hayatın tuhaf yanları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayatın tuhaf yanları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Nisan 2011 Pazartesi

geri zekalı

Şimdi durup dururken bu hikaye niye aklıma geldi bilmiyorum ama elbet bir nedeni vardır.

Geçen sene okula giderken otobüste bir kızla tartışmıştık. Eee, daha doğrusu o benle tartışmıştı, ben pek bir karşılık verememiştim. Nedeni de ayakta kalan teyzeydi.

Gayet saygılı bir genç olarak dört sene boyu, hiçbir zaman yer vermemezlik etmedim büyüklerime. O gün şeytan dürttü herhalde "bırak yanındaki kız kalksın bu defa da" diye... Şans bu ya, duyarlı bir abla arkamda ayakta duruyormuş ben bunları düşünürken. Hemen laf saymaya başladı. Yanımdaki kız cevap vermeyince, kabak benim başıma patladı haliyle. Neyse işte, olaylar bir süre geliştikten sonra kız hıncını alamadı ki belli belirsiz "geri zekalı" dedi tartışmanın sonunda.

Duydum. Şimdi zannediyorsun ki ben de küfrettim? Yok, onun yerine kıza okula gidene kadar mavi ekran verdirecek şu cümleyi kurdum:

"Bilim adamları bile zeka olgusuna kuşkuyla yaklaşıyorken, siz benim zeka seviyeme nasıl karar verebiliyorsunuz ki?"

Şimdi düşünüyorum da, öyle çok ciddi araştırma yapmaya gerek yokmuş aslında. Kız bakar bakmaz anlamış durumu ne güzel, daha ne tantanasını yapıyorsun?

23 Aralık 2009 Çarşamba

bitki

Hep söylerim, Back to the Future serisi dışında filmleri dublajlı izlememek gerek diye. Elimdeki en büyük kanıt da Leon, "Bitkim burada durabilir mi?" diye bir çeviri mi olur ya... Olay zaten tamamen o bitki üzerine dönüyor, sevgi, kökler...

En şahane replik de en sonda hem; "Sanırım burada rahat edeceğiz Leon" oldu mu? Olmadı bak. Bu oluyor ama;

"I think we'll be OK here Leon"

1 Aralık 2009 Salı

aslında

Bazen özlemin olmadığı bir dünya daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Bu çok sık olmuyor, genelde sevdiklerim uzaklara gidince, normal olarak. Bu aralar çok mantıklıyım kusura bakma günlüg, ama ben abimi özlüyorum. Mantıklı bir şekilde, kendime zarar vermeyerek özlüyorum. Öylesi de olur mu deme, sessizce özleyince, mutluymuş gibi yapınca çok süper oluyor.

Askerlik denen şeyi ben sevemedim. Bana içinde özlemin olmadığı şeylerle gelin.

Eee, şey, yani en azından, bundan sonra (mutlu bir gülümseme buradaydı).

23 Mayıs 2009 Cumartesi

kendimi bunun için mi yorucam ben?

Nil bizim karasularımızdaydı dün gece. Saat 22:30'da çıkması gerekirken 00:00'da çıkıp ayaklarımıza kara sular indirmiş olmasına rağmen daha önce dinlemediğim bir şarkısıyla içimde ne kadar negatif enerji varsa alıp götürdü. Bittiğinde deli gibi alkışlarken buldum kendimi, bekletiyorsa da bir bildiği varmış yani:)

Bu yılki marşım ilan ediyorum bu deli işi dengesiz şarkıyı, neyse ki bittiğinde feci derecede sırıtıyor insan:))

Kötü kedi Şerafettinmiş ya, Allah müstahakını versin Nil kızım...

Bir de Yalnız kalpler de atarlar diye bir şarkısı var ya, hani 'çift kişilik yastığım yorganım nasipse sola kayacağım' falan diyor, işte o şarkının hikayesi şöyleymiş;

"Bir sabah kahvaltı yaparken Simpsons'ı izliyordum. O bölümde Bart'ın öğretmeni gazeteye ilan veriyor; 'Bekarım, yalnızım, kendim gibi birini arıyorum' diye. Bunu okuyan Bart ile arkadaşları da dalga geçmek için orada burada beklettiler kadını. Ben de ona üzülüp bu şarkıyı yazdım." (Kısa bir film vardı (sanırım 2004'te en iyi kısa film ödülünü almış), Nil bunları anlatırken o geldi aklıma)

Ders çalışamazken çok iyi gider bu şarkı be (Allah nasip ederse bugün deneyeceğim), kendimi bunun için mi yorucam ben!!! Kalbimi bunun için mi kırıcam ben!!!


