yıkanmış bir beyinden geriye kalanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yıkanmış bir beyinden geriye kalanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2012 Çarşamba

kısfmet

Büyüyor insan herhalde. Ne bileyim, dibe doğru sürüklenirken durdurmayı başarabiliyorum artık bu süreci. Öğrenim özrünü kaldırmışlar, Türkçesi: "uzun bir süre daha ailemden, köklerimden uzakta olacağım". Üzerine de bakanlık çıktı ihtiyaç listesi yayınladı, ilk mat ikinci sırada. Türkçesi: "Ağustosta bizim branştan ciddi bir alım olacak ve ben 5 ay daha bekleseydim en kötü ihtimalle hafta sonları evime gelebileceğim uzaklıkta bir okula atanabilecektim".

İki yıl beklemiş biri için 5 ay inanılmaz kısa bir süre gibi geliyor, ama ne bileyim ya. Bazen gerçekten de diyorum ki "demek ki böyle olması gerekiyordu". "Gerçekten" de, yani ağız alışkanlığı hep deriz ya "kader, kısmet, nasip, hayırlısı", ama gerçek düşüncemiz öyle değildir, hafiften bir 'isyeaaaaann'dır, o yüzden dedim gerçekten diye.

Ne diyordum, dur şu Halil Sezai bitsin de bi... Pıt. Bitti galiba. Heh. Yani bazı şeyler bizim kontrolümüzün dışında kalıyor. Belki her zaman kendi tercihlerimizi yaşasaydık çok daha fena şeyler olurdu. Cidden merak ediyorum ya. Hani bazı kitaplarda kendini kahramanın yerine koyup hikayeyi o şekilde ilerletebiliyorsun ya, onun gibi kendi tercihlerimizin de sonunu bilebilseydik keşke. Belki o zaman "iyi ki" diyebilirdim hep, de işte, dedim ya büyüyorum diye.

İyi ki be... İyi ki atanmışım. Benim yerimde olmak isteyen o kadar çok kişi vardır ki şu an. Derdimi "dert" zannetsem, onlara haksızlık. Tamam, parayla saadet olmaz ama, o kadar basit değil işte hayat. Ne bileyim, en somut örnek, param olmasaydı arkadaşlarımla tatil planı yapamazdım, yolda bi araba görüp "lan ikinci eli ne kadardır ki acep:/" diye düşünemezdim, rengini beğendiğim bir eteği iki kere düşünmeden alamazdım, canım sıkıldığında birilerini yanıma katıp sağa sola bu kadar rahat gidemezdim, sevdiklerime hediye alıp onlara yemek ısmarlayamazdım. Yok arkadaşım, parasız olmuyor işte tüm bunlar. İnsanlar boşuna işsizim diye bunalıma girmiyor yani. Dışarıdan bakanların lüksü onları "anlayamamak", "bu kadar büyütülecek ne var ki" diyebilmek.

Neyse işte. Kendime söz verdim. Artık mutsuz olmak için bahane aramayacağım. Defalarca yaşadım, biliyorum. Dibe battığında kimse elinden tutup çıkaramıyor oradan. Çıkarmıyor değil bak, "çıkaramıyor". O kadar şartlanmış oluyorsun ki mutsuzluğa, karakterine yapışıp kalıyor. Sonra günler geçiyor, zaman akıyor, ama sen durmuş oluyorsun. Hem yaşlanıyorsun, hem duruyorsun. Hiçbir şey olmuyor, duruyorsun. Mantıklı olan da o zaten di mi :) Durunca, durmuş olursun.

Durmayacaksın o zaman hayat akıp giderken. Uyum sağlayacaksın tüm kıvrımlarına. Bir kahramanın gelip seni kurtarmasını beklemeden. "I'm the hero of the story don't need to be saved" diyebilerek...


"Hayatta önemli olan iyi bir ele sahip olmak değil, kötü eli iyi oynayabilmektir" diye de bi laf vardı. Alakasız oldu da, neyse :))

Sahip olduklarının kıymetini bil gitsin işte. Geri kalan her şey için, fazlasıyla, "kısfmet".

1 Eylül 2010 Çarşamba

bu ne be

Özellikle referandum ve seçimler yaklaşırken insan daha da bir gitmek istiyor bu ülkeden. Etrafta gördüğüm evet/hayır içerikli tüm afişlerden, bas bas bağıran seçim arabalarından, reklam panolarından (billboard), gazete sayfalarından çok sıkıldım artık. Haberleri açmak istemiyor insan ya. En kavgalı evliliklerde bile insanlar bu kadar geçimsiz olamaz bence. İki dakka bi sakin olun, biz karar verelim ne diyeceğimize.

Referandum iki seçenekli, istediğinizi seçmekte özgürsünüz ama "Hayır" diyenin aklından şüphe ediyorlarmış bir de. Bu bana Türk ailesinin çocuğuna verdiği özgürlüğü(!) hatırlatıyor;

-istediğin mesleği seçebilirsin, ama avukatlık çok rerörö.
-istediğin kişiyle evlenebilirsin, ama bu erkek/kız çok rerörö.
-istediğin gibi dışarı çıkabilirsin, ama eve geç saatte gelirsen rerörö.
...

Bir de yeni bir moda çıktı. "Sanatçılar referanduma ne diyor?" diye. Bana ne kardeşim kim ne diyorsa desin. Hani demokrasilerde gizli oy, açık sayım falandı?

14 Mayıs 2009 Perşembe

son ders: Randy Pausch

Bu videoyu abim izletti bana bu akşam. Şöyle ifade edeyim; 16 senelik öğrenim hayatım boyunca böyle öğretici bir dersim olmadı. Bundan sonra da olacağını sanmıyorum. Hayallerimden vazgeçer gibi olduğum her an bir daha bu videoyu izleyeceğim.

