5 Aralık 2017 Salı

odadan odaya sabırla

bazen şey diyorum günlüg, yani her ne kadar dibine kadar klişe de olsa; 'zaman ne çabuk geçiyor be'!

mesela chris cornell daha hayattaydı. ben kilometrelerce yol gidip okula varıyordum. ya böyle bi acayip hissediyordum. sanki dünyanın tüm yükü omuzlarımdaydı. garip. hasta değilsin, aç değilsin, açıkta değilsin ama içinde garip bi hüzün. işte, 'like a stone' dinleyip bulutları bişilere benzetecek kadar. adam daha hayatta, dikkatini çekerim. şarkı iç parçalayıcı. "ılooooooonnnn" diye böğürürken chris amca, yüzünde küçük emrah bakışları; "biri beni n'olur anlasın ama mümkünse fersah fersah uzağımdan anlasın" saçmalığı da cebimde, kampüsün kaldırımlarını köpeklerle paylaşıyordum:

"merhaba, siz de benim kadar yalnız mısınız?"

odadan odaya geçiyordum şarkıdaki gibi. bir kaya gibi durarak her kapı eşiğinde, sayfalarda kayboluyordum (o zamanlar da 'dahi anlamında de'yi bitişik yazanlara gıcığım tabii). bi farklılık hissediyordum.

yani insan sevmemek değil de, sevmek de değil.

ben daha çok oğuz atay seviyordum mesela. gelsin bana "oğlum hikmet bu oyun bizi üzmedi mi?" desin istiyordum arka planda feridun düzağaç çalarken. biri beni anlasın istiyordum ama oturup konuşmadan öyle.

tim burton vardı sonra. sevmiştim kara kalem çalışmalarını. mumya köpekler, garip yüzlü örümcekler, makas ellerle yarım kalmış tüm o masal kahramanları doldurdu dört bir yanımı.

bakalım kahramanımız hangi pencereden gizemli ormanın derinliklerini seyredecek?

tüm bu kafa karmaşıklığını ardımda bıraktım. galiba büyüdüm. chris cornell artık yaşamıyor. o kadar büyüdüm.

bence iyi de ettim. büyümek o kafa karışıklıklarının tümünden daha güzel bir şey.

halen insanlarla kurallı ayrışık mesafelerim var, olacak o kadar da.

Hiç yorum yok: