solar günlüg

we live in a beautiful world... yeah we do... yeah we do!

kurumuş ölen saçlar için

yazan: solar

Bir yağmur yağmalı ki dökülenleri geri çıkartacak.. Öyle böyle değil, acayip dökülüyor saçlarım. Daha önce başıma böyle bişi gelmediği için fena panikledim.

Teyzem 'mevsim değişikliğindendir yaa' dedi ama içim rahat etmedi, 'ben önlemimi alayım da' diye düşünüp garip bi rengi olan şampuan ve bakım kremine(şampuanı dalin gibi kokuyor) bir aylık asgari ücretin dörtte biri kadar para verdim. İlk kullandığımda azalır gibi oldu, 'mevsim de değişcek, tam durcak:)' dedim içimden ama mevsim değişti, ortalığı sel götürüyor, benim saçlar farkında değil. Her elimi attığımda on-onbeş tel saç kalıyor elimde. Hani kurutmak için saçları öne düşürürsün ya, öyle yapınca saçlarımdan etrafı göremiyordum ben, şimdi görebiliyorum, o kadar azaldılar.

Aynaya baktığımda 'en azından saçlarıma şekil verdiğimde bişeye benziyorum yauu' rahatlığını kaybedeceğimi düşününce tedirgin oldum, netten araştırayım dedim. 'Sarımsak sürün' diyen bile olmuş. O koku çıkar mı saçlardan ya, hem saçıma sürmeye kalksam bir kiloya yakın sarımsak temizlemem lazım.. Gerçi o dökülmeden önceydi:( Yumurta, zeytinyağı, bal yazmışlar ama bunları da sürmek hiç gelmiyor içimden.

Arkadaşımla telefonda konuşurken kendisi tecrübelidir bu konularda diye çıtlattım hafiften. 'Ya napsam sence, duracak gibi değil??' dedim, öyle yap, böyle yap diye lafladıktan sonra, 'kafana bişeyi çok takarsan da olabilir, halamda da olmuştu, bi bölge döküldü bidaha da çıkmadı' dedi..

İçim rahatlayacağına daha beter oldum. Şimdi de bakıyorum bi bölge tek mi dökülüyor yoksa tamamı mı diye, aslında ikisi de fena ama birinin geri dönüşü yokmuş. Bence genelde bi dökülme var, altı beyaz saç telimden ikisi duruyor diğerleri gitmiş:) yani, gitmiş:(

Hem kafama her zaman bişeyleri takarım ben, bu zamana kadar kafamda saç kalmaması lazımdı bu mantıkla.. Ne bileyim ya, mümkün değilmiş gibi gözüküyor, bi dermatologa gitsem daha iyi.

Aslında 'alternatif tıp' da olur, etkili bişeyler bilen varsa; portakal çiçeği, kekik suyu, oğul otu, lavanta yağı falan, yoksa her şeyden biraz biraz, kokteyl mi yapsam..

Ha, bir de, Feride vardı Kanal D'de, izledim yakaladığım kadarıyla, içimden İstanbul'da boğaza karşı şarkı söylemek geldi yaa, geçse de gençlik çağımm, boş kalsa da kuucağım, sözümü tutacağımm, adını anmayacağımm, nınınınıııınını nınınınıııınını..

kulpsuz fincanda çay içme adabı

yazan: solar

Filmlerden öğrendiğim bir şey var ki; Çinliler çayı kulpsuz küçük fincanlarda acayip bi şekilde tutarak içiyorlar.

Google'a biraz bakınınca çay içme seremonilerini anlatan şu yazıyı buldum, bir kısmını bırakayım hatta:

"...

- Bu İngiliz tipi çay seremonisi, ritüeliydi; başka neler var?


- İlginç olabilecek iki örnek daha var. Biri Çin'de çayın demlenm
esi ve ritüeli. Diğeri de Japonya. Çin'de ağırlıklı olarak yeşil çay tüketiliyor, çay üstadı denilen, çay konusunda tecrübeli kişilerin rolü büyük. Genelde onun etrafında toplanıyorlar. Kuru çayın üzerine sıcak su dökülüyor, bir, iki dakika bekletildikten sonra bu çok küçük, kulpsuz fincanlara servis yapılıyor. Bu, 'iyi koku çayı' olarak anılıyor. Daha sonra, demlikteki ıslanmış yaprakların üzerine ikinci kez sıcak su dökülüyor. Suyun tabii ki taze, uzun süre kaymamış su olması önemli onlara göre..."
Sonuç: Gelenekler ne kadar saçma olursa olsun, sorgu kabul etmiyorlar.

