuyor ki, böyle şeylerden 'hadee, ders çalış' anlamını çıkarsın. Şaka yapıyorum yav, aaaa, inandın mı:)
Bak şimdi, ben çikolataların arka yüzlerinde yazan yazılardan büyük bir yanılgımı düzelttim, daha hayata dair, daha yaşanılası bir gerçek olan bu.
"Here are the results":p
Bitter
100 g için (ki 80 g'lik paket halinde);551 kcal, 6,9 g protein, 32,1 g yağ, 58,6 g karbonhidrat.
Sütlü
100 g için (ki bu da 80 g'lik paket halinde); 532 kcal, 6,5 g protein, 30,3 g yağ, 58 g karbonhidrat.
Şimdi kaba bir hesap yaparsak, bitter için 80 g'lik pakette 440,8 kcal var, bu miktar sütlü de ise 425,6 kcal oluyor. Yani ortalama bir solar, bitter çikolata yiyerek haftada fazladan 15,2 kcal katıyor bünyesine. Bu da 52 haftada (yaklaşık bir insan yılı), 790,4 kcal yapar. Yani solar, bitter yerine sütlü çikolatayı tercih etse idi, yılda yaklaşık 148,571 g çikolata daha yiyebilecek idi.
Şimdi yanımda duran hesap makinesiyle neden elektrik alan hesabı değil de bitter-sütlü çikolata analizi yaptığıma gelirsek; yiyeceklerin üzerindeki bilgilendirme notlarını arasıra* okuyarak, yine arasıra* 'bilinçli tüketici' haline geliyorum, bunları yazanlara;'boşuna yazmıyorsunuz onları, bakın tüketici arasıra* okuyor' mesajı veriyorum, aferim iyi düşünmüşüm.
Yine keyfim kaçtı yanımdaki birim vektörü görünce, hanimiş benim bitterim, kahvem ve müziğim, aç bi 'wonderwall'** da ortam şenlensin. Bak mesela, ben bu üçlü bitene kadar dünyanın en şanslı insanıyım.
*arasıra: vize-final haftası; ders çalışmak zorunda olduğum saatler.
**Tavsiye için tekrar teşekkür ederim Zifirî , bu süre zarfında bayağı bir şarkısını dinledim Oasis'in ama "wonderwall" hepsinden ayrı bir köşede durmalı, bence de:)
bilgilendirici not: Evet, para Milli Eğitim Bakanlığı'ndan geliyor.
ilgisiz not: Ekşi'de 'ders çalışmamak için yapılan anlamsız hareketler' başlığına entry olarak giderdi bu, nirde benim şokellalarım ha? işte bak haklılarmış, bünyemi çoktan ele geçirmiş(idi?) sözlük, oeehh.. a a a aaa, stayin' alive, stayin alive.
bunu da yazmasam olmaz: Fincanın tersinde gülücük varmış, çevirseymişim bari.
14 Mart 2008 Cuma
önce elimdekileri bitirmeliyim
Hayat, pasta ve sonu olmayan her şey de, nereye kadar bu döngü?
Hayatım boyunca o kadar çok şeyi yarım (hatta bazılarını çeyrek) bıraktım ki, artık hayatıma yeni bir şeyler katmaya çekiniyor, arkadaşım 'Yazın dans kursuna gidelim' derken bile deli gibi düşünüyorum: "evet hayır hayır evet olabilir olmayabilir belki evet huhh hayır yapamam yapabilirim yok vazgeçerim biliyorum bilmiyorum ki??"
Pasta yaparken daha da çok düşündüm bunları; 'Keşke hayat pasta yapmak gibi olsa' dedim un'a. O zaman ben malzemeleri bulur, bir bardak şekere bir bardak unu katar gibi karıştırır, biraz süt falan ekleyip orta derece sıcaklıktaki fırına sürerdim. Piştiğinde elimde bir 'sonuç' olurdu, bir şeyler yaptım diyebilirdim.. Sonra okulu bitirip diplomalı pastacı olmak istedim ki hayali bile yarım kaldı..
