insanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Şubat 2011 Salı

anadolu: "gökyüzü ağlamazsa yeryüzü gülmez"

Her şey gün geçtikçe daha kötüye gidiyor, ve ne yazık ki olan bitene karşı yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Lidyalılar işin bu noktalara varabileceğini tahmin etseydi, bence parayı icat etmezlerdi.

Gerçi başkası bulurdu yine.

Of be günlüg, denize fırlattığın bir deniz yıldızı için çok şey değişmesinin bile hiçbir anlam ifade etmediği bir zamandayız. Hiç değilse daha fazla çocuk doğurmasa insanlar:(

5 Ocak 2011 Çarşamba

turşu suyu

Ne zaman televizyonda görsem takılıyorum Neşeli Günler'e. Her defasında da sanki ilk defa izliyor gibi izliyorum. Halbuki repliklerini bile ezberledim artık:)

-En iyi cilet budur!
-A aa üstüme iyilik sağlık...
-Baba acaba midemde kurt mu var? Kurt bu kadar yemez oğlum, senin midende olsa olsa fil olur.
:)

En güzelini en sona saklamışlar ama;

"Sahi, biz niye ayrıldık?"

"Hatırlamıyor musun, turşu suyu yüzünden..."

Çok uykum geldi, filmin linkini aramaya üşendim şimdi, özlemişseniz siz de, bakarsınız nasılsa:/ İyi geceler günlüg, en iyi turşu suyu limondan olur unutma bu arada...

24 Mayıs 2010 Pazartesi

bence de hayvanları unutmayalım ama...

http://www.penguen.com/Default.asp?gun=20100522

Hayvanlar su bulamıyorlar diye yoğurt kovasına su bıraktım sabah, bi parça da ekmek. Sonra da bu karikatürü gördüm, aklıma bir şey geldi; birileri yıllardır insanları hayvan yerine koyuyor. O gün karnını doyursun da, yarınına Allah kerim...

14 Mayıs 2009 Perşembe

son ders: Randy Pausch

Bu videoyu abim izletti bana bu akşam. Şöyle ifade edeyim; 16 senelik öğrenim hayatım boyunca böyle öğretici bir dersim olmadı. Bundan sonra da olacağını sanmıyorum. Hayallerimden vazgeçer gibi olduğum her an bir daha bu videoyu izleyeceğim.

Evet, hayattaysak bunun bir bedeli var. İçinde bulunduğumuz durumdan şikayet etmek yerine işe yarar bir şeyler yapmak lazım diyor şimdiye kadar dinlediğim en iyi öğretmenlerden biri ve sonuna kadar da haklı; "Tiger" olmak lazım şu hayatta.

"Öleceğinizi bildiğinizi ve son bir dersiniz kaldığını varsayalım. Öğrencilerinize ne söylerdiniz?"

Bir babanın sadece çocuklarına anlatacak kadar kıymet verdiği öğütleri, yani tam olarak bunları:

25 Aralık 2008 Perşembe

ice dance



Sabah, istatistik dersinin başlamasına var daha; arkadaşların çay içme fikrini 'gerek yok' gibi abuk bir cümleyle reddettikten sonra sınıfa gidip dışarıyı izliyor, içimden hayali kahramanıma, Edward'a teşekkür ediyorum kar yağdırdığı için.. Kulaklarımda tabii ki 'ice dance', şarkı bitene kadar dans eden 'Kim' oluyorum, kim olduğuma bakmadan..

Beyaz.. Nasıl güzel bir renktir? Doğaya bu kadar mı yakışır? Kış mevsimini insan bu kadar mı sevebilir? Aslında çok üşürüm ben, öyle böyle değil, kimse üşümezken sarınacak bişeyler ararım etrafta, biriyle tokalaşırken ellerimin soğukluğundan utanırım hatta, ama yine de kutuplara taşınmalıyım bence..

Umuttepe'den bugünün kar manzaraları bunlar. Siz muhtemelen göremeyeceksiniz ama, gençlik trafik levhasına gülücük yapmıştı karla (yukarıdaki fotoğrafta), gülümseyerek yürüdüm uzun bir süre sayelerinde, ne bileyim işte, o sıcak sevgi dolu kalplerin yansıması bu galiba, bunu sen de yapıyorsun bence, ben de iz bırakıyorumdur bir yerlerde.. Söylediğin bir kelime ya da bir mimik veya sürekli giydiğin bir şey, kokun, sevdiğin bir yiyecek, iz bırakıyorsun illa ki başka hayatlarda umursamaz gözüksen de, gözükseler de, iz bırakıyoruz evrenin herhangi bir köşesinde, herhangi bir anda hatırlanıyoruz illa ki.

