31 Ekim 2008 Cuma

öyle bir şey ki bu, kolay anlatamam..

Sınavlar başlıyor yine, depresyonu da beraberinde geldi tabii..

Geçen seneden kalan bir dersimle birlikte sekiz tane dersten geçmem gerekiyor bu dönem ve ben şu ana kadar sadece kaldığım dersin bir kısmına çalışabildim. Geçen hafta yaptıklarımı yazsam ders çalışmamak için yapılabilecek yüzlerce anlamsız davranış çıkar içinden. Bak yine çalışmıyorum, pis ben.

Üstelik dün akşam da sinemaya gittik, pizza yedik, neyi kutluyorsak.. Film süperdi yalnız, gidin, izleyin, izlettirin;)

Yaa ama, yani, insanın beyni bu kadar karışıkken herhangi bir şeye odaklanması çok zor oluyor.. Nasıl desem, çay içmeye otururken aynı anda dört beş kişi oturuyoruz, şöyle saçmasapan kavgalar çıkıyor içimde:

a: Hahaa, lan bu çayı içsen n'olur ki, neyi değiştirecek ki bunu içmen.. (bu aynı zamanda yaşamak manasızdır da der, nihilist olmakla övünür bi de, salak.)
b: Çay yerine kahve içseydin... (bu sürekli tedirgin ve kararsızdır hata yapmaktan deli gibi korkar)

c: Bırak bu saçmalıkları içtiğin çayın lezzetinin farkına var.(bu hedonist takılır, biraz da zen felsefesinden nasibini almıştır.)
d: Lanet olsun bu dünyaya tüm insanlardan ve tüm çaylardan ve kendimden nefret ediyorum. ( depresif-paranoyak-manyak olanı bu)

e: Sırıt lan sırıt, bozuntuya verme evde konuşuruz senle.. (bu yaşadığı her şeyin bir oyundan ibaret olduğunu düşünür, gerçek yaşam evde ben kendimle başbaşa kaldığımda başlar)


Hal böyle iken, neyi nasıl anlatacağım bilmiyorum, üstelik küstah bir tavırla 'beni anlamıyorsunuz' diye çevremdekilere kızıyorum.. Bişey anlattığım yok ki onlara, konuşsam da boş konuşuyorum.

Şu okulu bi bitirsem ruh sağlığım açısından çok iyi olacak be günlüg.. Benden öğretmen de olmazmış ya, neyse, dinle hayat; kalksam duraktan dolmuş gibi, arka koltukta unutulmuş gibi, terliklerimle gelsem sana, sonunda aşkı bulmuş gibi...

Terliklerimle, evet, bu kadar yalın ve samimiyetle, her ne kadar hak etmesen de..

29 Ekim 2008 Çarşamba

85. yıl

Ne mutlu bana ki seninle beraber büyüyorum Cumhuriyet'im...

Yaptıklarını daha iyi anlamak, O'nu daha yakından tanımak için izlemeye gideceğim bu akşam Mustafa'yı...

O'nu ve hayalindeki Türkiye'yi çok iyi anlamış olsaydık dönüp dolaşıp bu paragrafı tekrar etmezdik değil mi:

"Halbuki, hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin?.. Tarih, böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!..."
Mustafa Kemal Atatürk

28 Ekim 2008 Salı

öyleyse böyle

Blogger'a engelleme delil yetersizliği nedeniyle (evet deliller toplanınca yine kapanabilir bloglarımız) kaldırılmış. Bu engellemelerdeki mantıksızlığı satır satır okutup moralinizi çökertmek yerine Penguen'in bu haftaki kapağını ve içinden bir kısmı sizlerle paylaşmak istiyorum:

"T.C.
Google Arama Motoru Genel Müdürlüğü
Arama Formu

1. Aramak istediğiniz sözcüğü yukarıdaki kutuya okunaklı olarak yazınız.
2. Bu sözcüğü bulmanız halinde ne amaçla kullanacağınızı ayrıntılı bir şekilde anlatınız.
3. Daha önce bu sözcüğü aradınız mı ya da ailenizde arayan var mı, belirtiniz.