Evet, hayattaysak bunun bir bedeli var. İçinde bulunduğumuz durumdan şikayet etmek yerine işe yarar bir şeyler yapmak lazım diyor şimdiye kadar dinlediğim en iyi öğretmenlerden biri ve sonuna kadar da haklı; "Tiger" olmak lazım şu hayatta.

"Öleceğinizi bildiğinizi ve son bir dersiniz kaldığını varsayalım. Öğrencilerinize ne söylerdiniz?"

Bir babanın sadece çocuklarına anlatacak kadar kıymet verdiği öğütleri, yani tam olarak bunları:

16 Ocak 2009 Cuma

bin jip

Ararken yaşadığım anlamsız diyalogları bir yana itip, bulduğum o güzel anın sevincini hatırlayıp izledim yine, filmi..

İzlemeyenler için şu kadarını söyleyeyim, yazının devamını okumayı sonraya ertelesinler; 'bu filmi izlemeden ölmeyin.'

----------------spoiler-----------------------------------
Sözcüklerin ne kadar gereksiz olduğunu, hiç konuşmadan o kadar güzel anlatıyor ki Boş Ev (bin jip- 3 iron), insana kendini kelimelerle sarmalanmış ama bomboş hissettiriyor..

Filmin başından sonuna kadar kız ya da çocuk konuşacak diye tedirgin izledim ilk izlediğimde. O kadar sessiz ama çok şey anlatan bir film ki, en sonunda kız konuştuğunda, 'seni seviyorum' dediğinde, 'aslında bunu söylemene de hiç gerek yoktu ki' diye düşünüyor insan ister istemez.. Sen de kandır kendini be adam, 'bu mutluluk nedir?' di mi.. Git kahvaltıya işte.

Evet çocuklarrr, bu filmden ne anladık; yeryüzünde aşk diye bir şey var olduğundan beri çoğu insan hayal dünyasında birilerini aldatıyor. Acı ama gerçek.

Zaten filmin "lt's hard to tell that the world we live in is either a reality or a dream*" diye bitmesi koskocaman bi tesadüf değil bence.

Anlamak zorken, sen bir de anlatmayı denemişsin, sen sessizce anlat, ben yine sessizce dinlerim Kim ki duk. Gözlerim nemlenirse de bil ki anladığım içindir.
----------------spoiler-----------------------------------

Halas.

(resim)

*Yaşadığımız dünyanın gerçek mi hayal mi olduğunu söylemek zor.

7 Aralık 2008 Pazar

sur le fil*

Evet bayram, kutlu olacaktır illa ki. Hatta olmuştur bile, olsun zaten.

"Ahh eski bayramlar.." derken bir insan, ben de hüzünlenirim onun için. Özlediği aslında eski bayramlar falan değildir, eski günleri, çocukluğudur. Mutluluğun ve mutsuzluğun uçlarda yaşandığı o günlerin basitliği, saflığı; 'yerden yüksek'tir.

Ben hiç özlemiyorum çocukluğumu. Halen büyüyemediğim için galiba. Hiç yaşamadığım yaşlılığımı hayal ediyor, onu özlüyorum; bir gün sallanan sandalyede kar yağarken sıkıca sarıldığım kırmızı-siyah ekose battaniyemi düşlüyorum..

Evet, geleneklerimiz zamanla yok oluyor ama bu beni tedirgin etmiyor, sizi de etmesin bence. Zaten yaptığımız en iyi şeylerden biri bu; değişen çevre koşullarına ayak uyduruyoruz. Atalarımız bu konuda bize anlayış gösterecektir muhakkak. Ben olsam anlayış gösterirdim, kızmazdım yahu, benim yaptığımı yapmadınız ne biçim insanlarsınız siz falan diye, benim doğru yaptığım ne malum, di mi..

Yine de, iyi haber geleneklerin devamı için, samimiyetin sorgulanmadığı iletişimlerin sağlığı açısından az yakıtla uzaya gönderilme fikrine halen olumlu bakıyorum (kim bilir kaç kişi daha aynı şekilde düşünüyordur, öyleyse dünya neden bu halde?).

Ben kendimi kurtardıysam, sen kendini kurtardıysan, dünyanın neden halen kurtarılmaya ihtiyacı olsun -ya da neden halen kurtarılmaya ihtiyacı var- ki..

Neyse, bu güzel bayramın tadını daha fazla kaçırmadan "büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden öperim; iyi bayramlar:)" diyerek kaçayım (piyano halen sıcak, fazla uzağa gitmiş olamam).

*Yazdıklarımla alakası yok, yaşadıklarımla var; Yann Tiersen eseri, fransızca; 'ip üzerinde'.

13 Kasım 2008 Perşembe

ben de onu diyordum işte..

Bazı günler, tıpkı ülke gündemi gibi insanların da bir gündemi olur ve her şey bu gündemde üst üste gelir; rastgele çıkan şarkılar olsun, insanların ağzından çıkan kelimeler olsun ('ya ben de tam onu düşünüyordum..' iç sesi eşliğinde), farkında olarak veya ol(a)mayarak sizin dile getirdikleriniz olsun, gazetelerden, dergilerden, e-posta kutularına düşen 'fw mail'lerden olsun..

Mesela bugün okulda sınavdan sonra kafamız dağılsın azcık diye hafif geyiğimsi diyaloglarla bu konuyu konuşuyorduk piyensesimle; "Bir insan bir insanı sevmiyorsa o insan değersizleşir mi acaba?" diye.. İfade karışık oldu biraz dur; sevdiğin tarafından sevilmemekten bahsediyorum aslında.. Bu konuda siz ne düşünürsünüz bilemem ama biz beyin fırtınasının sonunda bir netice elde ederek; 'yok öyle bişii' dedik..