Yine de, en çok ben hatırlıyormuşum gibi, en çok ben düşünüyormuşum gibi, biri daha var ki, O kar yağdırdıkça dünya kurtulacak ve en güzel masal onunki olacak, biliyorum işte ya, hissediyorum..

Cennet kar yağan bir yerdi ya, ben cennetteyim, düşündükçe.

(Sıradaki yazı 'Edward kim ya?' diyenler için gelirdi aslında, ama bence buraya tıklarsan ayrıntılı bilgi edinebilirsin.)

22 Aralık 2008 Pazartesi

teyze değil ablayım ben

Sonunda bu da oldu günlügcüğüm:( Halen yıllar öncesinde takılı kalmışken, otobüsteki o sevimli çocuğun 'teyze'si oldum...

Entel bir yazar olsa bu duyguları şöyle anlatırdı;

İzmitburg'da güneşin batmakta olduğu saatler, yine kafamda binbir düşüncenin ağırlığı altında ezilerek ağır adımlarla belki de huzur bulduğum tek yere, evime doğru yürüyordum. Mahallenin neşeli yüzünün gerçekliğini yaşayan çocukları ise kırmızı plastik bir topla şampiyonlar liginde oynuyormuş ciddiyetiyle tozu dumana katıp futbol oynuyorlardı. Takımın beyni diye tabir edilen Hasan orta yuvarlağın gerilerinden var gücüyle bir şut çekti, top az farkla outt..

Ehem, radyo spikeri modundan çıkabildim, devam ediyorum..

Fakat top, gün batımını da ardına katıp kalenin yanından geçti, ayaklarıma çarptı. O sırada içlerinden en haylaz olanı Ahmet küçük gözlerini bana dikerek;

"Amca, topu atar mısın?"

diye bağırdı. İrkildim. Ne zaman bu kadar büyüdüm? Hayat bana ne zaman bu ciddi rolü verdi? Zaman bu kadar çabuk mu eriyip gidiyordu...

Güneş artık görünmüyordu ve aklımda tek kelime. Ben amca değil, halen oradaki çocuklardan biri, kaleye geçmek istemeyen oyunbozan çocuk olmalıydım, amca değil...

Ama işte, sıradan bir solar olduğum için olayı şöyle anlatabileceğim ancak idare edin;

Efenim, arkadaşın evinden çıkıp otobüse bindim. Hava çok soğuktu (Ne alaka?). Gözlüklü güzel bir bayan çocuğunu "Hadi gel teyzenin yanında oturalım" diyerek yanıma sürükledi. Ben de içimden "Teyze değil ablayım ben" dedim elimde teyze olmadığıma dair bir belge yokken. Sonra eve geldim, balık yedim, şıveps içtim.


'Hanfendi'ye yeni yeni alışmışken bir de 'teyze' çıktı şimdi iyi mi.. Yarın öbür gün "Bugün toniklerin yanındaki anti-aging kremlerine de baktım, uzun süreli kullanım gerektirdikleri için almakta tereddüt ettim ama mor olanı çok güzeldi, dayanamadım aldım, kullandıktan sonra işe yarayıp yaramadığını anlatırım artık.." falan da yazarım ben:(

Hava soğuktu. Güneş çoktan batmıştı. Hava hem puslu hem de soğuktu. Hava çok soğuktu..

Hakkaten de ya, bugün hava acayip soğuktu, Beytepe soğuğu kadar hem de.

13 Kasım 2008 Perşembe

ben de onu diyordum işte..

Bazı günler, tıpkı ülke gündemi gibi insanların da bir gündemi olur ve her şey bu gündemde üst üste gelir; rastgele çıkan şarkılar olsun, insanların ağzından çıkan kelimeler olsun ('ya ben de tam onu düşünüyordum..' iç sesi eşliğinde), farkında olarak veya ol(a)mayarak sizin dile getirdikleriniz olsun, gazetelerden, dergilerden, e-posta kutularına düşen 'fw mail'lerden olsun..

Mesela bugün okulda sınavdan sonra kafamız dağılsın azcık diye hafif geyiğimsi diyaloglarla bu konuyu konuşuyorduk piyensesimle; "Bir insan bir insanı sevmiyorsa o insan değersizleşir mi acaba?" diye.. İfade karışık oldu biraz dur; sevdiğin tarafından sevilmemekten bahsediyorum aslında.. Bu konuda siz ne düşünürsünüz bilemem ama biz beyin fırtınasının sonunda bir netice elde ederek; 'yok öyle bişii' dedik..