Ülkeler, medeniyetler, bilmemnerenin başkenti falan en son merak edeceğim şeyler, bu da durup dururken aklıma gelmedi aslında. Anneme hediye gelen küçük kulpsuz fincanlardan birinde kahve içerken düşündüm, Çinli kardeşlerime hak verdim; sağ elin baş+işaret parmağı (çok gerekirse diğer üçlüden birkaçı) kombinasyonuyla parmaklar yanıyor. Doğru tutuş şekli şöyle: baş parmaklar fincanın üst kısmında tutulmak suretiyle diğer parmaklar yapışık bir şekilde fincanı alt kısımdan destekleyecek.

Bizim ince belli bardak olayı akla yatkın ama, bırakılan dudak payı sayesinde içerken tek yanma tehlikesi çayın üzerine dökülmesi oluyor. Üstelik misafirliğe gittiğimiz evlerde sevimli bi ev sahibesi bakışıyla beraber kulplu bardak alternatifi de sunuluyor, ihih.

Aslında, biz de ince belli bardağı öyle tutsaymışız ya, yeni bir işkence çeşidi; acı yok raki, acı yokk!! :p

(emeğe saygı: 1,2)

nice yıllara

yazan: solar

Bugün 24 Eylül, bugün güzel bir gün, bugün çok sevdiğim birinin dünyaya geldiği gün:)

Kucak dolusu bu şarkıdan armağan ediyorum kendisine:

"güneş açmış mı, yağmur düşmüş mü, dön bak dünyaya.."


(emeğe saygı)

sobe: vazgeçtiğim hayaller

yazan: solar

Bünyesinde İzmit'ten nefret eden bir blogger barındırdığı halde(:p) sevdiğim tek blog iki dostun yeri'nin solar günlüg'e ortaladığı topa sol kanadın gerilerinden hızla gelerek yetişmeye çalışacağım kısfmetse.

Bu girişe bakarsan 'Fenerbahçe'de futbolcu olmak isterdim:( PAF takımı da olurdu:(' dememi bekleyeceksin, ama yok, benim de mq gibi yazar olma hayallerim vardı ki sanırım daha çok kitaplarıyla vakit geçiren her insan hayatında bir kerecik de olsa yazar olabilme hayali kurmuştur. Fakat insanların hayallerini sistematik bir şekilde yok eden gerçekliğin karşısında benim kırılgan hayalim don kişotluk bile yapamadan sadece can çekişti kısa bir süreliğine, ardından sizlere ömür. Saflık desen bende de vardı, hatta 'şövalyeler yalan söylemez' diye düşünerek her 'şövalyeyim ben' diyene inanacak kadar, ama mücadeleci ruhum yok pek (tiyatroyu da bu yüzden bıraktım zaten, sesim en arkadakilere kadar gitmiyormuş, çiğ yumurta içmem gerekirmiş, siz için kardeşim bana ne).

Şimdi blogger sağolsun, lafa gelince herkes on dakikalığına da olsa Montaigne olabiliyor. Şaka bir yana sağlam içerikli Türkçe blogların ülkemiz adına çok ciddi bir boşluğu doldurduğunu düşünüyorum; kitap, haftalık dergi okumasak da birinin gerçek hikayesini okuyup yorumlayabiliyor ya da internet üzerinden haberleri okumadığımız günlerde bile gündemin sıkı takipçisi en az birini okuyabiliyoruz. Bu bilgilerin güvenilirliği tartışılabilir ama üzerinde biraz düşünecek normal zeka seviyesinde her insanın iyisini kötüsünden ayırabileceğine inanıyorum ki diğer okuduklarımızın da yüzde yüz doğru olmadığını düşünürsek fazla kafaya takılacak bir şey değil, bu konuda fazlaca faydacı bir yaklaşım güdüyorum:p Yaklaşım demişken, felsefeyle alakalı birçok temel bilgiyi, düşünürleri uzun yıllar zevkle okuduğum şimdilerde kapalı olan bir blogdan öğrendiğimi söyleyebilirim. Adam kitapları okuyup, fikirleri işleyip samimi yorumlar yazıyordu, bir günde bir kitap/bir felsefik akım hakkında fikir edinmek hiç de fena bir şey değil neticede:)

Bu da bitirdiğim elmanın koçanı => )(

Neyse konuyu dağıtmayayım daha çok. Hayallere dönelim tekrar.