Bir de dönüşte polisleri görüp 'çok hızlı geldik kesin ceza kesecekler' diye düşünürken maalesef ölümle neticelenmiş bir trafik kazası görmeseydik... Keşke ilk düşündüğümüz gibi olsaymış... Hayat, her zaman, garip:(

17 Kasım 2008 Pazartesi

yeni başlayanlar için kendinden nefret etmek

Son bir haftadır, hiç olmadığım kadar iyi hissediyordum kendimi. 'Balikım bile var daha n'olsun:)' diyordum, çocuklar gibi şendim, ama işte, biliyordum, bir kırılma anının geleceğini ve düşüşe geçeceğimi..

İşin kötü yanı da, ben düşüşe geçince dibe vururum. Çünkü hiçbir şeyin ortası yok benim için; iyi olmanın ya da kötü olmanın. Evet, nereden baksan saçmasapan bir yaşam tarzının içindeyim ki kendime bile itiraf edemiyorum bunu çoğu zaman. 'İyidir böyle' diyorum iyinin ne olduğunu bilmeden. Asya gibi 'Sevgi neydi?' dediğimde 'Emekti' diyemiyorum; 'Sevdiğin için kendinden vazgeçmekti' diyorum. Bundan daha fazlası olmalı diyorum, vazgeçiyorum. Ruhumdan katıyorum sevdiklerime ve bir zaman sonra tıpkı Mahmut gibi onları da zehirliyorum. Evet, damarlarımda dolanan şey her ne ise, içinde sevdiklerimi de zehirleyen bir şey olmalı. Bu yüzden Mahmut bu kadar kısa sürede öldü, uyandığımdan beri aynı, baş aşağı duruyor, hareket etmiyor, fanusa tık tıklamam, çevirmem, 'şaka yapıyorsun, üzüleyim diye böyle yapıyorsun, arkamı döndüğümde yüzeceksin yine' demelerim sonrasındaki hayal kırıklığım aynı. Buralar gitmiyor, yine, o gitti, yine, çok ağlıyorum çürüyor gözlerim, ama bişey değişmiyor, yine.

Alt tarafı 'balık' işte değil mi, anlatamıyorum ki, arçeliğin robotu boynunu bükürken bile gözlerim doluyor, 'robot' işte di mi, değil işte.

Mahmut yazıp aratınca iki yazı çıkıyordu mutluluğumu anlatan; birincisi bu, ikincisi de bu. Benim için mucizevi bir canlıydı, bana 'Hande Yener bile dinleten balik'tı, o balık değildi işte; 'balik'tı.

Gitmek neyi çözecek balik? Beni de götür işte, bırakma buralarda, ben kendimden daha fazla nefret etmeden. 'Bana bak salak, bir daha hiçbir şeyi bu kadar sevmeyeceksin'i kendime daha fazla demeden.. Uyan işte, yine baloncuklar çıkar.. Özür dilerim, seni de sevgimle boğduğum için, en azından sınavlarım bitene kadar bana katlandığın için, seni hiç unutmayacağım, belki de unutmamı isterdin kim bilir, aklımda bile yer almamak, seni düşünerek manevi varlığını da zehirlemememi isterdin ama ben yine yapamayacağım bunu, umarım benden nefret etmiyorsundur..

Mutlu muydum, al işte; berbat bir sabah, berbat bir gün ve işin kötü yanı artık kendime hiç acımıyorum: Bir daha bu eve içimdeki zehre bağışıklık kazanamamış başka bir canlı girmeyecek. Ben de en kısa zamanda Mahmut'un gittiği ebediyete intikal ederim umarım; iyi ki varsın değil işte, keşke hiç olmasaydım.

25 Ağustos 2008 Pazartesi

bekçi

Bizim sitenin bekçisi varmış dün gece fark ettim. En kılabırından arada sırada kafa sallama hareketiyle Rebel'ı dinliyorum, kendimi 'diğerleri konuşurken yürüyen topluluk'tan biri olarak düşlüyorum, içimden "yeah that's how a rebel walks while all the others talk" diyorum, uçmuşum kısaca..