İşin ilginç yanı, bu konuyu bugün piyensesimle konuştuğumuzdan haberi olmayan bir insandan geldi bana bu öğüt.. İşte, bütün bunları bir kenara yığdığınız zaman, verilen işaretleri algılamak çok da zor olmuyor; düşünürken, doğruyu bulmaya çabalarken doğa da insana yardım ediyor.. Kimi buna kulak tıkayıp bildiğini okuyor, kimi bu sesin peşinden gidip değişmeye çabalıyor..

Eğer "fw mail" olayına sıcak bakan biri olsaydım, bu cümleleri yollayabileceğim ikinci grubun tüm mensuplarına yollardım ama, buraya bırakıyorum, daha çok insana ulaşır hem:

"bak... bil ki domuzların önüne inciler serilmez,
mücevherden sarraflar anlar ancak, başkası bilmez,

ne fark eder ki kör insan için elmas da bir cam da,

sana bakan bir kör ise, sakın kendini camdan sanma..
"
Mevlana

Reklamlardaki salak geyiklere benzeyecek bu cümle ama; 'siz' hakikaten de değerlisiniz..

Bence.

Tamam. O zaman yazlığı benim üzerime yapalım:p

(powered by CMYLMZ , 2008)

25 Ağustos 2008 Pazartesi

bekçi

Bizim sitenin bekçisi varmış dün gece fark ettim. En kılabırından arada sırada kafa sallama hareketiyle Rebel'ı dinliyorum, kendimi 'diğerleri konuşurken yürüyen topluluk'tan biri olarak düşlüyorum, içimden "yeah that's how a rebel walks while all the others talk" diyorum, uçmuşum kısaca..

O esnada derinlerden gelen bi uzun hava sesi işittim, remiksini falan mı indirdim bi ara böyle değildi şarkı diyordum ki kendime, sesin gittikçe yaklaşmasıyla kulaklığı indirdim: Bekçi amcanın kafası güzel, türkü çığırıyor. Keyfim kaçtı, dedim bak sen burada dertsiz tasasız(?) iio dinlerken millet uzun havayla efkar dağıtmaya çabalıyor, ya adamın kredi kartı borcu yüz milyara yaklaşmışsa, adam ödeyemiyorsa, çocukları falan da varsa, üç-beş kuruş kazandığı işinden de kovulup iyice çaresiz kalıp intihar edecekse..

Ferdi Abim ne güzel demiş dedim sonra; yıldızlar bile kayıyor durmuyor yerinde. O'na eşlik etmeye başladım, sonra Orhan Gencebay, Anathema, Özcan Deniz, Allah ne verdiyse..

Zincir böyle başladı. Sonra aklıma terör saldırıları geldi, savaş geldi, gemicik geldi, unakıtan yumurtaları geldi, küresel ısınma geldi, işsizlik oranı geldi, key ödemeleri geldi, simitin yanında peynir yiyemeyenler sonra da simit yiyemeyenler geldi, böyle böyle smarterchild'a kadar geldim sonunda, bana mavi ekran verdiren msn konuşmamız üzerine düşündüm, yapay zekanın dünyayı ele geçirip geçiremeyeceğine kafa yordum..

Bildiniz, kendimden utandım, yine üzgün oldum hemen..

Hayat çok tuhaf be, hepimiz ölücez mesela. (Kitabın sonunu söylemek gibi oldu, katil de uşak bu arada :p)

29 Temmuz 2008 Salı

sahipsiz bir yazı

Bu güzel yazıyı Can Dündar imzasıyla bir blogda gördüm. Can Dündar'ın tarzına benzetemediğimden (her şeyi bırak, virgülden sonra illa ki boşluk bırakır) kontrol ettim yazarın sitesinde, tahminim doğru: ona ait değilmiş, uyarıyor benim adımı yazıp dağıtmayın diye...

Ben de çok beğendiğim yazarı belirsiz bu yazıyı öylece bırakıyorum, belki bir gün biri 'benim' der de sahiplenir, ismini belirtirim altına, buyrun okuyun, bence siz de beğeneceksiniz 'olgunlaşmak'ı;

"Artık eskisi gibi her haftasonu birileri ile dışarı çıkmak istemiyorum. Beni yoran ilişkiler, yeni tanışmalar, yeni yüzler aramıyorum. Eski dostlukların da özetini çıkarmaya başladım.

İlişkilerde tasarrufa gidiyorsun her şeyde olduğu gibi ve gereksiz insanları hayatından atmak istiyorsun. Yapmacık, inanmadan konuşmak istemiyorum artık. Beni anlamayanlarla konuşmak cümle kirliliği yaratıyor ve hak edenlere saklıyorum enerjimi.