İşin ilginç yanı, bu konuyu bugün piyensesimle konuştuğumuzdan haberi olmayan bir insandan geldi bana bu öğüt.. İşte, bütün bunları bir kenara yığdığınız zaman, verilen işaretleri algılamak çok da zor olmuyor; düşünürken, doğruyu bulmaya çabalarken doğa da insana yardım ediyor.. Kimi buna kulak tıkayıp bildiğini okuyor, kimi bu sesin peşinden gidip değişmeye çabalıyor..

Eğer "fw mail" olayına sıcak bakan biri olsaydım, bu cümleleri yollayabileceğim ikinci grubun tüm mensuplarına yollardım ama, buraya bırakıyorum, daha çok insana ulaşır hem:

"bak... bil ki domuzların önüne inciler serilmez,
mücevherden sarraflar anlar ancak, başkası bilmez,

ne fark eder ki kör insan için elmas da bir cam da,

sana bakan bir kör ise, sakın kendini camdan sanma..
"
Mevlana

Reklamlardaki salak geyiklere benzeyecek bu cümle ama; 'siz' hakikaten de değerlisiniz..

Bence.

Tamam. O zaman yazlığı benim üzerime yapalım:p

(powered by CMYLMZ , 2008)

29 Ekim 2008 Çarşamba

85. yıl

Ne mutlu bana ki seninle beraber büyüyorum Cumhuriyet'im...

Yaptıklarını daha iyi anlamak, O'nu daha yakından tanımak için izlemeye gideceğim bu akşam Mustafa'yı...

O'nu ve hayalindeki Türkiye'yi çok iyi anlamış olsaydık dönüp dolaşıp bu paragrafı tekrar etmezdik değil mi:

"Halbuki, hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin?.. Tarih, böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!..."
Mustafa Kemal Atatürk

20 Ekim 2008 Pazartesi

öyle bir şarkı yazmak isterdim ki



Akut kelime yetmezliğinden ölmüyormuş insan, zamanla özlem kronikleşiyor yalnızca ve anlamlı bir varlığın daha eksik olduğu bir hayata alışılıyor, hatırlanacak her şey sırasıyla hatırlanıp: "you've been the only thing that's right, in all i've done" diyebilmenin gönül rahatlığıyla hem de..

22 Eylül 2008 Pazartesi

sobe: vazgeçtiğim hayaller

Bünyesinde İzmit'ten nefret eden bir blogger barındırdığı halde(:p) sevdiğim tek blog iki dostun yeri'nin solar günlüg'e ortaladığı topa sol kanadın gerilerinden hızla gelerek yetişmeye çalışacağım kısfmetse.

Bu girişe bakarsan 'Fenerbahçe'de futbolcu olmak isterdim:( PAF takımı da olurdu:(' dememi bekleyeceksin, ama yok, benim de mq gibi yazar olma hayallerim vardı ki sanırım daha çok kitaplarıyla vakit geçiren her insan hayatında bir kerecik de olsa yazar olabilme hayali kurmuştur. Fakat insanların hayallerini sistematik bir şekilde yok eden gerçekliğin karşısında benim kırılgan hayalim don kişotluk bile yapamadan sadece can çekişti kısa bir süreliğine, ardından sizlere ömür. Saflık desen bende de vardı, hatta 'şövalyeler yalan söylemez' diye düşünerek her 'şövalyeyim ben' diyene inanacak kadar, ama mücadeleci ruhum yok pek (tiyatroyu da bu yüzden bıraktım zaten, sesim en arkadakilere kadar gitmiyormuş, çiğ yumurta içmem gerekirmiş, siz için kardeşim bana ne).

Şimdi blogger sağolsun, lafa gelince herkes on dakikalığına da olsa Montaigne olabiliyor. Şaka bir yana sağlam içerikli Türkçe blogların ülkemiz adına çok ciddi bir boşluğu doldurduğunu düşünüyorum; kitap, haftalık dergi okumasak da birinin gerçek hikayesini okuyup yorumlayabiliyor ya da internet üzerinden haberleri okumadığımız günlerde bile gündemin sıkı takipçisi en az birini okuyabiliyoruz. Bu bilgilerin güvenilirliği tartışılabilir ama üzerinde biraz düşünecek normal zeka seviyesinde her insanın iyisini kötüsünden ayırabileceğine inanıyorum ki diğer okuduklarımızın da yüzde yüz doğru olmadığını düşünürsek fazla kafaya takılacak bir şey değil, bu konuda fazlaca faydacı bir yaklaşım güdüyorum:p Yaklaşım demişken, felsefeyle alakalı birçok temel bilgiyi, düşünürleri uzun yıllar zevkle okuduğum şimdilerde kapalı olan bir blogdan öğrendiğimi söyleyebilirim. Adam kitapları okuyup, fikirleri işleyip samimi yorumlar yazıyordu, bir günde bir kitap/bir felsefik akım hakkında fikir edinmek hiç de fena bir şey değil neticede:)

Bu da bitirdiğim elmanın koçanı => )(

Neyse konuyu dağıtmayayım daha çok. Hayallere dönelim tekrar.

Daha öncesinde de 'ne olacaksın?' dediklerinde düşünmeden 'astronot!' diyordum. Liseye kadar sürdü bu hayalim hatta. "Uzay-karanlık-boşluk" üçlüsü hep ilgimi çekiyordu, geceleri aptal aptal gökyüzüne, yıldızlara bakıyordum, ne kadar ufak olduğumu düşünüp büyük olanlara hayranlık duyuyordum. Eş zamanlı, odamın her tarafını yıldız, gezegen, uçan daire vs resimleriyle donatmıştım. Sonra 'Astronomi ve Uzay Bilimleri'nin öss kitapçıklarında barajı aşarak girilebilen şık bir isimden ibaret olduğunu algıladım, 'bir bayan için ideal meslek' öğretmenliğe yöneldim. Yarım gün tatil, 3 ay yaz tatili, geleceğim için pek hayal kurmadan iyi kalpli bir öğretmen bulup evimi çekip çevirmem uygun görüldü zaten, gidişata bakarsak öyle de olacak gibi.