O esnada derinlerden gelen bi uzun hava sesi işittim, remiksini falan mı indirdim bi ara böyle değildi şarkı diyordum ki kendime, sesin gittikçe yaklaşmasıyla kulaklığı indirdim: Bekçi amcanın kafası güzel, türkü çığırıyor. Keyfim kaçtı, dedim bak sen burada dertsiz tasasız(?) iio dinlerken millet uzun havayla efkar dağıtmaya çabalıyor, ya adamın kredi kartı borcu yüz milyara yaklaşmışsa, adam ödeyemiyorsa, çocukları falan da varsa, üç-beş kuruş kazandığı işinden de kovulup iyice çaresiz kalıp intihar edecekse..

Ferdi Abim ne güzel demiş dedim sonra; yıldızlar bile kayıyor durmuyor yerinde. O'na eşlik etmeye başladım, sonra Orhan Gencebay, Anathema, Özcan Deniz, Allah ne verdiyse..

Zincir böyle başladı. Sonra aklıma terör saldırıları geldi, savaş geldi, gemicik geldi, unakıtan yumurtaları geldi, küresel ısınma geldi, işsizlik oranı geldi, key ödemeleri geldi, simitin yanında peynir yiyemeyenler sonra da simit yiyemeyenler geldi, böyle böyle smarterchild'a kadar geldim sonunda, bana mavi ekran verdiren msn konuşmamız üzerine düşündüm, yapay zekanın dünyayı ele geçirip geçiremeyeceğine kafa yordum..

Bildiniz, kendimden utandım, yine üzgün oldum hemen..

Hayat çok tuhaf be, hepimiz ölücez mesela. (Kitabın sonunu söylemek gibi oldu, katil de uşak bu arada :p)

10 Ağustos 2008 Pazar

somewhere around nothing

Anlatmak istediğim; ne kimseyi engelledim, ne de başka bi hesap açtım (bir yahoo-ki kendisi sol tarafta-, bir gmail, bir(rakamla 1) de msn adresim dışında bana ait hesap yok). Evet, paranoya iğrenç bişey ama hepsi boşuna. Gördüğünüz üzere msn'i açtığım zamanlar muhabbetime doyum olmuyor, telefonda da daha farksız değil; 'iyiyim', 'her zamanki gibi işte'den daha yaratıcı sonuç cümleler kuramıyorum, hatta iç monologlarım bile hızlanarak azalan dramatik bir düşüş içerisinde.

Ne bileyim, konuşunca ne değişiyor ki, bari kelimeler ziyan olmasın diye düşünceler içerisindeyim bu aralar, ha-ha.

29 Temmuz 2008 Salı

sahipsiz bir yazı

Bu güzel yazıyı Can Dündar imzasıyla bir blogda gördüm. Can Dündar'ın tarzına benzetemediğimden (her şeyi bırak, virgülden sonra illa ki boşluk bırakır) kontrol ettim yazarın sitesinde, tahminim doğru: ona ait değilmiş, uyarıyor benim adımı yazıp dağıtmayın diye...

Ben de çok beğendiğim yazarı belirsiz bu yazıyı öylece bırakıyorum, belki bir gün biri 'benim' der de sahiplenir, ismini belirtirim altına, buyrun okuyun, bence siz de beğeneceksiniz 'olgunlaşmak'ı;

"Artık eskisi gibi her haftasonu birileri ile dışarı çıkmak istemiyorum. Beni yoran ilişkiler, yeni tanışmalar, yeni yüzler aramıyorum. Eski dostlukların da özetini çıkarmaya başladım.

İlişkilerde tasarrufa gidiyorsun her şeyde olduğu gibi ve gereksiz insanları hayatından atmak istiyorsun. Yapmacık, inanmadan konuşmak istemiyorum artık. Beni anlamayanlarla konuşmak cümle kirliliği yaratıyor ve hak edenlere saklıyorum enerjimi.