Geriye bakınca yer yer 'büyük boşluklar'lı bir hayat görüyor insan hal böyle iken, ya da kendi eliyle sildiği(ni sandığı) bazı şeyleri aslında silemeden yarım bıraktığını anlıyor; tozsuz tebeşir icat olmamışken silinen karatahta gibi bir resimle karşılaşıyor yahut; denenmiş 'en azından'. Elbette ara ara bir yeni çikolata bitirilebilinmiş, bir yeni sayfa yazılabilinmiş, bir yeni otobüsten inilebilinmiş.
Yeni etkinlik? seçim, sil.
Şuursuzun yanına dengesizi de eklemeliyim belki, ama kesin olan tek şey; 'hep güzel, hep iyi olsun istedim' idi tablo genel hatlarıyla şöyle bir döngü iken;
ctrl+n, ctrl+x, ctrl+v, ctrl+z, ctrl+x, ctrl+v, ctrl+s, x, v, s, z, s vs vs..
format c:
y
İşte ben bu yüzden, hayatımı kısım kısım 'yok, olmadı bunlar' diyerek silmeye çalıştığım için, bırak kaldığım yere geri dönmeyi, çoğu zaman yeniden başlamayı da hatırlayamıyorum.
Hayatım boyunca o kadar çok şeyi yarım (hatta bazılarını çeyrek) bıraktım ki, artık hayatıma yeni bir şeyler katmaya çekiniyor, arkadaşım 'Yazın dans kursuna gidelim' derken bile deli gibi düşünüyorum: "evet hayır hayır evet olabilir olmayabilir belki evet huhh hayır yapamam yapabilirim yok vazgeçerim biliyorum bilmiyorum ki??"
Pasta yaparken daha da çok düşündüm bunları; 'Keşke hayat pasta yapmak gibi olsa' dedim un'a. O zaman ben malzemeleri bulur, bir bardak şekere bir bardak unu katar gibi karıştırır, biraz süt falan ekleyip orta derece sıcaklıktaki fırına sürerdim. Piştiğinde elimde bir 'sonuç' olurdu, bir şeyler yaptım diyebilirdim.. Sonra okulu bitirip diplomalı pastacı olmak istedim ki hayali bile yarım kaldı..
Geriye bakınca yer yer 'büyük boşluklar'lı bir hayat görüyor insan hal böyle iken, ya da kendi eliyle sildiği(ni sandığı) bazı şeyleri aslında silemeden yarım bıraktığını anlıyor; tozsuz tebeşir icat olmamışken silinen karatahta gibi bir resimle karşılaşıyor yahut; denenmiş 'en azından'. Elbette ara ara bir yeni çikolata bitirilebilinmiş, bir yeni sayfa yazılabilinmiş, bir yeni otobüsten inilebilinmiş.
Yeni etkinlik? seçim, sil.
Şuursuzun yanına dengesizi de eklemeliyim belki, ama kesin olan tek şey; 'hep güzel, hep iyi olsun istedim' idi tablo genel hatlarıyla şöyle bir döngü iken;
ctrl+n, ctrl+x, ctrl+v, ctrl+z, ctrl+x, ctrl+v, ctrl+s, x, v, s, z, s vs vs..
format c:
y
İşte ben bu yüzden, hayatımı kısım kısım 'yok, olmadı bunlar' diyerek silmeye çalıştığım için, bırak kaldığım yere geri dönmeyi, çoğu zaman yeniden başlamayı da hatırlayamıyorum.
16 Şubat 2008 Cumartesi
lapa lapa kar yağsın
Aslında bir dilek, ama nereye gideceğini bilmeyen bir Alice'e hiçbir yağış biçiminden fayda gelmez.
Ne güzel değil mi okuduğun, "yeni metin belgesi" yeni, yeni, keşfedilmeye açık, eskimek için bekliyor, o eskiyince yerini diğer yeniler alıyor.
Ben de yenilerle eskiyorum, sonra yerimi yenileri alacak diye korkuyorum. Sonsuz uzay boşluğunda salınamasam da sonsuz dünya doluluğunda salınıyorum. Kalabalık her gittiğim yerde gözlerimi kamaştırıyor, ama söylediklerini duymam kısacık bir zamanda kaçmama yetiyor..