He hee, dee, eee? Beyaz atlı prense inanmıyorum ama bir masal var dayea nadayeya dadaeaouvv daeadaaayee. Daha ayrıntılı bilgi için bakınız ilk kabileler dili ve edebiyatı (bu konuyla da dalga geçtim ya kendime bişi diyemiyorum). Ağlansam daha mı iyiydi bea; 'acımız büyük', 'bu defa güldürmedi', 'son şakasını yaptı'.

Bir hayalim daha vardı, her şeyi bırakıp deniz kenarında bir kulübede balıkçılıkla geçinerek daha basit yaşamak. Şimdi diyorum ki;

"well i deserve nothing more than i get
cos nothing i have is truly mine
"
(güzeller güzeli Dido - Life for rent)

Tespit: "Hayal kurmak iyi bişeydir ama belli bir dozajda gerçekçiliğe de ihtiyaç vardır." Bu dozajı iyi ayarlayan insanlara bizler halk arasında "mutlu" diyoruz, bunun farkına vardığımdan beri ben de daha az düşünen, daha az hayal ve farkındalıkla daha mutlu bir insan olma yolunda ilerliyorum.

Bu bir çelişki midir? Bingo!

Bu defa bireysel oynamıyorum, gole çeviremeyeceğim için topu ceza alanına doğru gönderiyorum: Eğer ofsaytta değilsen bana vazgeçtiğin hayallerinden bahsetsene; (gözyaşlarını tutabilirse) uragan, (eğer beni duyuyorsa) serotonin, (gücü halen yetiyorsa) inflack.

Ya o değil de, ütü masalarına dikiz aynası takılmalı bence, taşıdığın zaman duvara çarpma olasılığını sıfıra yaklaştırmak için..

5 Ağustos 2008 Salı

dilek-şikayet kutusu

Aylardır attığım kağıtları hiç alan olmamış. İlginç.

.....
kafaya bir dikişte üç yudum içebildiğim tek içecek türünün üzerinde acıklı harflerle: "limon aromalı gazlı içecek" yazmasını istemiyorum. ne de, mahmut mu de, evet, gerekirse mahmut de, ama içerken tdk tarafından gözetleniyormuşum hissini yaşatma bana. üstelik çevir-aç-iç kapak da olmamış. çeviriyorum ama açamıyorum, biraz daha zorluyorum sağ baş parmağımla sağ işaret parmağım gazoz kapağı desenli oluyor, ondan sonra içiyorum. bunun bir litrelik olanının 250 ml. olanından olsa ne iyi olurdu (gülen melek çemberli smiley)
.....

.....
doktorların bir ilacı yazarken "karaciğerinizi yorabilir bu, karnınız ağrırsa, yüzünüz sararırsa bırakırsınız" tavsiyesine itiraz ediyorum. "karaciğer" mevzubahis, hani insanların bir sorun hissettiğinde bir sürü tahlil yaptırıp sorunu algılamaya çalıştığı insan organı, kuzu ciğeri değil... bi tarafı tedavi ederken başka bi tarafı yamultacaksan diğerleri hipokrat yemini ederken sen de 'sordum sarı çiçeğeee, annen baban var mıdığğğr' diye eşlik et(kafasından duman çıkan frankeyştanlı smiley)
.....

.....
lost'taki hurley'e bişi olmasın..
.....

.....
ben bedshaped'i dinledikten sonra bir anda çıkan lilalilalillaa lilalilalaa, inan yani komik değil, onu bırak, hiç hoş da değil, lütfen, rica ediyorum.. bi daha olursa şarkıyı silerim artık napim(şeytan gülüşlü smiley)
.....

.....
insanlar açlıktan ölmesin, savaşlar olmasın, terör olmasın, bi de son olarak berkecan tuğçecan'dan ayrılsın istiyorum(tüm dişleri ortada salakça sırıtan smiley)(aa bu benim lan)
.....

11 Haziran 2008 Çarşamba

'kumlama hastalığı'

İnsan hayatının her şeyden önce geldiğini ne zaman anlayacağız merak ediyorum.. Küçükken bir inşaatı dolaşıyorduk babamla, orada gözüme çarpmıştı "önce can güvenliği" tabelası, ama hakların kitaplarda yazılı kaldığı bir ülkede can güvenliği de ancak tabelada yazıldığı kadar işte.. Tuzla tersanelerindeki işçi ölümlerinden sonra, buyrun bu haberi de okuyun: öldüren iş kolu

“Kot kumlamaya gelirsin, sonra askere gidersin, çürüğe çıkarılınca öğrenirsin hastalığını, köyüne döner, ölürsün. Buna kumlama hastalığı derler.”

Kapitalizmi sevmiyorum.

9 Haziran 2008 Pazartesi

günaydın prenses!

Yanımdan gittin ya, ben bunu sen giderken yazdım, gittiğinde daha iyi anladım: hayatımda iyi ki varsın.