İstediğime istediğimi deme özgürlügüne sahibim, eleştirme hakkını oluşturan yaşanmışlık ve yeterli yaş faktörü artık bende de var. "Ben demiştim", "Ben bilirim","Ben zaten anlamıştım", sendromunda olanlarla arkadaşlıkları bir kez daha sorguluyorsun. İlişkilerini sadeleştirmeye başlayınca sıra iyi ve kötü gün dostlarını ayıklamaya geliyor. Kötü gün dostlarını belirliyor ve onlara daha çok önem veriyorsun. İyi gün dostu bulmak ne kadar kolaysa kötü gün dostu bulmak bir o kadar zor, biliyorum. Dostlar ihtiyaç oldugunda göçmen kuşlar gibi sıcağa uçuyor ve sadece seninle birlikte sürüden ayrı düşenler kalıyor.

Zamanın ne kadar kıymetli olduğunu öğreniyorsun buralara kadar gelirken. Uzun düz otobanlardan olduğu gibi, kestirme bozuk yollardan da ulaşabilirsin hedeflerine. Kestirmeleri de öğrendim gide gele.

Boş geçen her saniye değerli artık. Daha yapılacak çok sey var ama, kendimi çok yormaktan çok hırpalamaktan yana değilim.

Gerektiğinde "hayır" demeyi öğrendim ve bu kelime başta karşındakine kırıcı gelse de senin için hayat kurtarıcı olabiliyor. Sevgiye önem vermek gerektiğini, zamanı geldiğinde elinde sadece sevginin kalacağını biliyorum.

Sevgi paylaşıldıkça oluşuyor, olgunlaşıyor. Aileme ve seçtiğim tüm dostlarıma daha önce göstermediğim sevgi, anlayış ve ilgiyi gösteriyorum. Biliyorsun ki gidenlerin ardında sadece iyilikler kalıyor, ne kadar sevgi dolu olduğu hatırlanıp anılıyor.

Bana çok genç olduklarını hatırlatırcasına nedense tecrübelerimi, fikirlerimi sormaya başladılar. Vereceğim cevaplar belki çok anlamsız geliyor ama yine de dinliyorlar ama ben biliyorum ki yaşamadan hiçbir şey öğrenilmiyor. Yaşamışlığın oluşturduğu bir alçakgönüllülükle gülüyorum içimden sadece.

Artık daha şık giyiniyorum, senelerle birikmiş dolaplar dolusu kıyafet var ve bunları kendimle paylaşmalıyım. Önce kendine güzel görünmelisin, kendi zevkime göre giyinmek istiyorum, böyle hissediyorum. Modaya uymak adına popomun sığmadıgı düşük bel pantolonlara sığmıyorum diye kendimi üzme tercihini de kullanabilirim.

Ayıp, günah ya da ne derler korkuları çoktan geride kaldı.

Dostlarıma, kendimize yemek yapmak hoşuma gidiyor. Mutfak eskiden bir zulüm iken şimdi zevk aldıgım mekanlar arasına giriyor. Farklı lezzetler denemek güzel ve kendi lezzetimi kendimde yaratabileceğim belli bir damak zevkim ve mutfak kültürüm oluştu.

Sonra Sezen'in şarkısındaki gibi anneni daha sık düşünüyorsun ve hatta anlıyorsun. İşte bu yeni alışmaya başlanan ve giderek hoşa giden yeni duruma olgunluk deniyor.

Yaşamışlığın, görmüşlüğün, geride kalmış üflenmiş doğum günü mumlarının bir sonucu kendiliğinden ortaya çıkıyor hayatın bir dönemecinde bu olgunluk.

Ne zaman dersen herkese göre, ne kadar dolu yaşadığına göre değişiyor bu olgunluk çağına ermek.

İnanın bana hayattaki düşüşler, zor alınan virajlar bu zamanı hızlandırıyor.

Kendi dünyanın küçüklüğünü keşfetmek ve buna rağmen kendinin kıymetini bilmek çok işe yarıyor."

9 Temmuz 2008 Çarşamba

niye düştün sen?