Şimdi sorulması gereken tek soru şu; nasıl anlaşılacak?
Ben otobüste beklerken yanıp sönen sarı lambanın eşit aralıklarla yanıp sönmediğini kafama takarken; o ise niye bir cevap vermediğime takılırken hele.. Bak, desem, şimdi zihnin meşgul en azından 'neden'lerle desem.. Bunlar belki bişeyler katar, belki 'sıradaki?' dediğin zaman ardımdan gelecek sıradanı gerçekten düşünürsün.
Ne garip, feci halde onlar gibi olmak isterken onları kendime benzetmeye çalışmam. Nereden baksan, suya yazı yazmak. Parmaklarımı takip edip yazdıklarımdan bir anlam çıkarmaya çalışıyorken, ne yazdığımı değil de neden kağıt yerine suya yazmayı tercih ettiğimi düşünse, ah, işte o zaman her şey netleşecek, çünkü kafası bulanacak, çünkü ben aslında bir şey yazmıyorum, yazıyormuş gibi yapıyorum; benim için asıl önemli olan ne yazdığım değil, nereye yazdığım.
Mısır taneleri gider, çekirdekler kalır; deniz kabukları da kararsızdır.
Deniz kabuğuysan uyan, uyan ve anlamın peşinden git; çünkü onu bulduğunda yorgunluk anlamsızlaşacak..
Ama biliyorum, cesaretin yok buna; tüm çırpınmalarına rağmen bir gün her şey olması gerektiği gibi olacak, buraya yazmıştım dersin.
Ne güzel değil mi okuduğun, "yeni metin belgesi" yeni, yeni, keşfedilmeye açık, eskimek için bekliyor, o eskiyince yerini diğer yeniler alıyor.
Ben de yenilerle eskiyorum, sonra yerimi yenileri alacak diye korkuyorum. Sonsuz uzay boşluğunda salınamasam da sonsuz dünya doluluğunda salınıyorum. Kalabalık her gittiğim yerde gözlerimi kamaştırıyor, ama söylediklerini duymam kısacık bir zamanda kaçmama yetiyor..
Şimdi sorulması gereken tek soru şu; nasıl anlaşılacak?
Ben otobüste beklerken yanıp sönen sarı lambanın eşit aralıklarla yanıp sönmediğini kafama takarken; o ise niye bir cevap vermediğime takılırken hele.. Bak, desem, şimdi zihnin meşgul en azından 'neden'lerle desem.. Bunlar belki bişeyler katar, belki 'sıradaki?' dediğin zaman ardımdan gelecek sıradanı gerçekten düşünürsün.
Ne garip, feci halde onlar gibi olmak isterken onları kendime benzetmeye çalışmam. Nereden baksan, suya yazı yazmak. Parmaklarımı takip edip yazdıklarımdan bir anlam çıkarmaya çalışıyorken, ne yazdığımı değil de neden kağıt yerine suya yazmayı tercih ettiğimi düşünse, ah, işte o zaman her şey netleşecek, çünkü kafası bulanacak, çünkü ben aslında bir şey yazmıyorum, yazıyormuş gibi yapıyorum; benim için asıl önemli olan ne yazdığım değil, nereye yazdığım.
Mısır taneleri gider, çekirdekler kalır; deniz kabukları da kararsızdır.
Deniz kabuğuysan uyan, uyan ve anlamın peşinden git; çünkü onu bulduğunda yorgunluk anlamsızlaşacak..
Ama biliyorum, cesaretin yok buna; tüm çırpınmalarına rağmen bir gün her şey olması gerektiği gibi olacak, buraya yazmıştım dersin.
3 Şubat 2008 Pazar
insan nedir ki?*
"-Köpekler bizi içimizde kemik olduğu için mi ısırır Neriman Teyze?
-İçimizde kalp olmadığı için ısırır oğlum.."
Korkuyorum Anne'den..