Daha öncesinde de 'ne olacaksın?' dediklerinde düşünmeden 'astronot!' diyordum. Liseye kadar sürdü bu hayalim hatta. "Uzay-karanlık-boşluk" üçlüsü hep ilgimi çekiyordu, geceleri aptal aptal gökyüzüne, yıldızlara bakıyordum, ne kadar ufak olduğumu düşünüp büyük olanlara hayranlık duyuyordum. Eş zamanlı, odamın her tarafını yıldız, gezegen, uçan daire vs resimleriyle donatmıştım. Sonra 'Astronomi ve Uzay Bilimleri'nin öss kitapçıklarında barajı aşarak girilebilen şık bir isimden ibaret olduğunu algıladım, 'bir bayan için ideal meslek' öğretmenliğe yöneldim. Yarım gün tatil, 3 ay yaz tatili, geleceğim için pek hayal kurmadan iyi kalpli bir öğretmen bulup evimi çekip çevirmem uygun görüldü zaten, gidişata bakarsak öyle de olacak gibi.

He hee, dee, eee? Beyaz atlı prense inanmıyorum ama bir masal var dayea nadayeya dadaeaouvv daeadaaayee. Daha ayrıntılı bilgi için bakınız ilk kabileler dili ve edebiyatı (bu konuyla da dalga geçtim ya kendime bişi diyemiyorum). Ağlansam daha mı iyiydi bea; 'acımız büyük', 'bu defa güldürmedi', 'son şakasını yaptı'.

Bir hayalim daha vardı, her şeyi bırakıp deniz kenarında bir kulübede balıkçılıkla geçinerek daha basit yaşamak. Şimdi diyorum ki;

"well i deserve nothing more than i get
cos nothing i have is truly mine
"
(güzeller güzeli Dido - Life for rent)

Tespit: "Hayal kurmak iyi bişeydir ama belli bir dozajda gerçekçiliğe de ihtiyaç vardır." Bu dozajı iyi ayarlayan insanlara bizler halk arasında "mutlu" diyoruz, bunun farkına vardığımdan beri ben de daha az düşünen, daha az hayal ve farkındalıkla daha mutlu bir insan olma yolunda ilerliyorum.

Bu bir çelişki midir? Bingo!

Bu defa bireysel oynamıyorum, gole çeviremeyeceğim için topu ceza alanına doğru gönderiyorum: Eğer ofsaytta değilsen bana vazgeçtiğin hayallerinden bahsetsene; (gözyaşlarını tutabilirse) uragan, (eğer beni duyuyorsa) serotonin, (gücü halen yetiyorsa) inflack.

Ya o değil de, ütü masalarına dikiz aynası takılmalı bence, taşıdığın zaman duvara çarpma olasılığını sıfıra yaklaştırmak için..

matematikçinin aşkı

yazan: solar

Mühendisler şarkısını yapmış, matematikçiler de mektubunu yazmış:

Türev tanem, bir tanem...

Bir sigma işareti kadar kıvrak, bir pi sayısı kadar sonsuzsun sevgilim. Sana olan sevgimin limitleri sonsuzluğuna ulaşıyor. Bir bakışın kalbimde matris kadar derin etkiler yapıyor. Kalem gibi kaşların, trigonometri gibi karışık saçların, tebeşir kokusu gibi burnumda tütüyor.

Çarpanlarına ayrılmayan denklemler gibi nazlanma. Senden mektup almak integral almaktan daha zor. Bilinmeyenlerimiz farklı olsa bile polinomlar gibiyiz. Eğer böyle devam ederse seni keşfedilmemiş dizi kuralları ile izleyeceğim.

Seninle bir daire olalım, merkezde ben etrafımda eşit uzaklarda sen. Nereye bakarsam seni göreyim.

Üzüntülerimiz teğet, sevinçlerimiz kiriş olsun. Birbirimize o kadar yakın olalım ki yarı çaplarımızın limiti sıfıra yaklaşsın. Şu anda y=ax^2+bx+c parabolünün iki ayrı kolu isek de bir gün tepe noktasında buluşacağız.

Sana bir sinx eğrisi gibi sürekli, "k" sabiti kadar bağlıyım, hiçbir parantez bizi ayıramaz.

makas eller (edward scissorhands)

yazan: solar

Fena halde Tim Burton'a sarmış durumdayım bu aralar ve dolayısıyla Johnny Depp ve dolayısıyla Danny Elfman.. (geçmişe bakınız, bakınız..)

