13 Haziran 2017 Salı

gravity: hayaller & gerçekler

yani böyle günlüg, başını minibüs camına dayarsın. hani minibüs ani fren yaptığında hafif bir "tık" eder kafa. kafan olduğuna şükredersin.

hani böyle günlüg, gerilere gidersin...

coldplay'i ilk dinlemeye başladığın yıllara. tuhaf bir "nickname" ile dünya coldplay forumlarında "fink" atarken. keşfedersin. yeni yeni şarkılarını.

"yellow" değil tabii, ya da "clocks" veya "in my place"... tamam daha başlangıç seviyesinde dinleyici olabilirsin ama yani neticede bi "the scientist coldplaycisi" de değilsindir.

yahu günlüg, işte öyle o örneklemde gezerken denk gelip böyle de şarkı olur mu demiştim 'gravity'i dinleyince. 

sanki yer çekimi bir anlığına kayboluyordu bu şarkının ilerlerinde bir yerlerde. boşlukta salınıyordum ama öyle huzurlu...

işte o an'a gelmiştim. dolmuşta.

yani şehirden değil, ülkeden de değil, dünyadan kopmuştum. galaksiler arası seyahatte.

bir an.

dolmuşçu abi, "çevre garajıydı di mi hanfendi?" dedi sonra...

25 Şubat 2017 Cumartesi

veyki veyki

sevgili letonyalılar,

son zamanlarda gözlemlediğim çok yanlış bi dürüm var ki her fark ettiğimde ister istemez "radiohead ile coldplay kıyaslanır mı lan" demekten kendimi alamıyorum.

ben de az çok şunların farkındayım, radiohead karekökse coldplay onun karesi, radiohead ateşse coldplay su veya radiohead yağmurlu günse coldplay üzerine açan güneş filan. ama bence yine de çok öyle lay lay lom yellow ovv hayat ne güzel eller havayalık bir durum da yok. yani görüyorsun dünyayı az çok. ha bu sürekli ızdırap çek 7/24 kid a dinle demek değil. yine de şunu belirtmek benim vicdanımın borcu. yıllar sonra tekrar kullanmaya başladığım mp3 çalarda da fark ettim ki içine attığım coldplay sayısı x iken radiohead sayısı 8x. yani öyle bi oran. yaş ilerledikçe insan yemişim coldplay'i deyip radiohead'in kıymetini daha iyi anlıyor. kulaklarım ne kadarını hak  ediyor bilemem ama yeni albümünü de dinlerken içimdeki cadıyı yakıp ellerinden öpüyorum tom york amca.

bence daha iyisini sen bile yapamazsın.

elveda ve ay şekilli havuz için teşekkürler.

23 Ekim 2016 Pazar

orclar, hobbitler ve elfler

"esas trajedi buydu. bir adamın kötü olmaya cesaret etmesi değil, milyonlarca insanın iyi olmaya cesaret edememesiydi. "

-john fowles/ büyücü
 ........................................................spoiler.......................................................
onlarca yıldır kendimizi kandırıyoruz. artık hiçbirimiz iyi değiliz. aramızdaki husumetin sebebi siyasi fikir ayrılıkları günlük bıdıbıdılar ya da birbirimizi çekememezlik filan değil. esas gözden kaçırdığımız, çok net bir şey.

artık çok azımız iyi.

büyük bir kısmımız kötü.

savaş da, bu ikisi arasında: iyiler ve kötüler.

bu çok normal geliyor bana. esas garip olan şey, halen içimizdeki kötüleri aklama çabamız. biz misafirperveriz, biz duygusalız, biz şöyle vefalıyız, biz şöyle birbirimize bağlıyız, akraba severiz, komşu severiz, biz biz biz...

biz ancak ikiyüzlüyüz.

