22 Kasım 2010 Pazartesi

bir paket kabartma tozu

Bulamadım valla. KPSS'den sonra tekrar ev hanımı moduna geçtiğim için denenmemiş tariflere sarıyorum yine. Düğmeli kurabiye yapacaktım ama maalesef evde 20 paket vanilyaya karşın 0 paket kabartma tozu var. Hiç yok yani.

Ev hanımı modunun yan etkilerinden biri de haliyle "şimdi kim kalkıp gidecek markete" oluyor. Üşeniyorum kalkıp markete kadar gitmeye. Pöffff.

Sabah kahvaltı yaparken "Deli kız" diye bir film izledim Kanaltürk'te. Başrollerinde Perihan Savaş'la Mesut Engin oynuyordu, bildiğin fakir kız zengin oğlan hikayesi ama çalan şarkılar çok güzeldi. 75'lerden hep. İnsanı gençliğine götürüyor ahahahaha, gel gel çiçekler hep soldu, gel gel okullara akıllı tahta gönderip öğretmen göndermiyorlar, gel gel bir paket kabartma tozum bile yok, gel gel birinin bu bardağı mutfağa götürüp yıkaması gerekiyor, gel gel çamaşırlar ayarlanacak ütü yemek filan var daha ohooovv....

18 Kasım 2010 Perşembe

uyandırır seni gecenin ortasında

Bazen diyorum ki bi şey olsa, Hotel California'nın notalarını birleştiren huzur, benim de damarlarıma sirayet etse. Bir şeylerin aklımda asılı kalmasından, belirsizlikten nefret ediyorum; belirsizlikten kurtulamıyorum. Çünkü bu defa aklımda asılı kalan şeyler kontrolümde değil, yok edemiyorum. Ne olacağını bilmiyorum, insanlar soruyorlar? 'İnan ne olacağını ben de bilmiyorum' diyorum. Karşılıklı 'hayırlısı'lar 'önce sağlık olsun da'lar diyoruz sonra. Aklımın bir ucunda memleketin bir ucu, diğer ucunda yanıbaşım. Bundan on sene sonra nerede nasıl olacağımı bilsem söylemez miydim sanki?

Her nerdeysem, umarım huzurludur. Öyle çok fazla da değil, biraz Hotel California notalarındaki huzurdan.

Yanımda dursa huzur, beni gecenin bir vakti uykumdan uyandırmasa yeter.



3 Kasım 2010 Çarşamba

dahalarım bitmemişken

naber deme öyle,

habire.

bildiğin,

aynı işte;

gördüklerim/bildiklerim/sustuklarım/söylediklerim.

değişir mi hiç insan,

döne döne?

(tüm hakları yanlışlığıma aittir)

31 Ekim 2010 Pazar

bak bir sınav daha geçti

Şaka gibi...

Giydiğiniz montun üzerindeki metallere takılan dedektörler, salonda bas bas "o yasak bu yasak şu zaten yasak küpe yasak yüzük yasak tuvalet yasak kıpraşmak yasak" diye psikoloji bozan sınav görevlileri, mentollü olips şekerler, "al... terini silersin" der gibi ösym peçetesi...

ve bütün bunları "adamlar işi bu sefer sıkı tutuyor canığğm" diye takdir eden halk...

Affedersiniz ama, o sorular "yüzük"le değil, "yüzük kardeşliği" ile çalındı benim bildiğim.

Seneye bence kapılara bir de "safety car" bırakılsın, daha şık durur. Hatta bak soruları bunlar getirsin. Kopya çeken olursa sarı bayraklar kaldırılsın falan. On numara önlemler. İvet...

(Şayet bir senelik, tabiri caizse "eşek" gibi çalışma neticesinde yaptığım doksan üstü netlerle atanamazsam bu benim ayıbım değildir bir de)

ps: başlığın şeysi buydu.

29 Ekim 2010 Cuma

emanetin bekçisiyim

Çocuklarıma en çok senden bahsedeceğim.

Umudum var! Başaramayacaklar. Sefalet içinde, salt bir inançla emperyalizme karşı kazanılan ilk ve tek savaşın haklı gururunu ve getirdiği değerleri o birtakım dış mihraklar ve içerideki güve yandaşları yiyerek bitiremeyecekler.

Çünkü ben çocuklarıma en çok seni anlatacağım, çünkü biliyorum ki seni anladıklarında ülkeleri için neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilecekler, kendi ülkelerinin kaderlerini yine kendi karakterleri, zekaları ve inançlarıyla tayin edecekler.