Özetini falan bir yana bırak şimdi de, ben bu filmi izleyip de 'Edward Scissorhands gerçek olsa hayatımın aşkı olurdu' demeyecek bağğyanlara güler geçerim.. Ee, iddialı oldu biraz ama zaten gerçek değil ki bu mikemmel ötesi karakterler, ha diyeceksin ki sen önce kendine bak, sen filmlerdeki aşık olunası karakterler gibi misin, yok, değilim, zaten ben gerçek olsaydı 'biz ererdik muradımıza siz de çıkardınız kerevete' falan demedim, 'aşık olmak' dedim sadece, aşk zaten bildiğim kadarıyla tek kişilikti (yoksa.. yok ya, olamaz film karakteri lan bu, kendine gel!).

Öyle masum, öyle iyi, öyle, sanki, bakışları, duruşu, bu iyiliğiyle insan olmaya o kadar uzak ki zaten ancak bir film karakteri ya da makas elli kurabiye kalpli bir hayal olabilir bu haliyle..

Tim Burton yine bize bir mesaj veriyor; iyilerin ve farklıların bu dünyada mutlu olamayacağına dair. Kim bu yüzden Edward ile birlikte yaşlan(a)madı. Yine de, bari diyorum ki, filmlerde mutlu olsalar, bununla teselli bulsak. Şimdi ise düşünmeden duramıyorum, Edward Kim olmadan nasıl yaşadı onca yıl, nasıl yaşamaya devam edecek, onsuzluğu nasıl öğrenecek?

Bu öğrenilecek bir şey de değil ki, sadece alışılacak bir durum. Edward Kim'sizliğe alışacak. Buraya yazınca kolay da, O olmak, zor olan bu.. Böhüh, hep böyle olur, üzüldüğüm zamanlarda anlatacaklarımı kopuk kopuk anlatırım, soğan gözlerinizden yaş getirecek kadar acıysa onu ince ince, düzgün kesemezsiniz ki:(

Hadi beni geç, sen neyaptintim, Edward kar yağdırırken ben nasıl gülebileceğim; 'cennet böyle bir yer olmalı' diyebileceğim, beyaz? Boğazım düğümlenmez mi?

...........dikkat! spoiler.......................

Kim'in psikopat sevgilisi Jim hıyarı Edward'ın kilitli kapıları açmak konusundaki hünerini görünce babasının paralarını sakladığı odayı açtırmak için onu kullanmayı akıl eder ve Kim de ilk başlarda itiraz etse de sonradan 'sevgilimle minibüsümüz olsuuağğn' düşüncesiyle Edward'dan bunu isteme gafletinde bulunur. Fakat işler istedikleri gibi gitmez, Edward yakalanır, bu salaklar da onu olduğu gibi bırakıp kaçarlar. Kim de sevgilisi onu zorla götürdüğü için yardım edemez. Polis merkezinde Edward'ın akıl sağlığının yerinde olmadığına kanaat getirilir ve Edward Kim ile sevgilisine dair tek kelime etmemiş halde serbest bırakılır.

Edward ile Kim'in bu olaydan sonraki ilk karşılaşmaları:

..
Kim: Kimin evi olduğunu söylediklerinde kendini çok kötü hissetmiş olmalısın..
Edward: Jim(Kim'in psikopat sevgilisi)'in evi olduğunu biliyordum.
Kim: Biliyor muydun?
Edward: Evet.
Kim: Öyleyse niye yaptın?
Edward: Çünkü sen yapmamı istedin.

İşte burası da sözün bittiği yerdi..

...........dikkat! spoiler.......................

Bu filmden haberim olmadan kar yağışını izlediğim günlere yazık olmuş. Kim bilir daha kaç kere 'neden daha önce değil?' diyeceğim; ya çok geç ya da çok erken kalıyorum zamanda; ben varken kimse olamıyor haliyle. Zamanlama farkıyla hayatı ıskalamak bu olsa gerek.

olur öyle

yazan: solar

Serbest çağrışır ya bazen, saçmasapan olur bazıları da, yazayım dedim..

-Mersin deyince aklıma sivrisinek, ilaçlama arabası ve duman altında kalmış haşlanmış süt mısır gelir..

-Ne zaman ki çimlerin arasında bir açıklık görsem Soccer Kid'in tarlalı bölümünde futbolcu kartlarını toplarken gizli bölmeyi işaret eden çimlerin arasındaki açıklığı hatırlarım, yerin dibine inip oradaki kartı da almak isterim..

-Ne zaman 50 Cent'ten 'candy shop'ı ya da 'just a lil bit'i dinlesem gözümün önüne "acuğnn fiğağda" diyen sarışın, şapkalı, güzel mi güzel ablalar gelir..

