Eski kahverengi şablon yine yamuldu geçenlerde. Sanırım resimleri upload ettiğim adreste bir sorun olmuşmuş. Düzeltmeye üşendiğim için bu hazır şablonu bıraktım ben de.
E-posta adresini yazdığım resmin de boyutu büyük kaçmış biraz.
Onu düzeltmeye de üşendim.
Sıradaki link de kitabın tamamını okumaya üşenip google'a "martin eden kitap özeti" yazacak, buraya gelecek ve hayal kırıklığına uğrayacak liseliler için gelsin:
Öncelikle 19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor bayramımız kutlu ve mutlu olsun:)
Sonralıkla da, ben daha ortaokuldaydım galiba. "Uydu" daha yeni yeni evlere girer olmuştu.
Reklam kanalı vardı bir tane aldığımız uydunun, sürekli uzaya uydu fırlatılışlarını gösteriyordu. Grafikleriydi, geri sayımıydı derken, bir de bu çalışmaları yapan abileri gösterirken arka plana bıraktıkları süper müzikler oluyordu.
Bir tanesi de çocukluğuma damgasını vurmuş "uefalalalala"ydı. Aslında arama çabalarından da vazgeçmiştim, geçenlerde abim "bende var o şarkı" diyene kadar... Şarkının ismini hatırlamayınca arkadaşına telefon açtı (o da telefon melodisi olarak kullanıyormuş). Arkadaşı ismini "the rapsody" olarak söyleyince yine gugıldan bulamadım.
Az önce abim müzik dinlerken random'dan çıkmış şarkı:) Sanki hiç unutamadığın eski bir dostu görmüş gibi sevindim. İsmi "Prince Igor"muş. Rusçaymış.
Sözleri de şöyle:
uletaj na kryl'jach vetra
ty v kraj rodnoj, rodnaja pesnja nasha tuda gde my tebja svobodno peli gde bylo tak privol'no nam s toboju
Evet, pek de bişi anlaşılmıyor. Aşağıda İngilizce alt yazısı var...
Anladığım kadarıyla bunun orijinal bir versiyonu da var, ama bulamadım. Bulabilirsem gugıla "uefalalala" yazıp gelecek 90s gençliği adına güncellerim bu yazıyı.
Bi yerlerden Emel Sayın sesi geliyor sanki:S
Ahanda buldum. Alexander Borodin eseri, yarım kalmış...
Şimdi durup dururken bu hikaye niye aklıma geldi bilmiyorum ama elbet bir nedeni vardır.
Geçen sene okula giderken otobüste bir kızla tartışmıştık. Eee, daha doğrusu o benle tartışmıştı, ben pek bir karşılık verememiştim. Nedeni de ayakta kalan teyzeydi.
Gayet saygılı bir genç olarak dört sene boyu, hiçbir zaman yer vermemezlik etmedim büyüklerime. O gün şeytan dürttü herhalde "bırak yanındaki kız kalksın bu defa da" diye... Şans bu ya, duyarlı bir abla arkamda ayakta duruyormuş ben bunları düşünürken. Hemen laf saymaya başladı. Yanımdaki kız cevap vermeyince, kabak benim başıma patladı haliyle. Neyse işte, olaylar bir süre geliştikten sonra kız hıncını alamadı ki belli belirsiz "geri zekalı" dedi tartışmanın sonunda.
Duydum. Şimdi zannediyorsun ki ben de küfrettim? Yok, onun yerine kıza okula gidene kadar mavi ekran verdirecek şu cümleyi kurdum:
"Bilim adamları bile zeka olgusuna kuşkuyla yaklaşıyorken, siz benim zeka seviyeme nasıl karar verebiliyorsunuz ki?"
Şimdi düşünüyorum da, öyle çok ciddi araştırma yapmaya gerek yokmuş aslında. Kız bakar bakmaz anlamış durumu ne güzel, daha ne tantanasını yapıyorsun?
Her şey gün geçtikçe daha kötüye gidiyor, ve ne yazık ki olan bitene karşı yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Lidyalılar işin bu noktalara varabileceğini tahmin etseydi, bence parayı icat etmezlerdi.
Gerçi başkası bulurdu yine.
Of be günlüg, denize fırlattığın bir deniz yıldızı için çok şey değişmesinin bile hiçbir anlam ifade etmediği bir zamandayız. Hiç değilse daha fazla çocuk doğurmasa insanlar:(
Ne zaman televizyonda görsem takılıyorum Neşeli Günler'e. Her defasında da sanki ilk defa izliyor gibi izliyorum. Halbuki repliklerini bile ezberledim artık:)
-En iyi cilet budur!
-A aa üstüme iyilik sağlık...
-Baba acaba midemde kurt mu var? Kurt bu kadar yemez oğlum, senin midende olsa olsa fil olur.
:)
En güzelini en sona saklamışlar ama;
"Sahi, biz niye ayrıldık?"
"Hatırlamıyor musun, turşu suyu yüzünden..."
Çok uykum geldi, filmin linkini aramaya üşendim şimdi, özlemişseniz siz de, bakarsınız nasılsa:/ İyi geceler günlüg, en iyi turşu suyu limondan olur unutma bu arada...