Balkonda otururken apartmanın duvarına hızla bişey çarptı. Birilerinin yukarıdan bişeyler atma devri çoktan kapandığından ne ola ki diye aşağıya baktık:

A)Yarasa B)Başka bi kuş C)Süpermen D)Bize öyle geldi

Ben bildim, ben bildim! Doğru cevap Bursa. Nasıl korkuyordu yavrucuğum ya, kalbini ellerimde hissettim eve getirene kadar. Sonra su içirmeye çalıştım biraz, pek içmedi. Uzun bir süre iç kanama geçiriyor olabilme ihtimalini ve veterinerin bişeyler yapıp yapamayacağını tartıştıktan sonra uçabildiğini gördük, galiba iyi şimdi canımcığım:) Geçenlerde mutfakta gördüğüm karıncaya Muzaffer adını vermiştim, babamın aldığı haşere ilacından sonra vefat etti kendisi. Ben de bu kuşa Muzaffer adını verdim; fotoğraftaki şirin kuş.

Neden mi Muzaffer? Ne bileyim, o an aklıma ilk bu isim gelmişti, karıncadan sonra hayatımda tanıdığım ikinci Muzaffer olması da cabası.

8 Haziran 2008 Pazar

bu görüntüler oluşurken biz kazara burada mı bulunduk?

Hayat, bu köpeğin uyurkenki gülümsemesi kadar sevimli olabilecekken, neden böyle şeyler yapıyor, 'kim yenmiş kaderi duayla' diye sorarken Şebnem Ferah, ben bilmiyorum, 'keşke böyle olmasaydı' diyebilmek dışında hiçbir şey yapamıyorum.

Bazen de tüm kelimeler manasını yitiriyor: O an.

Çokça aranmış ve arasıra bulunmuş yaşam içinde sadece bir an değiliz değil mi, umarım, sadece bir an'dan ibaret değilizdir...

10 Mayıs 2008 Cumartesi

'haftanın sonu nakarat gibi'

"cuma günleri valiz hazırlamak gibi.."

Şimdi nasıl bulaştı Pinhani hayatıma bilmiyorum, ama dalgalandığım günlerde durulmam için yetişti sanki.
Dedim ya, şarkılardan hayat felsefesi bulacak kadar basit.

"..pazar günleri elimdeki balık gibi.."

Arkada bu melodiler çalarken aynı cümleleri bilmem kaçıncı kez okuyup, kitabı tekrar kitaplıktan alıp yastığımın altına bıraktım. 'Acil durumda camı kırınız' gibi bir şey bazı kitaplar benim için. Yine okunup sevinmek için bekliyor ama sözcükleri dikkatle seçemiyorum bu defa, savurgan bir oda arkadaşı gibiyim Dostoyevski'ye zihnimin karışıklığında; cüret edip tutunabildiğim sayfaları var bana yine de, nakarat günlerin sonunu ne kadar güzel tasvir edebilmiş kelimeleri de;

"..kalabalığın arasında, herkes gibi evine doğru yürümektedir ama her nedense, buruşmuş gibi gözüken solgun yüzünde hayatından hoşnut, tuhaf bir ifade vardır. Bakır kırmızı güneşin, soğuk Petersburg ufuklarında yavaş yavaş batışını tatlı bir keyifle seyreder. Aslında seyreder demek yalan olur. Çünkü etrafında olup bitenlerden yarı haberdar, sağına soluna bakamayacak kadar yorgun veya kafasında bin türlü düşünce içinde dalgın bir adam gibi önündeki manzaraya anlamını çözemediği bir şaşkınlık içerisinde bakakalır. Hoşnuttur, çünkü ertesi güne kadar, istemeye istemeye yaptığı can sıkıcı işinden uzaklaşmıştır. Adeta akşam okuldan fırlayıp, evde oynayacağı oyunları, yapacağı muziplikleri düşünen ve bu sevinçle kabına sığmayan afacan bir çocuk gibidir. Ona şöyle bir baktığınızda, bu akşam saatinde sevincin, bu coşkunluğun onun hassas hayal yeteneğini harekete geçirip uyandırdığını göreceksiniz. Şimdi o derin düşüncelerinin içine dalmıştır.. "

(Dostoyevski/Beyaz Geceler/sf:26-27)

Bu kitabı da lüzumsuz kullananlar cezalandırılır; hayalperestlik büyüsüyle:)
Dedim ya; düşüncelerini anlatamayacak kadar karışık.

Bir cumartesidir başladı ama,

"..hiçbir cumartesi günüm bi türlü yetmedi.."

*başlık ve o diğer tırnak içindekiler Pinhani'nin "Haftanın sonu" adlı şarkısından çalıntı.