Umudum var, çünkü 87 yıldır başaramadılar. Bizi senden de, cumhuriyetten de soğutamadılar.

Başaramayacaklar, çünkü çocuklarıma en çok seni anlatacağım ben. Çocuklarım en çok bu bayramı sevecekler. Yıllar sonra göstermiş olduğun hedeflere ulaşıp coşkuyla diyecekler ki; "Bayramın bugün daha da kutlu ve mutlu olsun Büyük Türk Milleti."

(Beni neden bir an önce çocuklarıma kavuşturmak istemediğinizi artık daha iyi anlıyorum.)

25 Ekim 2010 Pazartesi

geleceğe dönüş (ya da dönemeyiş)

Saygıdeğer Frigler,

Bizler, balkanlardan her zaman soğuk hava değil, bazı bazı insan da gelebildiğinin ispatıyız. Matematiksel ispat yöntemlerimiz her ne kadar 2000li yıllarda birtakım kendini bilmezler tarafından reddedilecekse de bilim açısından umutları taze tutmakta fayda görüyorum. Günümüz koşullarında basit koyun hesabı yapabiliyor oluşumuz bile bir çeşit mucize. (Sıfır icat oldu mu bu arada? Lanet. Tarihleri aklımda tutamam ki hiç. Şimdilerde M.Ö 770 olmalı.) Negatif sayıları da sırf bizim için icat ettiler mesela. Tarih şeridinde kabul edilen sıfırın solundayız.

Sağındakiler dünya için pek kayda değer bir şey yapamayacaklar, hatta, kayda değmeyen kötü şeyler yapacaklar. Sonra da bizim ilkelliğimizle alay edecekler. "Bence ben ilkel değilim yaa:/" deseniz bile, korkarım bunun hiçbir anlamı olmayacak. Size sürekli kanıtlardan bahsedecekler. Gözlenebilir, genel geçer ve kabul edilebilir kanıtlardan. Her şeyi kanıtlamanız gerekecek.

Ben bunları rüyamda gördüm tabii. Yoksa nereden bilebileceğim ki allasen? Geleceğe Dönüş diye bir film çıkacak mesela. Sonra çok beğenilince devamını çekecekler. 2015'ten, uçan kaykaylardan, bağcıkları kendiliğinden bağlanan ayakkabılardan vs. bahsedecek bu filmlerden biri. Ortalıkta "Heyy! Marty Marty!!" diye dolaşan çatlak bir profesör olacak. Onu kötü adamlar öldürecek(üzülmeyin adam can yeleği giymiş olacak).

Sonra bir gün önündeki denemeye bir türlü yoğunlaşamayan birinin "Lan... 2010 yılına geldik, beş sene içinde o filmde gördüklerimin hepsi -en azından bir kısmı- gerçeğe dönüşebilmeliydi?!!" diye şaşırmasına asla şahit olamayacağız.

İşte tüm bunlar beni çok hüzünlendiriyor. Yine de o yılları görmek istemezdiniz hiç, emin olun ve milattan önce yedi yüz yetmişlerin tadını çıkarın. Daha akım kapasitörü kola rock'n roll bile icat olmamış ya, düşünsenize, henüz bunlara hazır değiliz.

Hiçbir zaman da olmayacağız, ama çocuklarınız olacak ve tüm bunları çok sevecek.


1 Eylül 2010 Çarşamba

bu ne be

Özellikle referandum ve seçimler yaklaşırken insan daha da bir gitmek istiyor bu ülkeden. Etrafta gördüğüm evet/hayır içerikli tüm afişlerden, bas bas bağıran seçim arabalarından, reklam panolarından (billboard), gazete sayfalarından çok sıkıldım artık. Haberleri açmak istemiyor insan ya. En kavgalı evliliklerde bile insanlar bu kadar geçimsiz olamaz bence. İki dakka bi sakin olun, biz karar verelim ne diyeceğimize.

Referandum iki seçenekli, istediğinizi seçmekte özgürsünüz ama "Hayır" diyenin aklından şüphe ediyorlarmış bir de. Bu bana Türk ailesinin çocuğuna verdiği özgürlüğü(!) hatırlatıyor;

-istediğin mesleği seçebilirsin, ama avukatlık çok rerörö.
-istediğin kişiyle evlenebilirsin, ama bu erkek/kız çok rerörö.
-istediğin gibi dışarı çıkabilirsin, ama eve geç saatte gelirsen rerörö.
...

Bir de yeni bir moda çıktı. "Sanatçılar referanduma ne diyor?" diye. Bana ne kardeşim kim ne diyorsa desin. Hani demokrasilerde gizli oy, açık sayım falandı?