-Otobüsten inmek isteyen biri 'müsait bir yerde inecek var' dediğinde aklıma 'mükemmel bir yerde inecek var' gafı gelir, sonra da şoförün 'buyrun, size layık değil ama' cevabı gelir, gülümserim..

-Televizyonda 'vak lili, vak vak lili' reklamını gördüğümde aklıma vaka-i vakvakiye gelir(di)..

-Ne zaman Saydım'ı dinlesem aklıma radyo programcısı Muzo gelir, zamanında 'her yerde çalındığına bakmayın bir süre parlayıp söneceklerden biri' demişti Ogün Sanlısoy için..

-Biri 'çalışmam lazım' dediğinde aklıma 'öğretmen tahtaya hep beni kaldırıyoo' diyen karbeyaz gömlekli Ali ve Ayşe Teyze gelir..

-Göz kararı süt katarken bişeye aklıma hep Nil gelir..

-Tarkan'ın 'Gül döktüm yollarına' şarkısını duyduğumda aklıma pırıltılı koyu yeşil arabamızla tatile giderken yoldan aldığımız yeşil kabuklu fındık ve henüz ayıklanmamış yer fıstığı gelir, her yer fıstığını hatırladığımda da midem bulanır (bu tespitin Angara Yerfıstığı'yla alakası yoktur:p)..

İnsan beyni kadar karmaşık bir başka yapı daha bilmiyorum, üstelik dişi versiyonu daha karışık oluyor bunların..

(anaa dalya yapmışım, 100. yazı:p)

anahtar kelimeler 1.2

yazan: solar

Bilinçli bir blogger olarak (bu ne demek ya) anahtar kelimeleri daha önce de olduğu gibi mercek altına almaya devam edeyim. İlginç olan, arama yapınca hakkında bakmaya üşeneceğiniz kadar çok sayfa çıkan kelimelerin (solar, aşk, snow patrol gibi) neticesinde de buraya yönlenme olabilmesi, tesadüf dedim ben.

Neyse, bakalım güzel yurdum insanı ne yazıp da talihsiz bir şekilde solar günlüg'e uğrama şanssızlığına erişmiş:

"neyaptinsolar"
n'olsun valla uğraşıp duruyoz öyle, sen naaptın ya?

"formula g 2008"
herkes formula 1'i takip edince marjinal gözükeyim dedim. zaten hakkinen'i severdim ben, o zaman cnn türk'teki adam da yoktu, hem raikkonen de üç-beş kuruşa(?) mclaren'ı satınca iyice tadı kaçtı.. neyse, nascar var, bizim için yeni çıktı, bi şans daha ama maymun olarak.

"www.neyaptinsolarblogspot.com"
nedense gözümün önüne klavyedeki tuşları görmek için eğilen, tek parmağıyla harfleri arayan süper bir babaanne geldi (benimki erken veda etti diye bana heralde). canım babaannem, google'a yazasıya "sık kullanılanlar"a ya da "yer imleri"ne ekle torununu okumak istersen, tek tık! süper kolaylık:)

"chris martinin elindeki yazı"
dejavu, mevzu başkaları olunca ne meraklı milletiz ya, en son eşittir işaretiydi elindeki, millet çok merak edince chrisciğim altına açıklama falan mı yazdı acaba:p

"somewhere around nothing"
tam olarak burası değil ama bir yaklaşığı; burada everything in its right place!

"aşk"
hayat, 'bazen senle hiç tanışmamış olmayı diliyorum. çünkü tanışmamış olsaydık, geceleri yatarken dünyada senin gibi biri olduğunu bilmeden uyuyabilirdim..'

"ya beni öldürecek bir şarkı istiyorum yaa"
bildiğim kadarıyla şarkıların böyle bir fonksiyonu yok, ama seni öldürmeyen şarkı güçlü kılar: "a dying wish". selayı duyunca(6:20) ürperip heidi moduna gireceksin zaten, 'aslında o kadar da ölmemi gerektirecek bişi yok ya' diye. al, bu da panzehir, hadiiiyyyyyyyy, koş koş koş!!! :)

"snow patrol"
endamı yeter, gözleri yeter. dinle, kesin dinle, vakit kaybetme dinle, beni dinle; bu grubu kesin dinle, chasing cars'ı dinle, run'ı dinle muhakkak dinle, dinle bak, dinle, hemen dinle, light up! light up!, dinle, dinle ya işte, dinle..

"güzel solar"
evet ya, güzel soluyor bence de.