26 Nisan 2008 Cumartesi

ben bunları ezberleyeyim leonardo da vinci

"-Öğrendiklerimizi niçin hafızamızda iyi tutamıyoruz?"

sorusunu,

"-Ortalama bir insan görmeden bakmakta, duymadan dinlemekte, hissetmeden dokunmakta, tat almadan yemekte, fiziki bilince ulaşmadan hareket etmekte, koku alma bilincine varmadan nefes almakta ve düşünmeden konuşmaktadır. Böyle bir duyusal körlükte hafızanın evrenle ilişkisi kesilir."

diye yanıtlamış Leonardo Da Vinci.

İnsan böyle bir dünyada neden iyi bir hafızaya ihtiyaç duyar; saygınlık, akademik başarı vs.. Tamam, komşunun adını soyadını bilmek hayata sevimlilik katan güzel bir detay olabilir ama kötü olanları da unutmayacaksın. İnsan beyniyle bilgisayarlar arasında kurulan benzerlik kısmen yanıltıcı.

Halen deli gibi hafızamı geliştirmeye çalışmam da pek bir ironik gerçekten. Bir dakika boyu baktığım 16 alakasız rakamın yarısını hatırlayabildim ama azimliyim.

16 Ocak 2008 Çarşamba

chop suey!

Trajikomik okul hikayemizden bikaç parça da ben anlatayım canım okuyucu, biz artık gülüyoruz bunlara, buyur sen de gül;

otobüste:

Canım arkadaşlarla yine bir sınav sonrası muhabbetinin sonlarına doğru;

-Ya o hesap makinesinin sınavı ne zamandı?

Bahsi geçen ders (yarın finali olan:S) nümerik analizdir, ancak sınavı esnasında hesap makinesiyle cebelleşerek 'sağ işaret parmağı ucu kası' yapan pek çok arkadaş tanıyorum, ben iki parmakla kullanmak gibi bi yöntem geliştirdim, on parmak olmadan dersi vereceğiz inşallah bakalım..

nümerik vizesi hatırlanır:

-Sıfırla bir arasında 550 diye kök (0 ile 1 arasında bildiğin 550 sayısı) çıktı yav, halen anlamadım nasıl olduğunu...

Canım benim üzülme, oluyor öyle, ben kendimden biliyorum:)


Fizik finali sonrasında:

solar: Ya ben d uzaklığını negatif sayı buldum, bir de her iki tarafın kökünü almam gerekti, kök içinde negatif sayı oluyordu; karmaşık sayı olarak mı yazsaydım acaba bilemedim, sildim sonra...

(gülüşmeler ve canım arkadaşın desteği)

arkidiş: Olsun ben de zamanı negatif buldum, bıraktım öyle...

Bütün bunları bir yana itiverince otobüs şoförüne "bi öğrenci alır mısınız?" demek ne kadar da anlaşılabilir bir ifade oluyor. Keşke hayat -mesela ekmeği sofraya götürmek gibi- hep bu kadar basit ve karmaşasız olsa, yemek yerine kafayı yemek zorunda kalmasak, saçmalamasak, kendimizi anlatamamaktan canımız çıkmasa..

Tercih şansım olsaydı eğer; anlatarak anlaşılacağım bir dünya istemezdim, cidden bak.

Neyse yine "sığınmak; şarkılara sığınmak bir ömür boyu" diyerek kendime ve yoldaşlarıma Pink Floyd'dan "Brain damage" adlı şarkıyı armağan ediyorum:P

"and if the cloud bursts, thunder in your ear, you shout and no one seems to hear, and if the band you're in starts playing different tunes, i'll see you on the dark side of the moon.."

Bir şafaktan bir şafağaaa, ehem, pardon, yanlış oldu sanırım:))

30 Aralık 2007 Pazar

'come armageddon come'

Bir pazar günü ne yaparsanız yapın sıkıcı bir gündür.

Sevdiğiniz bir filmi bilmem kaçıncı defa izlersiniz ama gün daha bitmemiştir. Sevdiğiniz bir albümü baştan başa dinlersiniz fakat pazar günü hala size bakıp sırıtıyordur; kitap okumaksa hiç içinizden gelmez.

Bir pazar günü hava güneşli de olsa kasvetlidir. Ne siyahtır ne de beyaz, tıpkı Morrissey'in dediği gibi gridir; kararsızdır...