Affet prenses, sana ders çalışacağıma dair söz vermiştim ama şimdi bunları yazıyorum. Hani sana ileride yazdıklarımı okutacağımı söyledim ya, korkuyorum şimdi o hikayenin sonuna gelmekten. Yazdıklarım gerçekten yaşadıklarım mı acaba? Yoksa yaşamaya cesaret edemediklerim mi düşüncelerim oldu? Halen çözemedim, yalnız, hüzünlerden bozma kelimelerimi hayata uzak tuttukça gerçeğe de uzak kaldım galiba, nereden bakarsan bak, ürkütücü sonuçta ve şimdi seninle inşa etmeye çabaladığım sevimli ve eğlenceli dünyaya o kadar garip kaçıyorum ki, gökkuşağının tam ortasında duran, onun güzelliğini bozan siyah kuşak gibiyim adeta. Hani lunaparktaki o garip tren gerçekten raydan çıksaydı ve ölebilseydim cuma gecesi (eheh, hem de mübarek gün, vuuu, yazarken de dejavu yaşabiliyormuş insan, n'oluyo yaa), inan gözlerim açık gitmezdim. Hani biz gençtik ya, deli cesareti vardı, valla bak, bidaha gel, o 'disko' denen manyak şeye de binerim, 360 derece dönen tokmağımsı 'loop'a da.

Beni ne güzel dinledin yine, heyecanla, sanki ilk kez anlatıyormuşum gibi yine O'nu anlatırken, rüyanda görmüşsün, unutacakmışım. Anlaştık mı? Bilmiyorum prenses, hem ne fark eder ki, tıpkı senin prensesliğin gibi onun prensliği var bu krallıkta. Ben galiba bal kabağıyım bu masalın. Balkabağı. Ayrı yazılınca 'bitki' bitişik yazılınca 'aptal, beyinsiz kimse' oluyormuş, her türlüsü uyar neticede, öylece duruyorum, artık kabak tadı veriyorum.

Nasıl bir iyilik yaptığını bilmiyorsun bana gülümserken, beni hayata nasıl bağladığını bilmiyorsun 'Hadi gel bi kahve içelim' derken. Sana anlattıklarım hep aynı şeyler diye o kadar utanıyorum ki, ama yine aynı şeyleri anlatıyorum, çünkü elimdeki en güzel hikayeye kelimeler eklenmiyor artık, hatırlayıp gülümsemek için, kulaklarıma arasıra duyurmak ve başa sarmakla yükümlüyüm. Senin olmadığın saatlerde de Thom Yorke'cuğum (yazılışı kötü durdu ama okurken süper olacak bak) eşlik ediyor bana. Çıldıracak gibiyken tam da, 'everything in its right place' diyor, sakinleşiyorum. Sana kafamın içindekilerden sadece beyaz olanları göstermek istiyorum (eheh, zaten bu yüzden bunları sana söylemek yerine buraya yazıyorum), tıpkı diğer sevdiklerim gibi, tamam, bunu yapmakta zorlanıyorum bazen, haklısın, ama asıl içimden geçen, asıl yapmak istediğim bu: tam da buradan başlayarak her yeri daha yaşanılır hale getirmek; insanların gözlerinin içini güldürmek, her tarafa neşeli çocuk sesleri bırakmak, melodilere en çok da neşeyi katmak ya da tüm pencereleri bembeyaz kar manzarasıyla boyamak; heidimtrak. Duyuyorum, duruyorum.

Tecrübe; kimine göre yediğimiz kazıkların bileşkesi, Sago'ya göre kalpte kalan iz, bence geleceği az çok kestirebilmek. Tıpkı hayatımdaki diğer güzellikler gibi sen de iz bırakıp gideceksin hayatımdan biliyorum, ben kalacağım yine, eksik. Masal yine de güzel; ben kaldığım zaman daha güzel, daha uyumlu oluyor heralde bu sahne, dekor misali, ve dediğin gibi her şeyi kafama takıyorum. Sahi be, ben öyle biri olmasaydım eğer, ben ben olmasaydım, sen yine de beni sever miydin? Her sevginin altında bir neden vardır anlaşılsa da anlaşılamasa da, senin açından bakınca görebiliyorum ben; yalnız kaldığımızda ikimiz de benzer kişileriz. İşte, beni benden bu kadar uzun süre saklayabildiğin için bütün prensesliğinle hayatımın unutulmazları arasına girdin sen de.

'Ben kimse için ağlamam' dediğin zaman seni hiçbir şeyin yıkamayacağını zaten biliyordum. Yine de, her şeyin o güzel gönlünden geçtiği gibi olmasını isteyeceğim hep sen şimdi giderken, canım, dostum, kardeşim, yaşama sevincim, hayatımın bu zor dönemlerinde yaslanıp mavi gökyüzünü seyrettiğim küçük ama kocaman çınarım...

Hem sen benim dışarıdan bu kadar küçük göründüğüme de bakma, ben kendime müdahale edebildiğim kadar 'ben'im ya, insanları kalabalık görünce çok öncelerde kalbimin sınırlarını yok etmiştim zaten.

8 Haziran 2008 Pazar

bu görüntüler oluşurken biz kazara burada mı bulunduk?

Hayat, bu köpeğin uyurkenki gülümsemesi kadar sevimli olabilecekken, neden böyle şeyler yapıyor, 'kim yenmiş kaderi duayla' diye sorarken Şebnem Ferah, ben bilmiyorum, 'keşke böyle olmasaydı' diyebilmek dışında hiçbir şey yapamıyorum.

Bazen de tüm kelimeler manasını yitiriyor: O an.

Çokça aranmış ve arasıra bulunmuş yaşam içinde sadece bir an değiliz değil mi, umarım, sadece bir an'dan ibaret değilizdir...