Ad-Soyad :
T.C Kimlik No :
Adres : "

Burada.

26 Ekim 2008 Pazar

yirmi üç

Güzel sayı be, tek üstelik, 13 gibi. Çayımı da yaptım, kendime: "Bir seneyi daha devireceksin yakında, bravo!" demek üzere yazmaya başladım yine sıkıcı bir pazar gününde..

Nedense ilk Gönülçelen'i açtım, Teoman'a çok uzaklaşmıştım halbuki, en son ne zaman dinlediğimi hatırlamıyorum bile.. O zamanlar, yani çok Teoman dinlediğim lise yıllarımda şimdilerde gülüp geçtiğim her şeye üzülürdüm; şimdi üzülmeye değer şeylere üzülüyorum; ileride gülüp geçeceğim.

Aslında epey bir gelişme kaydetmişim bence 22 yılda.. Halen, tek noktada bitiremediğim cümlelerim var ama, eksiltili.. Niye yarıda kesiyorum ki, yahu, üzüldüğüm şeyleri anlatınca 'insanlar neler yaşıyor sen bunlara mı üzülüyorsun' dediler hep, üzerime çok geldiler, ben de içime kapattım onları; süper bir gülümseme bıraktım yüzüme. 'Acayip mutlu bu!' dediler bu defa, haydaaa, garip olan ben oldum kendimce.. Kendince.. Üzülürüm yine, resmini görünce, maziye bakarak...

Neyse.

Sonra insanları (ki dört kişi hariç) umursamamak gerektiğini anladım; 'sen ne kadar çırpınsan da o kendi anlamak istediği gibi anlayacak': nasıl anlarsa öyle anlasın öyleyse bana ne.. Bu umursamazlığı sevmeye başladım, her ne kadar 'yalnızlık' demek olsa da kafa rahatlığı açısından süper bişey.

Hem, bu yılları özetlerken aklımda dahası da var;

-Şiir yazamadığım için, düz yazılarımı da köşe bucak sakladığım için kendime çok kızdım, bu duyguları bir şekilde ifade edebilmem gerekiyordu insaniyet namına; 'hayat'a iki kelimede aşık olan tek canlı ben iken, bak; 'ilk görüş' bile değil..

-Ülkemin geleceği açısından içimde taşıdığım endişeleri sadece içimde taşımamaya başladım, daha önceleri boş teneke misali sadece öterken, içimdeki enerjiyi yönlendirmek konusunda daha kontrollüyüm artık, aferin bana; dünyayı kurtarıcam, 'Solarcık Aslan Parçası' diye filmimi çekecek Erler Film..

-İnsanlara 'Faust'u okumuş mudur acaba..' diye bakmaktan alıkoydum kendimi; herkesten öğrenilecek bir şey elbette var da, yaa ama ne bileyim, zamanında üç-beş bişey okumuş, gezmiş, görmüş, dinlemiş, izlemiş insanların sohbetleri bir başka oluyor be abi.. Yani Penguen okuyan birine 'böyleyken böyle ehik=)' deyince 'öööyleee' bakmıyor demek isterdim de, reelde Penguen okuyan birini de tanımadım ki hiç, oooof offf... Gidip köşedeki büfede elimde Penguen nöbet tutucam bir gün artık n'apayım..

Evet, bir de geleneksel dileklerim olacak önümüzdeki maçlar için; hayatım daha fazla karışmasın, hiç olmazsa mevcut durum sürekliliğini korusun, bir kış olup geçmesin bir yaz; bi daha kimseyi bu kadar çok sevmeyeyim n'olur..

Bu ne biçim iş bee; kaptan, güç kalkanları devrede!

not: Sonunu böyle yazayım da komik olsun dedim, olmuş mu, ehik=)

not reloaded: Yahu insan sırf bu kardeşinin gönlü olsun diye güler bee:( ooof offf, ana baashaq el bahr..

25 Ekim 2008 Cumartesi

ben buna gülüyorum ya

Aferin iyi düşünmüşsünüz, Blogger'ı engellediniz ya, şimdi birçok problemimiz kendiliğinden çözülecek..