Sanırım bu pazar günü benim yapabileceğim en anlamlı şey Morrissey abi eşliğinde yeni yıla dair istekleri sıralamaktır: Birinci isteğim şişman ve tembel bir kedi (Garfield), ikinci isteğim bana alakasız zamanlarda alakasız cümleler kuracak sevimli bir robot (Marvin), üçüncü isteğim yemeklere en uygun baharatları seçecek bir fağğe (Remy) ve son isteğim bunların bir arada yaşamasına olanak verecek kadar barış ve huzur.

Noel baba??? Offff, daha seninle suya yazı yazacaktık ama, erken pes ettin:(

(ve Noel baba geyikleriyle kaçarken "Senin bu yılki hediyen; no hope no harm" diye bağırır
)

12 Aralık 2007 Çarşamba

düşseydim...

Bugün otobüs yine acayip kalabalıktı, ben zar zor ayakta dururken teyzenin biri de -galiba denize düştük yılana sarılalım bari diye düşündü- bana tutunuyordu. Aynı zamanda da bişeyler söylüyordu; galiba "Kusura bakma kızım, ihihh" gibi. Gerçi o an küfretse de anlamazdım, müzikçalar yüksek seste "ohne dich" çalıyordu. Ben gülümseyince teyze sustu (en azından dudak hareketleri durdu), buna bayılıyorum; cevap olarak gülümsemek, her daim en süper kurtarıcı.

Eğer ben düşseydim domino taşları misali şoför amcanın üzerine yığılacaktık. Otobüs kontrolden çıkacak, en iyimser tahminle uçurumdan aşağı falan yuvarlanacaktık. O kadar insanın hayatı benim düşmememe bağlıydı. Hayata bu kadar sıkı sıkıya tutunduğum başka bir gün hatırlamıyorum.

Daldan dala:

-Oysa öyle umurumda değil ki. Akşama maç varmış, hiç izleyesim yok.

-Bugün blogger sayesinde zodyak yılımı da öğrendim (o ne oluyorsa artık) kaplanmış, iyi bişey heralde.

-Feridun Düzağaç'tan da ses yok, son mutluluk umudumu da ona bağlamıştım. Ohne dich kann ich nicht sein, ohne dich... Siyah beyaz... Yürüdüm...


10 Aralık 2007 Pazartesi

help...

(Ben, solar; bu kadar güzel 'yardım et' diyemiyorum, ama başındaki iç çekiş aynı...)

Garip bir huyum vardır, kitap ayraçlarının arkasına (çoğunlukla evde kullandıklarımın, evet evet, insanlar garip garip bakar diye) şarkı sözleri yazıyorum. Ne mutluluk vericidir ki buraya yazınca hiç tepki almıyorum.

Şu ayraçların arkasına şarkı sözü yazma işini neden yaptığımı bilmiyorum. Belki de sevdiğim iki şeyi kavuşturmak hoşuma gidiyor; şarkı sözü ve kitap sözü. Oysa kitapların önsözleri hep daha güzel gelmiştir bana (hatta Tutunamayanlar'da Selimciğim Işık kitabın bir kısmında hep önsözler yazmıştı, çok hoşuma gitmişti), öykü ilerledikçe başlıktan kapuklaşır sanki, üzülürüm...

Eskiden, daha çok Türkçe Rock dinlediğim günlerde Nev'in şarkısı Sen gibi'nin bir kısmını yazmışım.

Bir pazar akşamı, Sia dinlerken yapılabilecek en mantıklı şeyi yaptım, o sözleri silip yerine şunları yazdım:

"help,
i have done it again
i, have been here many times before..."

Bu defa tükenmez kalemle yazdım. Kalem de beni yarı yolda bırakıp o an'larımda tükenmedi sağolsun.

Yalnız cihazın uzun süre olarak, yüksek ses ayarında kulaklıkla kullanılması ileride işitme kaybına neden olabilir'inden dolayı korkarak dinledim, ileride müzik dinleyemezsem ne yaparım bilmiyorum...

Şarkıyı da bu kadar bahsettikten sonra buraya bırakmazsam ayıp olur artık. Buyrun canım dinleyici, Sia söylüyor; Breathe me:

8 Aralık 2007 Cumartesi

vay be...