arkasından dünyanın lafını saydırdığımız insanın gider çayını içer, yüzüne gülümseriz. sırf yalnız kalmamak için. sırf işimiz düştüğünde kapısını çalabilelim diye. biz borç ister, sonra da ödememek için türlü taklalar atarız. biz daha az çalışmak için işi hep başkalarının üzerine yıkarız. sesini çıkarmayan iyi insanları "enayi" diye yaftalarız. arkasından güleriz. biz çok kurnazız. telefonda insanları dolandırmaktan zerre çekinmeyiz. buna şahit olanlar da kötülüğü yapanı değil, gözü açık davranamayan saf ve temiz insanları suçlar. biz iki üç yaşında kızlara, el kadar bebeklere bakıp şehvani duygular besleyebilecek kadar insanlıktan nasiplenememişleriz. hatta yaptığımız vahşiliği "ne yapayım kadınlara gidecek param yoktu" diye savunacak kadar utanmaz arlanmazız, ama haşaa, hepimiz müslümanız. parkta el ele dolaşan gençlere dünyayı dar ederiz. mini etek giyen kadına dünyanın arsızlığını yapmayı kendimize hak görürüz. kızlarla erkeklerin yan yana okuması, birbirinin sesini duyması, birbirine dokunması bizce dünyanın en kötü yanı. biz her gün gözümüzün önünde yitip giden gencecik canlara artık okuyacak iki üç saniyemizi bile ayıramayız. trafikte saniye sabretmez, insanlara saygısızlık yapar, her türlü kul hakkı yer ama hiçbir cumayı kaçırmayız. başkasının emeğini çalıp bir yerlere gelmeyi doğal karşılayacak kadar utanmaz, oruç tutmayana dayak atacak kadar dindarız çok şükür. tembelliği, sorumsuzluğu yüceltip, çalışmayı sorumluluk sahibi olmayı yerin dibine geçirenleriz. çocuklarımızı doğurup doğurup ellerine bir parça ekmek yanında da tablet telefon verip susturanlarız. sonra "çocuğum niye böyle oldu" diye gidip öğretmenlerine hesap soranlarız. biz çalışmadan geçirdiğimiz dakikaları yanımıza kar sayanlarız. kitap okuyan entel danteldir, resmi gazeteye inanmayanlar başımızın tacıdır. her türlü kötülüğü bilgelikten, her türlü iyiliği cehaletten bekleyenleriz.

biz az çok böyle olduk.

bu kadar kötülüğü cehennem bile kusar atar.
........................................................spoiler.......................................................

bu distopik film fragmanının ardından gündelik iyilik dolu yaşamlarımıza devam edebiliriz.

kelebekler, çiçekler falan filan feşmekan.

5 Ağustos 2016 Cuma

yaş 30 iken one more cup of coffee artık huzurlu imiş

kafa karşıklığı olmasın diye hep küçük harflerle yazıyorum günlüg'üme. yaş otuz olunca malum, sadeleşmeye ihtiyaç duyuyor insan.

saçmasapan başlığımda da belirttiğim gibi, yaş otuz iken ergenlikte "hüzünlü" olan şarkılar bu yaşta "huzurlu" kademesine terfi ediyor. yanında kahve opsiyonel.

bir oyun olsam, 30'umda "save" alır, allah'a iyi bir kul olmayı başarana kadar defalarca o yaştan tekrar başlardım. çünkü önceliklerini biliyor ve insanları artık tanımış oluyorsun, kendini tanımış oluyorsun. "ne kendine, ne de bir başkasına haddinden fazla anlam yükleme" öğüdü artık geçerliliğini kazanmış oluyor. kendine "doğadaki herhangi bir zerreden daha değerli olmadığının farkındayım" diyorsun, e diğer insanların daa... aaa, yooo, aile başka. aile farklı. sana her şeyini verenlere, her nazını kaprisini "ama beni anlamıyooosunuzz" deliliğini çekip, kızılcık şerbeti içip, halen üzümlü güllü ramazan şerbeti içmişçesine gülümseyenlere başka... onlar başka. bu yaştan sonra da onların kıymetini bilmezse, zaten gözüme gözükmesin bu kendini "alice" zannedip hayal dünyasından hayat dünyasına ışınlanan hatun.

ailenin kıymeti bil!

işte üç beş, ne biriktirdiysen atıyorsun değerlerini bilmek için kalbine. değerli. diğerleriyle ilişkiler daha resmi. öyle de olması gerekiyor. çünkü anlaşamadığın her insan, daha çok taviz demek hayatından. iyisini kötüsünü demiyorum. kötü de olsan, iyi de olsan, çok zorlamamak lazım. herkes kendi halkasında ne biriktirdiyse işte. etkiliyorsun. yaptığın iş, birçok insanı etkiliyor. ne yapıyorsan "aferin" için değil, etkilediklerin için yapıyorsun. vakti değerli harca. çalışırken gerçekten bir etki bırak. bir fark yarat bulunduğun yerde. temizlik yaptıysan, bırak görenler sen söylemeden anlasın aradaki farkı ve bunun övgüsünü insandan değil, allah'tan dile.

işini düzgün yap!