Yalnız iki noktaya dikkat çekmek istiyorum;

-Halen bloglarımıza türlü taklalar atarak erişebiliyoruz; bence tek tek peşimize düşüp sorguya almalısınız hepimizi, 'amacınız ne sizin lan?' diye..

-iGoogle(ve tahminimce diğer rss takip aparatları da dahil buna)'dan benim gibi şansını zorlayıp yazı yazan blogger'ları halen okuyabiliyorum; bence bütün rss'leri de engelleyin karşımıza şu güzide uyarı cümleciği çıksın: "Bu rss'e de erişimi engelledik:p"

Zaten tansiyonum bir inip bir çıkıyor, bir de siz üzerine tuz biber oldunuz..

23 Ekim 2008 Perşembe

kelebekli günlüg

Çoğumuz gerçek hayatta birbirimizi görmedik değil mi yaa? :) Ben buraya yazarken bunu unutuyorum; belki de bu yüzden aramızdaki iletişim bu kadar samimi ve güzel..

Mesela bugün canım o kadar sıkkındı ki, otobüsteyken eve geldiğimde bloga içimden ne geliyorsa yazıp biraz olsun rahatlamayı düşünüyordum, öncesinde bakayım dedim Uragan'ım ne yazmış diye ama sadece yazmakla kalmamış, üstelik bana kelebekler göndermiş..

Nev'in şarkısını açtım, 'Kelebek'i dinliyorum şimdi, kafamı azıcık toparlayıp sonraya sakladım içimdeki sıkıntıları, teşekkür ederim canım Uragan'ım..

Ben de yazılarını okuyup kendimden bir şeyler bulduğum, gerçek hayatta da tanıdığım/tanıyamadığım diğer arkadaşlarıma gönderiyorum kelebekleri (alfabetik liste:p ):

*Bloga değil de (ben de yazarıyım ki heheh:)), matematik aşığı örtmenim Aylak Abaküs'e,
*Yarın alacağım simitlerin yanına çay ve sohbetini de katacak sevgili Hale'ye,
*Yıllardır yazdıklarını bıkmadan okuduğum, kendimden çok şey bulduğum Hepatitze'ye,
*Yorumlarıyla yüzümü her defasında gülümsetmeyi başaran, gökkuşağı renkli kıyafetleriyle Herneyse'ye,
*'Converse'li kız' olarak aklımda çıtı pıtı bir hayalini çizdiğim şeker blogger inflack'a,
*Geleceğin doktorları, dostluklarının ömür boyu sürmesini dilediğim Mq ve Ruby'e,
*ÖSS'ye hazırlandığım yıldan bana kar kalan tek güzellik, aşmış sinema kültürüyle beni benden alan adıyla müsemma Serotonin'ime,
*Şiirlerini okumaktan zevk aldığım, 'huhh, O da vardı Haggard dinleyen..' diyerek yalnız olmadığımı düşünmemi sağlayan 't cetvelsiz mühendis':) Sinanonur'a,

ve takipte olduğum tüm diğer blog yazarı arkadaşlarıma az evvel rengarenk kelebekleri gönderdim efendim, kanat çırpışlarını izleyin;)

20 Ekim 2008 Pazartesi

öyle bir şarkı yazmak isterdim ki



Akut kelime yetmezliğinden ölmüyormuş insan, zamanla özlem kronikleşiyor yalnızca ve anlamlı bir varlığın daha eksik olduğu bir hayata alışılıyor, hatırlanacak her şey sırasıyla hatırlanıp: "you've been the only thing that's right, in all i've done" diyebilmenin gönül rahatlığıyla hem de..

15 Ekim 2008 Çarşamba

kalan sağlar benim olsun

Geçenlerde günlügümden dökülen saçlarım için yardım çağrısında bulunmuştum, internet ve yorum yapan arkadaşların sayesinde dökülmeyi en azından yavaşlatabildim; ilk başlarda on-onbeş saç telim koparken şimdi en fazla iki saç teli geliyor elime..