İstediğime istediğimi deme özgürlügüne sahibim, eleştirme hakkını oluşturan yaşanmışlık ve yeterli yaş faktörü artık bende de var. "Ben demiştim", "Ben bilirim","Ben zaten anlamıştım", sendromunda olanlarla arkadaşlıkları bir kez daha sorguluyorsun. İlişkilerini sadeleştirmeye başlayınca sıra iyi ve kötü gün dostlarını ayıklamaya geliyor. Kötü gün dostlarını belirliyor ve onlara daha çok önem veriyorsun. İyi gün dostu bulmak ne kadar kolaysa kötü gün dostu bulmak bir o kadar zor, biliyorum. Dostlar ihtiyaç oldugunda göçmen kuşlar gibi sıcağa uçuyor ve sadece seninle birlikte sürüden ayrı düşenler kalıyor.

Zamanın ne kadar kıymetli olduğunu öğreniyorsun buralara kadar gelirken. Uzun düz otobanlardan olduğu gibi, kestirme bozuk yollardan da ulaşabilirsin hedeflerine. Kestirmeleri de öğrendim gide gele.

Boş geçen her saniye değerli artık. Daha yapılacak çok sey var ama, kendimi çok yormaktan çok hırpalamaktan yana değilim.

Gerektiğinde "hayır" demeyi öğrendim ve bu kelime başta karşındakine kırıcı gelse de senin için hayat kurtarıcı olabiliyor. Sevgiye önem vermek gerektiğini, zamanı geldiğinde elinde sadece sevginin kalacağını biliyorum.

Sevgi paylaşıldıkça oluşuyor, olgunlaşıyor. Aileme ve seçtiğim tüm dostlarıma daha önce göstermediğim sevgi, anlayış ve ilgiyi gösteriyorum. Biliyorsun ki gidenlerin ardında sadece iyilikler kalıyor, ne kadar sevgi dolu olduğu hatırlanıp anılıyor.

Bana çok genç olduklarını hatırlatırcasına nedense tecrübelerimi, fikirlerimi sormaya başladılar. Vereceğim cevaplar belki çok anlamsız geliyor ama yine de dinliyorlar ama ben biliyorum ki yaşamadan hiçbir şey öğrenilmiyor. Yaşamışlığın oluşturduğu bir alçakgönüllülükle gülüyorum içimden sadece.

Artık daha şık giyiniyorum, senelerle birikmiş dolaplar dolusu kıyafet var ve bunları kendimle paylaşmalıyım. Önce kendine güzel görünmelisin, kendi zevkime göre giyinmek istiyorum, böyle hissediyorum. Modaya uymak adına popomun sığmadıgı düşük bel pantolonlara sığmıyorum diye kendimi üzme tercihini de kullanabilirim.

Ayıp, günah ya da ne derler korkuları çoktan geride kaldı.

Dostlarıma, kendimize yemek yapmak hoşuma gidiyor. Mutfak eskiden bir zulüm iken şimdi zevk aldıgım mekanlar arasına giriyor. Farklı lezzetler denemek güzel ve kendi lezzetimi kendimde yaratabileceğim belli bir damak zevkim ve mutfak kültürüm oluştu.

Sonra Sezen'in şarkısındaki gibi anneni daha sık düşünüyorsun ve hatta anlıyorsun. İşte bu yeni alışmaya başlanan ve giderek hoşa giden yeni duruma olgunluk deniyor.

Yaşamışlığın, görmüşlüğün, geride kalmış üflenmiş doğum günü mumlarının bir sonucu kendiliğinden ortaya çıkıyor hayatın bir dönemecinde bu olgunluk.

Ne zaman dersen herkese göre, ne kadar dolu yaşadığına göre değişiyor bu olgunluk çağına ermek.

İnanın bana hayattaki düşüşler, zor alınan virajlar bu zamanı hızlandırıyor.

Kendi dünyanın küçüklüğünü keşfetmek ve buna rağmen kendinin kıymetini bilmek çok işe yarıyor."

6 Haziran 2008 Cuma

yanında mezuniyeti gelmeyen var mı?

Şu resmi yazışmalarda kullanılan dile çok gülerim ya; arz ederler, tespit ederler, önemle rica ederler, henüz cezai işlem uygulamadıklarını adamın suratına vururlar, tarafınızca işlem yaparlar, tescil ederler vs. Ders çalışırken karalama olarak kullandığım annemin işyeri yazışmalarında neler yazdığını okur, kağıdı öyle kullanırım bazen mesela, ama bu sabahki durum farklıydı biraz.