doğa çok güzel, sen de gelsene. elinden geldiği kadar daha çok doğayla, daha az insanla vakit geçir. doğaya çıkamıyorsan, birkaç saat yalnız kal. düşün. insan kalabalığı düşünmeyi engeller. kalabalıklardan, doğaya... yere yediğini içtiğini atanı şikayet ettin bu yaşında dek. bu yaştan sonra o çöpü oradan alıp çöp kutusuna at. madem insan değişmiyor, sen tavrını değiştir. soluduğun oksijen, içtiğin su o güzel ağaçlar, kuşlar, kurbağalar, sivrisinekler, orman, göl tabiat olmazsa olmaz.

doğayı sev, insandan koru! :)

mutluluğunu ve huzurunu bir başkasına değil, kendine bağla. gücün kendinden gelsin. aha bak o enerji, nlp, evrene gönder gelsin saçmalıklarından bahsetmiyorum da, ama bak, yani gerçekten sen kendine yetmiyorsan başkasından hayır bekleme. kendinle huzurlu ve mutlu olamıyorsan bir başkasıyla zaten olamazsın. konunun muhatabı %80 kendinse, %20 başkaları. sen kendini başka hiç kimseye ihtiyaç duymadan tedavi edebiliyorsan başkalarına yardımın olur hatta.

kendine yet!

coldplay bozmuş, radiohead hiç değişmemiş. pet shop boys love etc.'de kalmış, halen leonard cohen çok huzurluymuş, hotel california da neredeymiş deme. müzik dinle. net.

müzik dinle!

hiçbir açıklamaya ihtiyaç duymadan... yapamayacağını çok iyi bildiğin bir şeyi başkasının hatrına yapma. evet diyebildiğin kadar "hayır" demeyi de bil. bugün eziyet olmazsa, yarın eziyet olur. o gün, ne sen, ne de hatrına bi şeyler yaptıkların mutlu olabilir.

"hayır" diyebil!

ne olursa olsun, içini nefret değil, bırak af ve sevgi doldursun. bunu kendin için yap, başka türlü zaten sen de huzurlu olamazsın.

"affetmeyi esas al. iyiyi ve güzeli emret, cahillerden yüz çevir."
(a'raf 199)

oku!
düşün!
yaz!

oku!

21 Şubat 2016 Pazar

her şey güzel olacak

zaten öyle olması gerekiyordu şimdiye. yani öyle umut ediyor-du insan içten içe. ben bir güzellik göremiyorum halen. nereye baksam, aynı. bildiğin. ezberlediğin. aklında tuttuğun aynılık. üstüne bir de hesap vermeler eklendi sadece. kendime. ona. buna. şuna. bir de ötekine.

herkese.

sanki kötü olan ne varsa, sen de onun bir parçasıymışsın gibi. sanki her şeyi, ısrarla yanlış yapıyormuş gibi.

kusursuz çemberin üzerinde dolanıp, merkeze bir türlü gelemiyorum. her ne varsa orada, söylenince geri dönülemez gibime geliyor. zaten merkezden köprü yok bu çizgiye.

kelimeler bazen çok tehlikelidir albayım. bazıları söylenmeli. kurallı birleşik cümleler kurulmalı istenmese de. bazıları da kurallı da olsa kuralsız da olsa söylenmemeli. susmak da tehlikelidir ve yasaktır buralarda, konuşmak da.

susmadım da konuşmadım da. öylece kurallı birleşik durdum aslında. yalnızlığa dair ne varsa bir kenara koydum bir de. hatalıydım albayım biliyorum. hangimiz değildik ki? yine de en çok hatayı zamanda buldum. aradığım ne varsa, zannettim ki zamanla buldum. sonra bir baktım. aradığım da yokmuş, aradığımı zannediyormuşum meğer.

bütün meğerleri, oysakileri, sankileri, hepsini. bildiğim ne varsa diyorum, bilmediğim ne varsa. bir kutuya koymalı. üstüne kilit kilit vurmalı. denizin ortasına atmalı. batmalı. batmalı.

ancak o zaman, güzel olan her şeye yeniden başlanabilir belki.