"is lie bi dish sarkısı"
:)) 'wo bist du' harikası olmasın; ich liebe dich, ich liebe dich nicht, ich liebe dich nicht mehr oder weniger als du, als du mich geliebt hast, als du mich noch geliebt hast.. diye devam eder:)

"akrep istiyorum"
yerinde olsam istemezdim.

"dokuz eylül öğrencileri gülümse videosu"
şurada olacaktı.

"coldplay viva la vida anlamı"
yaşasın hayat!

"cola kcal hesapla"
ohoo çok kalori, bence içmeyin bu mereti mideye zarar.

"time is so short i'm sure there must something more"
ben de onu diyordum işte, 42: 'they're just living in my head'

"senetteki imza kağıdın sol alt köşesinde ise"
ayvayı yedin demektir:p

"solar film"
gerçi güneş enerjisi sistemleri üzerine çalışmayı düşünüyordum ama olsun, zamanla bu da olur, kısfmet:)

"sia breathe me türkçe sözleri"
'..yine kendimi acıttım bugün ve en kötü yanı da suçlayacak kimse yok' bu şarkıyı dinlemek için gerek ve yeter koşul.

"www.neyaptinsolarogspot.com"
blogspotu yakın zamanda satın aldım:p tiz zamanda bütün blogların sonuna solarogspot getirile!

"coldplay solistinin elındekı yazının fotoğrafı"
yurdum gençliğinin en büyük dertlerinden biri de bu olmalı.

Keyifliydi, ama tam da şu an her şey ne kadar zor bana sor, "neyaptinkirac", çekirdeklerimi çıkardın reçel yaptın yaa..

eti ufff

yazan: solar

Dün akşam 'bir insanın başına gelebilecek en talihsiz olaylar listesi'ne bir madde de benim eklememi isteselerdi "eti pufun granüllerini kabından ağzına doğru ivmelendirip çiğnemek üzere bekletirken esen rüzgarla kabın halıya devrilmesi" diye not düşerdim, gelecek nesiller de bunu okuyunca 'ne ahmak insanlar varmış yeaa' falan derdi.

Bu kadar bencil ve umursamaz bir insan olabiliyorum bazen.

Konuyla ilgili olabilecek hatırlayınız:

"Çünkü, benim tek isteğim, sözcüklerle oynamak, hayalimi işletmekti. Yoksa, başkasından bana ne? Hepinizin canı cehenneme!.. Ben huzur istiyorum, huzur! Bunu elde etmek için bütün dünyayı beş paraya değişirim. Bana: 'Güzel bir çay içmek mi istersin, yoksa dünyanın batmasını mı?' diye sorsalar, hemen 'Çay içmek!' diye bağırırım. Bunu biliyor muydun? Ha? Ben alçağın, onursuzun, bencilin, tembelin biriyim."

Kelimelerine aşina olanlar yanılmayacak, bu sert adam Dostoyevski.

Misal, bana da deseler 'Kakaolu bir eti puf yemek mi istersin yoksa dünyanın batmasını mı?' uzun süre düşünüp 'Eti, ufff...' derim ben, kararsız bir bünyeyim çünkü.

Bana böyle sorularla gelmesinler mümkünse, ve de böyle şarkılarla, unuttum lan ben.

puf kırıntıları
yaklaştırsana çabuk çabuk kendini bana
bu bitene kadar, diğerini cebine sakla, kat zulana.

yalan söyleme, bak kabının içine, bitmiş olamaz..
yokla ceplerini, puf kırıntıları kalmış olmalı biraz??


puf kırıntısıyla doymaktansa

tek başıma aç kalırım bu hayatta

paylaşacak bir eti puf artık yoksa
bir androidle bir solar arasında


aaaaağğğğğğ aaağğğğaaaaaaa

formula g ve hidromobil 2008

yazan: solar

Formula G de ne? Sene 2004, Tübitak başta güneş (solar:) olmak üzere temiz enerji kaynaklarını (güneş, rüzgar, hidrojen, dalga vs.) gündeme getirmek adına bir yarışma düzenlediğini duyurmuştu Bilim ve Teknik Dergisi'nde. Uzaktan bakıp "E güzel" demiştim ben ama abim bir ekip kurup katılmaya karar verdi. Proje henüz hayal aşamasındayken, ekibi kurarken, daha sonra da ekiptekilerle ne kadar emek harcadıklarını hiç kimse tahmin bile edemez. Üstelik bir firmaya gidip Sakarya Üniversitesi demekle ODTÜ demek arasındaki fark projenin bütçesini ciddi miktarda etkiliyordu. Abartmıyorum, Saguar ekibi zar zor iki üç sponsor bulup bu yüzbin dolarlık arabayı onbin dolardan daha aza mal etmişlerdi. Şimdilerde başarıyı gören firmalar onlara sponsorluk için teklif götürüyor, nereden nereye:)