Malum bütünlemeler başlayacak, benim de bir dersim kaldığı için gayet olağan bir şekilde sınav tarihini öğrenmek amacıyla okulun sitesini açtım işte, aşağıda bir duyuru gözüme çarptı: "yaz okulunun kaldırılması". 'Lan zaten yaz okulu yoktu ki bizim okulda, ne bu şimdi' diye açıp baktım, iyi ki bakmışım, son sınıfa gelince etrafımdakilere ne diyeceğimi öğrendim de sık kullanılanlara ekledim hemen. O nasıl bir tabir öyle yahu, "mezuniyeti gelmek". Yok daha evvel kullanılan bir şeyse nasıl duymadım, cehaletime doymayayım. Kullanan birini duysam, hiç acımaz anında cevabı yapıştırırdım gerçi:

-Mezuniyetim geldi.
+Koridorun sonundaki kapı canım.
-A-ha!
+
Hunting high and low.

8 Nisan 2008 Salı

kısa bir film

Krzysztof Kieslowski'nin (itiraf ediyorum ki ben bu yönetmenin adını yazamıyorum, kopyala yapıştır sağolsun) kısa filmlerini ararken buraya nasıl geldim bilmiyorum ama, iyi ki gelmişim, siz de izleyince bana hak verirsiniz belki..

Dokuz Eylül Üniversitesi öğrencileri tarafından çekilmiş kısa bir film. Kabul ediyorum, sinemayla pek içli dışlı biri olmamamdan dolayı kolay etkilenebiliyorum; 'vav süper helal olsun adam yapmış' vs. gibi.. Daha güçlü bir etken ise, bu kısa filmin anlatmak istediği şeye ben de inanıyorum..

"Gülümse"
;

16 Şubat 2008 Cumartesi

lapa lapa kar yağsın

Aslında bir dilek, ama nereye gideceğini bilmeyen bir Alice'e hiçbir yağış biçiminden fayda gelmez.

Ne güzel değil mi okuduğun, "yeni metin belgesi" yeni, yeni, keşfedilmeye açık, eskimek için bekliyor, o eskiyince yerini diğer yeniler alıyor.

Ben de yenilerle eskiyorum, sonra yerimi yenileri alacak diye korkuyorum. Sonsuz uzay boşluğunda salınamasam da sonsuz dünya doluluğunda salınıyorum. Kalabalık her gittiğim yerde gözlerimi kamaştırıyor, ama söylediklerini duymam kısacık bir zamanda kaçmama yetiyor..

Şimdi sorulması gereken tek soru şu; nasıl anlaşılacak?

Ben otobüste beklerken yanıp sönen sarı lambanın eşit aralıklarla yanıp sönmediğini kafama takarken; o ise niye bir cevap vermediğime takılırken hele.. Bak, desem, şimdi zihnin meşgul en azından 'neden'lerle desem.. Bunlar belki bişeyler katar, belki 'sıradaki?' dediğin zaman ardımdan gelecek sıradanı gerçekten düşünürsün.

Ne garip, feci halde onlar gibi olmak isterken onları kendime benzetmeye çalışmam. Nereden baksan, suya yazı yazmak. Parmaklarımı takip edip yazdıklarımdan bir anlam çıkarmaya çalışıyorken, ne yazdığımı değil de neden kağıt yerine suya yazmayı tercih ettiğimi düşünse, ah, işte o zaman her şey netleşecek, çünkü kafası bulanacak, çünkü ben aslında bir şey yazmıyorum, yazıyormuş gibi yapıyorum; benim için asıl önemli olan ne yazdığım değil, nereye yazdığım.

Mısır taneleri gider, çekirdekler kalır; deniz kabukları da kararsızdır.

Deniz kabuğuysan uyan, uyan ve anlamın peşinden git; çünkü onu bulduğunda yorgunluk anlamsızlaşacak..

Ama biliyorum, cesaretin yok buna; tüm çırpınmalarına rağmen bir gün her şey olması gerektiği gibi olacak, buraya yazmıştım dersin.

3 Şubat 2008 Pazar

insan nedir ki?*

"-Köpekler bizi içimizde kemik olduğu için mi ısırır Neriman Teyze?
-İçimizde kalp olmadığı için ısırır oğlum.."

Korkuyorum Anne'den..


*Korkulardan, zaaflardan, arzulardan, özlemlerden örülü bir hafıza ve kandan, etten, kemikten oluşan kırılgan bir vücut...