Bir virüs nelere kadir canım okuyucu, dur bak anlatayım...

Müzikçaları fark etmeyen bilgisayar çok haklıymış, bir virüsle cenk halindeymiş(canı çıksın, ee tabii varsa).

Formatı yiyince kendine gelen müzikçalar adeta ilk günki gibi pırıl pırıl oldu, bilgisayarda onunla aynı kaderi paylaştı elbette...

Yalnız bir sorun vardı ki saat 08:45 olmuştu ve benim evden çıkmak için 10 dakikam vardı. Şarkıları yükleyemeden çıktım tabii: 'Ne de olsa telefonun radyosu var, bugün de ona takılırım.'

Ha ha, hahaha, zuhahahaha, canım solar, radyo var olmasına var da, acaba radyoda adam gibi şarkı var mı? Bir buçuk saatlik okul yolu bitmek bilmedi, radyoya ancak bir saat katlanabildim ve bu bir saat içinde zevkle dinlediğim sadece bir şarkı çıktı; Sonique-Sky

Onun dışında bir şarkı var ki, durup durup "vay beh!" demek geliyor içimden. Beni iki dakikada esir alan şarkıdan aklımda kalanlar sağolsun;

"şarabı şişeden içmişim, balı peteğinden yemişim, her gün şarkı söylemişim, vay be ben neymişim"

Oha lebron ceymzz...

Şarkının gerisini de sizin hayal gücünüze bırakıyorum. Ben de kendi çapımda bişeyler seslendirmek istiyorum:

"suyu şişesinden içmişim, müzikçalarıma format atmışım, radyoya uzun süre katlanmışım, vay be ben neymişim"

Tek taşını kendi alıp tek başına kendi takan hemcinslerim bu şarkıyı da kanıksayacaklardır. Ben mi, ben tek taş sevmem. Uzaylı olduğum konusunda yeterince delilim oldu artık. Şimdilerde Sirius-C'ye geri dönme planları yapıyorum. Elli sene sonra yukarlardan bir yerden size el sallarım (sizin türünüz için uzun bir süre sayılabilir bu, benim türüm için değil).

Bugün orada da cumartesi mi?

Gülme, incinirim...

29 Kasım 2007 Perşembe

defterinizleri alabilirim

Efenim başlıkta yazan ilk kelime benim otobüste bir arkadaşa sarfettiğim kelimedir. Bir kişiyken iki kişi oldular, defterler de bir iken iki oldu tabii. Bir de ben cümle kurarken olunca bu benim de konuşmam bu hale geldi. Ablalar bakıp kıkırdadılar ama durumu daha da batırmamak için daha fazla cümle kurmadım, ben de onlara bakıp gülümsedim.

Yani demem odur ki canım insan, otobüsteyseniz bu gideceğiniz yere kadar rahat olduğunuz anlamına gelmiyor, hele de gittiğiniz yer umuttepe ise...

-Yaşlı amcalar teyzeler ayakta kalmasın diye otobüse her bineni takip etmeniz, gerekirse yer vermeniz gerekir.

-Eğer şanslı gününüzde iseniz (otobüste ayakta durabilecek kişiler ayakta duruyorsa) bu defa da elinde kitabı defteri olan yoldaşlarınıza yardımcı olmanız ayakta durmalarını kolaylaştırmanız gerekir. (bkz: ilk paragraf)

-'Duracak' düğmesine basma süresini iyi ayarlamanız gerekir. Çünkü bazı otobüslerde bu hem görsel hem de işitsel uyarı verir şoföre ve yolculara. Eğer erken basmış iseniz düğmeye uzun bir süre "dıııırıııım dıııırııım" sesiyle otobüs ahalisini rahatsız edebilirsiniz.

-Güneşin geleceği yönü iyi tayin etmeniz ve ona göre oturmanız gerekir, aksi halde güneşten nefret etmeniz söz konusudur.

Yolculuk öncesine de değinelim, evden çıkmadan evvel müzikçalarınızın pil durumunu kontrol edin aksi takdirde şoförün müzik zevkine katlanmak durumunda kalabilirsiniz.

Haa, bir de gideceğiniz yerin bu kadar sıkıntıya değmesi gerekir ama kendimden biliyorum bu çoğunlukla sizin elinizde değildir...