Yarış esnasında yanımda konuşan adamlara bakarsan da sanayi bölgesi ya üniversite çok para ayırıyor-muş, ondan başarılılar-muş.. Dışarıdan bakınca her şey ne kadar toz pembe değil mi:)(ironi)Pisttekiler çadırda falan da kalmıyorlar zaten, inanır mısın, geceleri Tübitak hepsini toparlayıp limuzinlerle Hilton'a götürüyor, maksat teknoloji gelişsin.(/ironi)

Neyse, güneş arabalarının çalışma mantığı kabaca şöyle; arabaların üst yüzeylerine konulan paneller güneş enerjisini topluyor, bundan üretilen elektrik pillerin içinde depolanıyor, araba da motoruna aktarılan elektrik enerjisiyle yol alıyor, yine bu enerji sayesinde durabiliyor. İşte bu çalışma prensibi sayesinde hem doğaya zarar vermeyen hem de tükenmeyen bir enerjiyle yürüyen, hiç gürültüsü olmayan bir trafiğin hayalini kurabiliyor insan.

Gelelim yarışa; bu sene 'Formula G 2008' olarak İzmir Pınarbaşı Pisti'ndeydi. Yarışta arabanın ağırlığı ne kadar az ve aerodinamik yapısı ne kadar iyi ise o kadar avantajlısın, bu da daha kaliteli güneş panelleri, daha fazla sponsor desteği/para gereksinimi demek, ya da pilotunuzu hafiflemesi için sıkı bir diyete sokabilirsiniz:) Mesela bir amca da başka bir ekibin pilotunun 38 kilo olduğunu duyunca oğluna "Sizin pilotunuz ağır oğlum, diğerleri ses çıkarmıyor ama sizin araba ııınnn hınnn diye geçiyor" dedi:)

Ben hep diyorum, eğer bir ekip oraya yürür vaziyette bir araba getirebilmişse dünyayı değiştirmek için elinden geleni yapmış ve bu yarışı kazanmıştır, ama işin formalitesine bakarsak, gönül bağım olan üçüncü takım: İTÜ GAE ekibi İTÜRA ile birinci oldu. SAITEM ekibinin SAGUAR'ının tekerine yine çivi battı ama sanırım daha büyük mekanik problemler neticesinde altıncılıkla bitirdi yarışı, ayrıca tasarım ödülüne layık görüldü Saguar X7.

Gelelim benim pek sevgili okulum Kocaeli Üniversitesi'nin Türk Mekatronik Takımı'na; geçen sene MPPT yandığı için yarışa erken veda etmek zorunda kalan Gayret 3'ün devamı Gayret 4, bu sene de gayretliydi ama yine olmadı, kısfmet artık n'apalım, bir dahaki sefere artık:) Galiba sunucu Gayret Gemisi'ni bilmediği için arabamızın ismine 'arabesk' yakıştırması yaptı, kınıyorum buradan kendisini, çıt çıt çıt.... Gerçi okulda Gayret'ten haberi olan ekip dışında çok az kişi var, bunu düşünürsek durum çok da garip değil. Ceryan Ekibi'nin Körfez Yıldızı ise önceki senelerde en fazla yerli katkı ödülünü almıştı.

Güneş arabalarının yarışından sonra bakmaya kıyamayacağınız şekerlikte hidrojen arabalarının yarışı 'Hidromobil 2008' vardı. Bu araçlar da gereken enerjiyi hidrojenden elde edip atık olarak bildiğimiz 'su'yu bırakıyorlar doğaya. Espri mi gerçek mi bilmiyorum ama geçen senelerde birinden duymuştum yarış esnasında 'Egzoza bardağı daya çıkan suyu iç, o kadar temiz' demişti bu arabalar için.

Bu sene de geçen seneki gibi en şeker araba seçimimi Sakarya Üniversitesi'nden yana yaptım, ekip SAITEM değil ama SETT, ismi de Hidrosett2.

Bu güzellik de SAHIMO. Basın pek bahsetmemiş olsa da SAHIMO Fransa'da düzenlenen Shell Eco Marathon'da sessiz sedasız Avrupa üçüncülüğü elde ederek bizleri gururlandırdı. Bu yüzden ağır abilik yapıp yarışmaya katılmadı, oturduğu yerden çaylakları izledi:)

Sakarya Üniversitesi Saitem ile İTÜ Arıba ekibi burada kanıtladı kendilerini, bence artık yurtdışına açılmalılar ki sanırım Saitem 2009'da Avustralya'da düzenlenecek World Solar Challenge yarışmasına katılacak.