Buna dahi alışık olmadığımdan gittim doktora. O da 'mevsimsel' diyecek zannedip 'Eylülün başından beri dökülüyor..' dedim. Saçlarıma bakıp karıştırdıktan sonra 'Bu mevsimsel dökülme değil' dedi. İçimden 'işte başlıyorrr' diyen sesi işitir gibi oldum. Doktor 'Ailenizde kimsede var mı?' deyince düğüm çözüldü: bendeniz, bu konuda da babama çekip istemeden de olsa saç dökülmesine sahip olmuşum ve önlem almazsam böyle gidermiş bu:( Bu yaşta ortaya çıkmasının nedeni olarak da stresi gösterdi. Eh, tabii gür saçlı matematikçi yok piyasada pek:p Demire falan da bakacakmış yine de, demir eksikliğinden de olabiliyormuş..

Neyse, işinize yarayacak kısma gelelim: Altı ay boyunca Rogaine adlı losyonu kullanmamı önerdi doktor. Yalnız ısrarla vurguladığı nokta şuydu; altı ay boyunca bıkmadan, usanmadan her sabah ve her akşam bu zımbırtıyı sürmem gerekiyormuş, ara verirsem hiçbir faydasını göremezmişim.

İnternetten bu losyon hakkında araştırma yaptım, kullananların çoğu memnun gibi ama bırakınca her şey eskisi gibi oluyormuş, geçici bir çözüm olduğunu söylemişler. Bırak ömür boyu, altı ay bile her sabah ve her akşam losyonu kullanabileceğimi sanmıyorum.

Bakalım, kan testinin de sonuçlarına bakıp bir karar vericem artık..

Aslında bişey anladım bu sayede, beni kel kalsam da sevecek birileri varmış hayatımda, öyle diyorlar, inandım ben de:) Ama gerçeği zaman gösterecek:p

-Nejdet, kel kalsam beni yine de sever miydin sefgilim?
+Nelbette naşkım, ölüm bile bizi nayıramazz...

(Nalan yoğun saç dökülmesi sonucunda kel kalır)

-Nejdet, naşkım, kel kaldım, seni göremiyorum..
+Nişlerim yoğun Nalan, hem nayrılmalıyız nartık, ben sana layık değilim, kuzinim Jale'yle evlenicez, pembe panjurlu bir nevimiz, bahçesinde koşuşan boy boy çocuklarımız olicek...
-Allah belanı versin Nejdet! Gidip kendimi intihar ediceğimm!!
+Kendini naşşağı bırakırken de 'goodbye cruel world' diye bağır, nihahahaaha..

(Başlık bu kez de Emre Aydın'dan:p)

12 Ekim 2008 Pazar

köprüden önce son çıkış

Hakkında 'Bir daha buraya gelmeyeceğim' dediğim ikinci şehir İstanbul. En büyük nedeni kalabalık korkum; buna trafik işkencesini de ekleyince bu kocaman şehir iyice çekilmez oluyor..

Benim adım attığım andan itibaren İstanbul'dan kaçmak istemek için nedenlerim şöyle:

>>'Açık adres' denilen nanenin bu memlekette adres bulmaya fazla bi katkısı yok:

-Olsun gezmiş oluyoruz ya, hımmm, Bilgi Üniversitesi de burada demek:)
-Bilgi Üniversitesi?
-E yine Bilgi Üniversitesi..

>>'Köprüden önce son çıkış' tabelalarını her gördüğünde gereksiz bir gerginlik yaşıyor insan..

>>34 FD ile başlayan bir plaka gördüğünde içindekinin Feridun Düzağaç olup olmadığını anlamak için çoğu zaman 120 km'nin üzerinde sürat gerekiyor, alın size içinizdeki trafik canavarını durdurmamak için bir neden..

>>Haberleri izlerken 'canlı bomba kıskıvrak yakalandı' haberi az evvel geçtiğin caddeyi gösterince her zamankinden daha garip hissediyorsun..

>>Beklemen gerekir, beklemen gerekir, yine beklemen gerekir..