1 Mayıs 2008 Perşembe

herkes farklı herkes eşit

Canım tog'un nesilden nesile projesini yoğunluğum nedeniyle bırakmak zorunda kalmıştım maalesef, bugün arkadaşımın yerine gitmek durumunda kalınca minik arkadaşlarımı ne kadar özlemiş olduğumu fark ettim. Beni unutmamışlardı; yaramaz ve sevimli 8-B'lileri ben de unutmamıştım elbette:) Giderken 'Abla bidaha gel'lerini duyduğumda gözlerim doldu ve mesleğimden ne istediğime o an karar verdim; kocaman hayalleri olan küçük eller ve her türlü zorluğa rağmen sıcacık, umutla gülümseyen gözler:

-Okulunuzun manzarası da çok güzelmiş..
+Beş senedir buradayız abla, biz bıktık artık:)

'Bıktık' derken bile gördüğüm en güzel gülümsemelerden biri vardı güzeller güzeli yüzünde..

"Ormana gittim, çünkü bilinçli yaşamak istiyordum, hayatı tatmak ve yaşamın iliğini özümsemek istiyordum, yaşam dolu olmayan her şeyi bozguna uğratmak, ve ölüm geldiğinde aslında hiç yaşamamış olduğumu fark etmemek için."
Henry David Thoreau

Şu an, yorgunluktan dökülürken, hissettiğim huzuru hissedemeyenler için bu küçük meleklerden diliyorum:

14 Mart 2008 Cuma

önce elimdekileri bitirmeliyim

Hayat, pasta ve sonu olmayan her şey de, nereye kadar bu döngü?

Hayatım boyunca o kadar çok şeyi yarım (hatta bazılarını çeyrek) bıraktım ki, artık hayatıma yeni bir şeyler katmaya çekiniyor, arkadaşım 'Yazın dans kursuna gidelim' derken bile deli gibi düşünüyorum: "evet hayır hayır evet olabilir olmayabilir belki evet huhh hayır yapamam yapabilirim yok vazgeçerim biliyorum bilmiyorum ki??"

Pasta yaparken daha da çok düşündüm bunları; 'Keşke hayat pasta yapmak gibi olsa' dedim un'a. O zaman ben malzemeleri bulur, bir bardak şekere bir bardak unu katar gibi karıştırır, biraz süt falan ekleyip orta derece sıcaklıktaki fırına sürerdim. Piştiğinde elimde bir 'sonuç' olurdu, bir şeyler yaptım diyebilirdim.. Sonra okulu bitirip diplomalı pastacı olmak istedim ki hayali bile yarım kaldı..

Geriye bakınca yer yer 'büyük boşluklar'lı bir hayat görüyor insan hal böyle iken, ya da kendi eliyle sildiği(ni sandığı) bazı şeyleri aslında silemeden yarım bıraktığını anlıyor; tozsuz tebeşir icat olmamışken silinen karatahta gibi bir resimle karşılaşıyor yahut; denenmiş 'en azından'. Elbette ara ara bir yeni çikolata bitirilebilinmiş, bir yeni sayfa yazılabilinmiş, bir yeni otobüsten inilebilinmiş.

Yeni etkinlik? seçim, sil.

Şuursuzun yanına dengesizi de eklemeliyim belki, ama kesin olan tek şey; 'hep güzel, hep iyi olsun istedim' idi tablo genel hatlarıyla şöyle bir döngü iken;

ctrl+n, ctrl+x, ctrl+v, ctrl+z, ctrl+x, ctrl+v, ctrl+s, x, v, s, z, s vs vs..

format c:

y

İşte ben bu yüzden, hayatımı kısım kısım 'yok, olmadı bunlar' diyerek silmeye çalıştığım için, bırak kaldığım yere geri dönmeyi, çoğu zaman yeniden başlamayı da hatırlayamıyorum.

26 Şubat 2008 Salı

elektrik hayat çizgileri

Hani hep derslerde deriz ya, 'Hocam bu öğrendiklerimiz ne işimize yarayacak ki..' diye..

İşte yine böyle düşüncelerle beynimde verileri ilişkilendirme çalışmaları yaptığım bir fizik dersinde ulaştığım sonuçlar (bu ne be, bilimsel araştırma yapmış gibi, eheh, karizmatik dursun:p):

-Yük fazlalığı bulunduğunda alan çizleri "+" yükten çıkıp "-" yüklerde veya sonsuzda son bulmalıdır.*

*yani deyor ki, mutlu olduğun zamanların sonunda ya mutlak bir hüzne ulaşırsın ya da mutluluktan sürünürsün, mutlak gerçek ve diğer tüm yalanlar.

-Bir "+" yükten ayrılan veya "-" bir yüke ulaşan alan çizgilerinin sayısı yük miktarıyla orantılıdır.**

**şair burada şuna seslenmiş; standart bir insanın yaşadığı mutluluk-mutsuzluk da standart dozajlarda seyreder. Standartların dışında bir insan ya aşırı duyarlılık göstererek, ya da (zamanın yıpratıcı etkisi de göz önüne alınırsa) aşırı duyarsızlaşarak mutluluk-mutsuzluk duygularını yaşar. Bireyin tercih hakkı ise standart-standart dışı ayrımında yatar.

-İki alan çizgisi birbirini kesmez.***

***Favorim. Mutluluk paylaşılmaz, dolayısıyla mutsuzluk da bundan nasibini alır. Yani yalnızsın canım insan, bunu aksiyom olarak kabul et sen. Yalnızlığın paylaşılmayacağını da biliyorsun. İki alan çizgisi bütün engelleri aşabileceğine, bir noktada kesişebileceğine inanır çoğu zaman, inandırır kendini.. Ancak tıpkı fizik kuralları gibi hayatın da katı ve reddedilemez kuralları vardır; yalnız öleceksin, tıpkı yalnız geldiğin gibi..