Ne güzel şeyler değil mi, ama insan bu alternatiflerin hayatımıza daha fazla girememesini düşününce kahroluyor ya.. Keşke birilerinin fosil yakıt kullanılmasından çıkarı olmasa da daha fazla kaynak, ilgi ve insan gücüyle gelecek nesillere daha temiz bir dünya bırakabilsek ama n'aparsın, 'ovv beybi beybi itiz e vayld vörld'..

güzel izmir

yazan: solar

Yorumları geç yayınladığım için özür dilerim, bu kadar sorumsuz bir blogger değilim aslında:) İzmir'deydim birkaç günlüğüne, dur bak anlatacağım çok şey var hatta.

İzmir.. 'Marmaris'e giderken yanından geçtiğimiz güzel gibi gözüken şehir' dışında bir tanım daha var artık kafamda: 'güzel ve iyi hissettiren rahat şehir'. Konak'ta konakladık iki gün. 'Çok acayip ya', 'Ne tuhaf ya' diyip durdum içimden gidene kadar. Dışarıda çalan şarkılarda 'çünkü ben üzgünüm' lafı geçmesine rağmen amaeaeann eller havaya moduna giriyor insan. Hatta bir ara kendimi 'hadi hadi hadi hadiiiiyyy' diye şarkıcıya eşlik ederken buldum.

Akşam yemeğinden sonra da Öğretmen Evi'nin zemin katında düğün vardı bir bakayım dedim balkondan, burada da düğünler aynı mı diye.. Normalde hani gelinler bir kenarda boynunu büker ya, bu düğünün gelini kendini ortaya atmış Serdar Ortaç şarkısıyla hem zıplıyor hem de milleti zıplatıyordu 'hadi oturmaya mı geldik' dercesine, damadın da ondan aşağı kalır yanı yoktu, herkes mutluydu. Bence böyle yürekten olmalı olacaksa, o zaman düğünlerden bu kadar nefret etmezdim heralde. Gündelik hayat da dahil olmak üzere 'hanfendi-beyfendi' olmak için davranışlarımızı ne çok sınırladığımızı fark ettim o an.

'Güzel kızlar' teorisine gelirsek, ben bunu 'güzel insanlar' olarak genişletmek istiyorum. Yedisinden yetmişine, herkes güler yüzlü, herkes güzel İzmir'de. Hatta ben de bunların etkisiyle ikinci gün kendimi daha güzel hissetmeye başladım:) Havasından suyundan falan denilebilir ama bulunduğumuz yerlerin de insanlara verdiği bir enerji olduğuna inanırım ben. İzmir pozitif enerji barındırıyor bünyesinde, bu yüzden yaşattığı her canlı da bundan nasibini alıyor.

Taksici hemfikir değildi ama, trafiğinden dert yandı. Bu açıdan haklıydı da, trafik o kadar karışık ki arabayı otoparktan kıpırdatmadık dolaşmaya çıkarken, Öğretmen Evi'ni ararken etrafında daireler çizip durduğumuzu fark ettikten sonra cesaret edemedik:)

Normalde İstanbul'u bu yüzden sevmem ben: Kalabalık, trafik, gürültü vs. İzmir'e gönlüm neden torpil geçiyor anlayamadım. 'İzmi' nin bir mucizesi heralde, sonuna t getirsen benim şımarık kentimde simit, r getirsen onların güzel kentinde gevrek oluyor; martılarıysa aynı güzellikte:) İkisi de mavi gözlü, biri huzurlu diğeri neşeli..

Kordon boyu'nu boydan boya yürüdük. Zafer bayramında top atışı yapılıyordu, birkaç tanesine bile zor dayanırken bunların yağmur gibi yağdığı zamanları düşünmek ürpertiyor insanı.

Fuarı dolaşırken de aklımda "neden enternasyonel yazmışlar kapıya, niye uluslararası değil" sorusu dönüp dolaşıyordu, ta ki şu sevimli vosvosları görene kadar. Biriyle fotoğraf çektirdim o araba daha güzeldi, beyaz üzerine rengarenk süslemeler yapmışlar acayip sevimli olmuş.

Kısacası; gezdim, gördüm, sevdim:) Bir sonraki yazımda da İzmir'e gitme sebebim Formula G ve Hidromobil yarışlarını anlatayım tam olsun.

*Fonda sand in my shoes çalıyordu;)