15 Ocak 2016 Cuma

samimiyet

iki şeyi net öğrendim.

birincisi, dindar olduğu iddiasında olan birinin samimiyeti somut ibadetlerde değil mal, mülk ve para ile arasındaki ilişkide gizli.

ikincisi vatan sevgisi. o da sözlerde değil, işini -her ne yapıyorsan; bir çocuğu yetiştirmekten sokaktaki kurumuş yaprakları süpürmeye kadar- iyi ve özenli yapmaya gayret göstermende gizli.

geri kalanların çoğu (hepsiye yakını) lafügüzaf.

daha çocukken bir tribünde okumuştum: "sevgi eylem gerektirir" diye.

adamlar haklıymış beyler.

23 Kasım 2015 Pazartesi

kül

Ne desem boş.


Bir ülkede FD varsa bu iyi bişidir; halen albüm yapıyorsa, bu çok çok daha iyi bişidir.

19 Eylül 2015 Cumartesi

kupa vs tek taş

sevmek aslında incecik düşünmektir, evet o filmdeki gibi tıpkı, emektir de. güvendir. belirtisi tek taş değildir, ama porselen bir kupada saklıdır bazen. evrenin sonsuzluğu ve yerküre'nin büyüklüğü düşünüldüğünde varlığı matematiksel olarak sıfır olan bu dünyanın, yine varlığı yok sayılabilecek bir gereci, evet. çay, kahve filan içmeye yarar. bir de evlerde şahitlik yapar yaşananlara.

o'nunki yarım kalmış, içinin yarısı çay dolu içilememiş. muhtemelen geç kalmış. yine uykusuz kalmış o. o benim o'm. kıyamam ki ben o'na..

bir de benimki var karşımda. içi kahve dolu. zaten o çay sever, ben kahve. yine de o benim hatrıma gider kahve alır gelir, ben de akşamları "bi çay koyayım da içelim di mi?" derim. neyse konu dağıldı. kupalardan bahsediyorduk.

üzerinde sevdiğim çizgi film karakterleri var diye, gizli saklı almış, kitap almış gibi yapmış. bir de bana diyor ki "ben sana tek taş almadım, hiç mi aklından geçmedi" diye.. alsa, daha çok çayı yarım kalacak, daha çok çalışacak, daha çok uykusuz kalacak.. sırf ben parmağımda pırıltılı bir taş taşıyıp etrafımdaki insanlara "bir adam beni bu pahalı yüzüğü alacak kadar seviyor" diye hava atayım diye..

bilmiyor ki bana dünyanın en pahalı tek taşının vereceği mutluluktan çok daha fazlasını misliyle vermiş, veriyor zaten.

bilmiyor ki önceden ne çok "keşke" dediysem, şimdi o kadar "iyi ki" diyorum sayesinde..

27 Mayıs 2015 Çarşamba

hu hu

halen kimse var mı? neyse ki şifresini unutmamışım. aslında olmaması daha iyi. bi yazıp rahatlayıp çıkıcam sadece. anlatmak istediklerim devamlı yanlış anlaşılıyorsa, başka da çare kalmıyor. söyleyip rahatlayıp bir kenara çekilicem sadece. orhan gencebay sevmeyenleri ben de kınıyorum. şu hayatta, her şeye takılabilecek kadar uzun yaşamıyoruz neticede. bak konuşma konuşma düşünmeden konuşma diyor. düşünmeden konuşuyorum şimdi.yani bence, en azından burada, bu byteların arasında o kadarcığına hakkım vardır. ben halen orhan gencebay'ı seviyorum. var mı? var. aslında yok. yani takıl işte kafana göre. nasılsa, her durumda sonu aynı. anlamsızlık. böyle bi gariplik bişiler bişiler...

halen kimse var mı? yok mu? süper. devam ediyorum o zaman saçmalamaya. ben bence çok yanlış bi insanım. yani aslında her şey doğru da, ben çok yanlış gittim. çok yanlış bişiye dönüştüm. her şey süper. yani oksijen, su, insanlar, hayvanlar, bitkiler her şey işte. ben çok yanlış durdum. zaten kamburum da çıkmaya başladı. sanki bütün dünyayı omuzlarıma yüklemişler de... halbuki gerçek anlamda hiç acı çekmedim. en sevdiklerimi daha kaybetmedim. işte o zaman dibini görünce, aklım başıma gelecek diye tahmin ediyorum. çok korkuyorum. çok korkuyorum. çünkü ben gerçek anlamda hiç yalnız kalmadım. korkuyorum. söylemiş miydim? çok korkuyorum. bu kalbinin kırılması gibi bişi değil. acını koyacak bir kalp bir ruh kalmaması. boşluk. bütün boşluklara sığdırılamaz bir boşluk. "ben bu hayatta hiç acı çekmemişim" dedirtecek bir boşluktur, diye tahmin ediyorum.