Ama ne bileyim, bir şekilde uğurlarken gönlünü de almasını biliyor İstanbul; opet'in tuvaletinin camına bakıp 'ya asıl siz harikasınız bea!' diyip gülümseyince unutuveriyorsun her şeyi ve karmanın ne demek olduğunu bilmenin aslında gereksiz olduğunu fark ediyorsun. Bunu kendine anlatmaya çalışırken buralar gitse her yere, elde kalsa 'the reason' diyor; başını Hoobastank'ın huzurlu melodilerine yaslayıp her şeyi unutabiliyorsun ve ancak o zaman 'köprüden önce son çıkış' çok şey ifade ediyor..

Yine de, bence fena halde 'düşlerime kal'malısın İstanbul; orada her şey Türk filmlerindeki gibi mavi ve ışıltılı sarı:)

2 Ekim 2008 Perşembe

şeker tadında bir bayram

Geçmiş bayramınız kutlu ve mutlu olmuştur umarım diyerek kendi bayramımı birtakım diyaloglarla anlatmak istiyorum canım okuyucu:

5 yaşındaki kuzen: a solar: b

b: çinliler böyle selam veriyo bak..
a: kim?
b: çinli.
a: soyadı ne?
b: ahahahah..
a:.. (muhtemelen: niye güldü acaba)
b: yok bak, biz türküz ya onlar da çinli..
a: hııı..
b: gözleri de böyle oluyo onların..
a: (yapar)nasıl görüyolar ki böyle?
b: ahahah, çok tatlısın sen yeeaa, annesi bak kendini çinli yapıyo..


bayramlaşmaya gelen çocuk: a solar: b

a: iyi bayramlar abla..
b: sağolun canım size de, (burada şeker uzatırım) alın bakalım..
a: abla bu (arkasındaki çocuğu gösterip) demin de geldi buraya başka bi abladan şeker aldı zaten..
b: olsun bidaha alsın bişey olmaz, sen de hemen satıyosun arkadaşını he..
a: ?!(arkasındaki mevzubahis çocuk pis pis sırıtır)

En çok yapığım şey kahveli şekerin yanında kahve içmek oldu bu bayramda. Bi süre kahve yasak diyecem ama bu konuda kendime hiç güvenmiyorum:p

TRT1'de bir ney sesi (en çok 'ney the sufi instrumantal' versiyonuna benziyordu) dinledim, uzun zamandır başka bişey dinleyemez oldum..

Ayrıca üçüncü sınıfa geçtiğimi okulu bitirmem için epeyce fırın ekmek yemem gerektiğini kırk yaş üstü her x kişisine x+n defa tekrarladım kaptan kaptanım.. 'Sen kendini kurtardın artık' dediklerinde KPSS'den bahsettim, şayet ikna oldularsa önümüzdeki on sene rahat edeceğim inşallah (umarım o zamana kadar bir yerlere atanmış olurum ehik). Ben kaşınıyorum aslında, bi akrabaya laflarken bişey bulamayıp 'Hıı, ben de bikaç dersaneye başvurdum işte..' dedim herkes sorup duruyor şimdi: 'Dersane nasıl gidiyor, okulla zor olmuyor mu?' diye. Allah'tan vals fikrimi de sadece dayıma söylüyorum iki-üç ayda bir, o da her defasında 'Sen ayarla beraber gidelim' diyo, ben de 'Tamam bi ara ayarlıycam' diyorum, su döngüsü gibi tekrar ediyor bu:)

Şimdi gülümseyerek yazınca düşündüm de daha nice nice güzel bayramları sevdiklerimizle geçirebilmemiz umuduyla bu güzel günleri de 'anı' diye niteleyip noktalamışız efenim, en kötü günlerimiz böyle olsun, gelinin halasının börülcesini piste davet ediyoruz, pistten çocukları alalım lütfen:p

Yazacak daha çok şey vardı ama Patrick'in kahkahasını dinlerken kafamı toparlayamıyorum, tux'u da acayip sevimli olmuş bence :)

(emeğe saygı)