*Korkulardan, zaaflardan, arzulardan, özlemlerden örülü bir hafıza ve kandan, etten, kemikten oluşan kırılgan bir vücut...
-İçimizde kalp olmadığı için ısırır oğlum.."
Korkuyorum Anne'den..
*Korkulardan, zaaflardan, arzulardan, özlemlerden örülü bir hafıza ve kandan, etten, kemikten oluşan kırılgan bir vücut...
18 Ocak 2008 Cuma
ben artık bişey yapamam
bu defa geç kaldınız nerelerdeydiniz bunca zamandır beklemekteydi gözlerim ışık söndü karanlıkta kaldınız ah affedin siz hep karanlıktınız sakın ha unuttuğumdan değil şimdi söylemek iyi geldi karanlıklar prensi sizi ben yanıltmak istemezdim ama yine yanıldınız istifa edecek değilim bir süre daha bekleyiniz ben ışıkları yaktıktan sonra gelip elektrikleri kesiniz bir deniz kenarında ay ışığına da hayır dersiniz tanıyorum sizi cevabını bildiğim sorular sormak istemem size ve diğerlerine diğerleri demişken diğerleri nasıllar selam söyleyin bir ara onları da beklerim ama siz daha çok geliniz kendinizi bu kadar özletmeyiniz öyle bakmayınız anlamadığımı sanmayınız gelmeseniz de olur mu demeliydim demeliyim anlayınız kelimeleri de getirmişsiniz tamam oraya bırakınız onlar dizilirler hangisi hangisinin yanında güzel duracağını nasıl da biliyor değil mi ah gülümsediniz canı çıksın ki bu kelimelerin sizin gülümsemenizi bu kadar ertelediler kelimeleri de boş verin onlar bir gülümseme olamazlar güneş mi demeliydim belki de şairin şiirinde de bahsi geçen kullanılmamış bir gökyüzü tırnak içine alamadım idare ediniz siz noktalamaları pek sevmezsiniz sevdiğiniz şeyleri de biliyorum onlar ne çok azlar ve ne yazık ki bende de yoklar suçunuza beni de ortak ettiniz hem de siz elinizdeki kılıcı miras bırakıp kaçıp kurtuldunuz yakıştı mı size demiyorum yakıştı tabii size her şey yakışır gitmek de kalmak da kalmak komiktir gitmekse trajik kalanların her nefes alışında canlarının çıkması da trajikomik hadi şimdi yine gidiniz bat dünya bat artık
"şu anda kendini yok etmeye çalışan bir dünyada yaşıyoruz, böyle bir durumda sadece gözlerini kapatıp görmezden gelirsin.."
"şu anda kendini yok etmeye çalışan bir dünyada yaşıyoruz, böyle bir durumda sadece gözlerini kapatıp görmezden gelirsin.."
12 Ocak 2008 Cumartesi
o kısaca fd
Daha güzelleşmiş ama hiç değişmemiş bir 'fd' (nasıl olduğunu ben de anlayamadım), bugün daha güzel başlayamazdı sanırım...
1 Ocak 2008 Salı
yeni bir yine de olsa
Ben bugün 2007'ye ait tüm kırgınlıklarımı, başarısızlıklarımı, hatalarımı, hayal kırıklıklarımı, sıkıntılarımı geride bıraktım. Bu yıl neler getirecek bilmiyorum, ama yapılması gereken neyse onu yapıyorum. Umarım sen de tüm bunları geçmişte bırakır, gerçekten 'yeni bir yıl'a başlarsın canım okuyucu.
Sağlıklı; sevgi, barış, huzur ve mutluluk dolu bir yıl dilerim.
Hem gardımı da aldım şimdiden ben...
if you need to leave the world you live in,
lay your head down and stay a while.
though you may not remember dreaming,
something waits for you to breath again.
(evanescence-imaginary)
Sağlıklı; sevgi, barış, huzur ve mutluluk dolu bir yıl dilerim.
Hem gardımı da aldım şimdiden ben...
if you need to leave the world you live in,
lay your head down and stay a while.
though you may not remember dreaming,
something waits for you to breath again.
(evanescence-imaginary)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