10 Şubat 2008 Pazar

o'nun müziği*

Sinema ile çok ilgili biri değilim, başlığı görüpte bir an "V for Vendetta" hakkında teknik bilgiler verebileceğimi, süper yorumlar, eleştiriler yapabileceğimi düşündüysen üzgünüm, ama bence yine de işe yarar bir şeyler var bu yazıda.

Filmi izlememişsen devamını okumayıp, filmi tadını kaçırmadan önce izlemeni tavsiye ederim.

..."V"...

Öncelikle belirtmeliyim ki, V'nin konuşmalarını çıkarırsak filmden iki günde üç kere izleyecek kadar etkilenmezdim. V, fikirleri ve sözcükleriyle felsefenin vücuda gelmiş hali adeta. Mesela; "Özür dilemem anlamsız mı olur?" diye soran birine "Asla." diye yanıt verebilmesi... Düz adam buna "Pöff, şimdi bunu söylemen neyi değiştirir ki" der.

Gerçek olanlar; düz adamlar, düz kadınlar ve bunlarla beraber her şeyi kafasına takan bir kademe daha evrilememiş tutunamayanlar. Sıradan olmadığını, olamayacağını, farklı olduğunu iddia edenler... Ama üzgünüm yalnızca kitaplarda, filmlerde var böyleleri; güzel ve savunmasız, sürekli öğrenen esas kız; karizmatik ve bilgi küpü, sürekli öğreten esas oğlan.. İnsan elinden çıkan bir öyküyse 'Tanrı zar atmaz' ve bir yerde ikisinin yolları mutlaka kesişir, teoride kalanlar pratiğe dönüşür ve artık insanlık iki kişiyle kurtarılmıştır.

Fakat acı gerçeği biliyorsun canım okuyucum; burası Hollywood değil. Senin öykünde böyle bir şey olmayacak, ne kendini ne de insanlığı kurtaramayacaksın.

Neyse, filmin ilk başlarında Evey ile V'nin ilk konuşmaları yok mu, onlar nasıl cevaplardır, hakikaten de maskeli birine 'Sen kimsin?' diye sormak nasıl bir çelişkidir:

"-Sen kimsin?
-Kim mi? 'Ne' sorusunun vücut bulmuş halinden başka bir şey değilim ve ne olduğumun cevabı da 'maske takan bir adamım'
-Bunu görebiliyorum..
-Tabii ki görüyorsun. Gözlem güçlerini sorgulamıyorum. Yalnızca maskeli birine kimsin sen diye sormanın çelişmesine dikkat çekiyorum."

Bir süre çoğu V ile başlayan sözcükten oluşmuş şiir gibi bir konuşmanın ardından;

"-Sözün özü şunu ifade etmek isterim ki sizinle tanışmak büyük bir onur ve beni çağırabileceğiniz isim V.
-Sen deli falan mısın?
-Eminim öyle diyeceklerdir.. Fakat ben kiminle konuştuğumu öğrenebilir miyim?
-Adım Evey.
-Evey. E-vey elbette.
-Ne demek bu?
-Demek oluyor ki; Tanrı gibi ben de zar atmam ve rastlantılara inanmam"

Ya da bir şeyleri değiştirebilecek bir fikir, yerinde saymaktan ötesi:

"Bu maskenin altında etten daha fazlası var, bu maskenin altında bir fikir var bay Creedy, ve fikirler kurşun geçirmez."

V'nin en sevdiği film ise uzun süre etkisinde kaldığım, sanırım bugüne kadar birine hediye ettiğim en güzel kitabın sinemaya uyarlaması: "Monte Kristo Kontu". Edmond Dantes'in intikam öyküsü.. Kendimi olayın akışına kaptırınca, belki de yapmamam gereken bir şeyi yaparak, bağışlamak dururken intikam alana hak verdiğim öykü... Çünkü her "etki" karşılığında bir "tepki" doğurur diyor benzer öyküler; birileri çıkacak yani, birileri çıkacak ve tüm bu olanların hesabını soracak. Sadece umabilirim, çünkü ben de korkularımı henüz kaybetmedim.

Ve son, esas kız artık öğrenmesi gerekenleri yaşayarak öğrenmiştir, O'nu anlar, O'na hak verir:

"Bu ülkenin şu anda bir binadan daha fazlasına ihtiyacı var, umuda.."

..."V"...

Umut; bu sözcük sadece komik geliyor artık bana, parçalamak istedikçe her yerimi saran zehirli bir sarmaşık gibi.

Yani bu kadar sözcüğün özü, en kibar tabirle, hayal dünyasında yaşıyor bazı hayalperestler.

*Çaykovski'nin 1812'inci uvertürü

20 Ocak 2008 Pazar

kan beyninden vücuduna yayılırken...

"Ben bir silah alıp savaşmaya başlayacağım, eğer bana uğrunda savaşmaya değer bir şey gösterebilirsen."
(A rush of blood to the head-Coldplay)

Böyle buyurmuşken Coldplay'in solisti Chris Martin; sen bu dünyada devam etmelisin canım okuyucu, devam etmeliyiz, uğrunda savaşmaya değer bir şey olmasa da, varlığın varlığımı sorgulamasa da. Boşluklardan zıpladığın yer yine başka bir boşluksa, anlamsızlıkların arasında elinde değer yargılarınla sadece kaybı buluyorsan, değer yargılarının henüz körelmediğine şükrederek belki de.

Elbet bir anlam katılacaktır varlığına. Çünkü uğruna savaşmaya değer çok şey var, olmalı, belki gözlerin göremediği. Değer katılacak, anlam katılacak, zaman soruların cevabını verecek, bir gün bu gri haller bitecek. Beyaza ulaşamasan da renklerin gri tonlarının dışında da değerleri olacak. Umudun bittiği yeri defalarca görmedin mi? Daha kötü ne olabilir dediğin anlar olmadı mı? Sonra yeniden ayağa kalktığında hepsi geçmedi mi...