ne güzel günler de yaşadık değil mi? zamanı ardında bıraktığın zaman hep güzellikler hatırlanıyor. ya da mesela, sevdiklerinden ayrılınca, hep onları üzdüğün kırdığın zamanları evirip çevirip pişmanlık duruyorsun varlığından. ben böyle olacağını biliyordum. bilmek de işe yaramıyor bazen işte. ne bazeni be... çoğu zaman. neredeyse her zaman. uff... o kadar çok şeyi hiç bilmemek isterdim ki... yani halen insanları olabildiğince masum bilsem mesela, ne süper olurdu. yaşadıkça tanıyorsun ama. hayret hayret hayret kere hayret edebiliyorsun bir süre. sonra o da geçiyor. kanıksıyorsun. nasıl bir cümle kurdum hayret. kendini tehlikeli oyunlar'ın "hikmet" karakterini layık buluyorken, "oğlum hikmet" demeye başlıyorsun sonra. tamam albayım, gerektiğinde haddimizi de biliriz. affet.

dinlediğimiz şarkıyı link verip, yazıya fon yapsak mı?

gerek yok. neredeyse kimse kalmadı.

neyse ki...

kimse kalmadı.

16 Kasım 2013 Cumartesi

dönmek

"Uzun zaman oldu yazmayalı" gibi klasik bir başlangıcı hak etmiyor burası, ama öyle bi dünya ki işte, her zaman hak ettiğini bulamıyorsun günlüg. Gereğinden fazla hassas bir blog oldun her zaman. Sahibine çekmiş tabii.

Paldır küldür gireyim konuya:

Birmilyonbilmemkaçıncıkafakarışıklığıarefesi. Düğüm mü, çözüm mü bilemedim ki.

İnsan neden bazı bazı hayatı inatla kendine zehir eder bilmiyorum. Yazmalı mı her zaman? Yetenek varsa yazmalı. Yoksa da yazmalı. İlla yetenek mi lazım yazmaya? Yalnız kaldıkça yazmalı.

Sahi ya, yalnızlık. Şu sıralar bahsetmem gereken en son şey. Teoride. Pratikte öyle değil ama. O kadar yalnız ki insan, bu kadar olur ancak. En yakınım dediğin ne varsa, o kadar uzak ki aslında. Sago'nun şarkısındaki gibi yakın-uzak. O kadar kendine has, o kadar yanıltıcı ikinci bakışta. İlk bakış: o her şeyin mükemmele yakın göründüğü an. Sanki dünyalar kadar önemliymişsin gibi, sanki o an, orada, bir tek sen varmışsın gibi.

Ah o kadar yalnız ki insan. Bu kadar olur ancak. Gözler şişecek. Sonra tek gerçeği göreceksin. Yeterince inançlıysan o da.

O kadar önemli olamadım ki hiç. İnsan inatla yine de bir masala ait olmak istiyor. Tamam, pamuk prenses değil ama Külkedisi belki; biraz zorlarsan o sevimli cücelerden biri. Masalın en gereksiz kahramanı ya da. Mesela kırmızı elma.

Hayat o kadar karmaşık bir şey mi? Biz mi karıştırıyoruz ki? Ne kadar yanlış anlatıyoruz, anlıyoruz? Bazıları için her şey çok kolay; geri kalanlar için de her şey çok zor.

Tamamen güvenmek mesela; sevgin, özlemin kadar, yalnızlığını da emanet edebilmek.

Sustukça çoğalacak kelimelerim biliyorum. Onları kendimden başkasına emanet edemiyorum. O kadar kendime dönük ki harflerim. Beynimden çıktığı gibi kalbim yutuveriyor sanki, ya da herkesinkinden daha farklı bi mekanizma var içimde. Duyguları harflere, kelimeleri duygulara dönüştüren.

Sadece bir kişi anlasın istiyorum. İnatla. Onca yıllık görünmez insan ömrümde, bir kişi görebilsin ruhumu istiyorum sadece... Ne zaman risk alıp kendimi tamamen savunmasız bıraksam, kalkanlarımı indirmenin acısını çektim oysa. Delilik bu! Suçlu aramadan. Bir tek suçlu. Bilindik. Tanıdık. Kan akışını damarlarını tutarak hissettiğim...

Bu kadar kendine dönük olmak suç mu? Samimiyetin nerede?

Neyse ki her şey bazen toz pembe.