Görev adamı olmak, kendini bir şeylere adamak... Belki yanlış bir meslek seçtim, belki olmamam gerektiği gibi oluyorum ve olmamam gereken yerdeyim; sisteme en fazla uyum sağlamanın gerektiği yerde; kaldırımdan yürümeliyim, emniyet kemerimi takmalıyım; şehir içinde 50, şehir dışında 90, önüme geleni sonradan sorulduğunda papağan gibi tekrarlamak için ezberleyip beynimi kullanmamam gereken yerde, melodilerin alternatif olmamasının daha iyi olacağı, o etekle bu kazağın uyacağı ve altına da o ayakkabı, çocuklara fazla iyi davranmanın uygun kaçmayacağı ve iyi niyetimi suistimal etmeyin bile diyemeyeceğin bu yüzden...

Nasıl bir şeydir bilir misin o çocukların hepsine sarılmak isterken, içinden 'bu ders sizi bir şey yapmayacak, tıpkı beni bir şey yapmadığı gibi, ama dinlemeniz gerekiyor tıpkı benim diğerlerini dinlediğim gibi' derken, gözlerindeki bıkkınlığı, sıkıldıklarını görmezden gelerek, çoğunun evde sevilmediklerini önemsenmediklerini hissederek, onlara 'ders' anlatmak?

Hiç bir çocuk gelip size üvey annesinin onu öz çocuklarından nasıl ayırdığını, onu erken saatte uyumak istemediği halde nasıl uyumaya zorladığını anlattı mı? 'Şükürler olsun ben böyle yaşamadım' diyerek buna üzülmek yerine kendi hayatımın tadını mı çıkarmalıyım?
Ben bu çocukları nasıl bağırarak, kızarak disiplin altına alayım; sevginin ne olduğunu bilemeden, önemsenmeyi hissedemeden büyüyecek çocuklar ilerde nasıl bir dünya oluşturabilir, peki geleceğin bu dünyadan ne farkı olabilir...

Bu yazıya başladığımdan beri ben ne çok değiştim, nasıl bir devinim içerisindeyim... Unutmaya çalıştıklarımı nasıl da düşündüğümü fark ettim, belki de benim için uğrunda savaşılması gerekenler onlardır, benim hayatımı değiştiren bir öğretmenim olmadı, belki ben birkaç hayatı değiştirebilecek bir öğretmen olabilirim, umarım bunu yapabilirim, çünkü ancak o zaman ben de kendi savaşımı kazanabilirim...

16 Ocak 2008 Çarşamba

chop suey!

Trajikomik okul hikayemizden bikaç parça da ben anlatayım canım okuyucu, biz artık gülüyoruz bunlara, buyur sen de gül;

otobüste:

Canım arkadaşlarla yine bir sınav sonrası muhabbetinin sonlarına doğru;

-Ya o hesap makinesinin sınavı ne zamandı?

Bahsi geçen ders (yarın finali olan:S) nümerik analizdir, ancak sınavı esnasında hesap makinesiyle cebelleşerek 'sağ işaret parmağı ucu kası' yapan pek çok arkadaş tanıyorum, ben iki parmakla kullanmak gibi bi yöntem geliştirdim, on parmak olmadan dersi vereceğiz inşallah bakalım..

nümerik vizesi hatırlanır:

-Sıfırla bir arasında 550 diye kök (0 ile 1 arasında bildiğin 550 sayısı) çıktı yav, halen anlamadım nasıl olduğunu...

Canım benim üzülme, oluyor öyle, ben kendimden biliyorum:)


Fizik finali sonrasında:

solar: Ya ben d uzaklığını negatif sayı buldum, bir de her iki tarafın kökünü almam gerekti, kök içinde negatif sayı oluyordu; karmaşık sayı olarak mı yazsaydım acaba bilemedim, sildim sonra...

(gülüşmeler ve canım arkadaşın desteği)

arkidiş: Olsun ben de zamanı negatif buldum, bıraktım öyle...

Bütün bunları bir yana itiverince otobüs şoförüne "bi öğrenci alır mısınız?" demek ne kadar da anlaşılabilir bir ifade oluyor. Keşke hayat -mesela ekmeği sofraya götürmek gibi- hep bu kadar basit ve karmaşasız olsa, yemek yerine kafayı yemek zorunda kalmasak, saçmalamasak, kendimizi anlatamamaktan canımız çıkmasa..

Tercih şansım olsaydı eğer; anlatarak anlaşılacağım bir dünya istemezdim, cidden bak.

Neyse yine "sığınmak; şarkılara sığınmak bir ömür boyu" diyerek kendime ve yoldaşlarıma Pink Floyd'dan "Brain damage" adlı şarkıyı armağan ediyorum:P

"and if the cloud bursts, thunder in your ear, you shout and no one seems to hear, and if the band you're in starts playing different tunes, i'll see you on the dark side of the moon.."

Bir şafaktan bir şafağaaa, ehem, pardon, yanlış oldu sanırım:))

4 Ocak 2008 Cuma

analiz

'Hayat devam ediyor' kadar yalın durumu anlayamıyorum. Bana 'o' patlamanın mantığını öğretebilecek bir ders var mı...

"analiz ettim kimler arkasında kinler
ve inlerin karanlığında güneşi kim bekler
ve geride kalan o dünler kime gülümser?
kime iyimser? kime kötümser?
yarının bugünden çıkarı ne?

ve analiz ettim her duada gerçeğin bir payını buldum
kudretinde puslu kişilik ayıpları
ve düşene tekme atan o insan kayıpları,
çıkara dayalı pahalı zamanın harcanışı
bugünün yarından çıkarı ne?"

(Sagopa Kajmer-Analiz)