yazan: solar
Bir cumartesi öğleni(bak baaak, hem de final döneminde) solar yine uyanır, ekmek alır, kahvaltıda uzun uzun düşünür ve sonuca varır:
(aaa ne tuhaf, bazen ben de sonuca varabiliyorum demek)
- Ben tekvandoya başlıycam sınavlardan sonra.
+ :)
-Kendime kedi alıcam, beyaz, ama onu yanımdan ayırmıycam hiç.
+ :)
-Ders çalışayım en iyisi ben..
+ :)
-Aslında ben, sadece, neyse, tamam.
İnsanlar benimle yaşamayı çoktan öğrenmiş, adaptasyon dedikleri bu olsa gerek.
Halen lafla peynir gemisi yürütmeye çalışıyorum, ehik, ceviz getireyim yersin? Bulutsuzluk Özlemi dinler misin? Dinle bence, hiç bi kere hayat bayram olmadı ki, ya da delirdik, her nefes alışımız bayramdı..
Şimdiiiğğğ.
*Boşver boşver, bu yazıya yorum yazmak için klavyeni tüketme, kapadım zaten.
**Başlık umbrella'nın(vanilla sky yorumu tabii ki de) nakarat kısmı ya da bir kısmından uyarlandı işte, üf, hem onu boşver, Sözlerimi geri alamam daha iyi.
20:54 itibariyle düzeltme:
Zifiri'nin illa ki yorumu:
-diyalog arı filmindeki anne-baba barry diyaloğuna benzemiş. (:
Solar'ın illa ki cevabı:
-cevab veremedi.
yazan: solar
Bu yazı daha evvel Yapay Zeka ve E.T. adlı filmleri izlemeyenlerin "Filmin bütün heyecanı kaçtı ki şimdi" demesine neden olabilir.
Steven Spielberg deyince, aklımda pek hoş anılar canlanmıyor benim.
Birinci nedeni ahanda bu filmdir; Artificial Intelligence.
Yapay zeka ile tasarlanmış, insanoğlu olmayan David'in, Pinokyo'nun öyküsünden esinlenerek mavi periye hiç bıkmadan "Lütfen beni gerçek çocuk yap.." diye sayıklaması esnasındaki hissiyat; bir bilimkurgu filminde daha ağlamanın huzuruna ermiştim açıkçası. Bilimkurgu, evet.
İkinci nedeni de, az önce biten E.T. (The Extra-Terrestrial).
Yahu, biz bunun Badi versiyonunu yapmışız zamanında, bir yılda bir filmin ne kadar yol kat edebileceğini göstermişiz cümle aleme(bağlantıdaki yorumlara dikkatinizi çekerim), ama ben Badi'yi uzaylı olarak değil de bataklık canavarı olarak algıladığım için eğlenceli gelmişti bana film(n'apayım, ben az anliyor(buradan asıl üzüldüğüm noktanın yerküreye ait olmayan bir canlının eziyet çekmesi olduğu sonucu çıkarılabilir ama öyle değil, beynim uyku moduna geçti sanırım)). Bu film dururken ne gerek var şimdi,
-Come..
+Stay..*
diyalogu ile gecemizi mahvetmeye di mi? Hele de, Elliott'ın E.T.'ye daha önce söylediği "You must be dead, because I don't know how to feel. I can't feel anything anymore.**" repliğini henüz içime sindirebilmişken, ee, e.t. canlandı sonra orası ayrı.. Demek ki neymiş, ölse bile hissedemiyorum falan demeyecekmişsin. Adam(?) sonunda aklına işaret ederekten diyor zaten; "I'll be right here.***" diye.
Bilimkurguda da duygu olur muymuş demeyin, izlerken ağlayanlarla da dalga geçmeyin, rica edicem, yok yani, televizyon başındayken de 'yok ağlamıyorum, gözüme bişi kaçtı' diyemiyorsun ki..
Küçük bir çocuk , Steven Spielberg ve bilimkurgu üçlemesini insan hayatından biraz uzak tutmak lazım demek.
*-Gel.. +Kal..
**Ölmüş olmalısın, çünkü nasıl hissetmem gerektiğini bilmiyorum. Artık hiçbir şey hissedemiyorum.
***Burada olacağım.
yazan: solar
otobüsteyim.
şikayet edebilmem için plakası yazılı tam karşımda.
adam sıkılmış gibi hayattan.
adamın geleceğinden endişe ettiği kaç çocuğu var kimbilir.
yine de nazar boncukları ve 'allah korusun' koruyacak bu otobüsü.
şoför iki adım ötede indirmedi diye amca isyanlarda.
halen konuşuyor.
şoför iki adım öteye gitti bir daha durdu.
saatte ortalama bilmem kaç km hızla geçiyorken arabalar.
yolun ortasında durdu.
kimse memnun değil halen.
birbirimize hiç tahammülümüz kalmamış artık.
neredeyse kavga edecekler.
plaka tam karşımda.
41 in tersinden gelir 14.
sago'da 14 demek yakın ve uzak demek.
burası misal ülkesi, masal misali bizler hayal kafilesi.
herkesin tek hakkı var solar.
anlayacaksın.
şikayet edebilmem için plakası tam karşımda.
şikayet etmem kimseyi, kimseye.
çünkü burası masal ülkesi.
ama ben otobüsteyim.
biraz daha bakarsam içeridekilere durağı kaçıracağım.
durağı gözlerimde saklayacağım.
gözlerimi kapayacağım.
anlayacaksın.
zaten önceki teoremlerde bu husus isbat edilmiş idi.
powered by özdemir asaf.
sponsored by sago.
by by analiz.
yazan: solar
Bunlardan çok vardı eskiden televizyonlarda haftasonları, şimdi eskisi kadar yayınlamıyorlar sanırım, ama az evvel denk geldim birine..
Diyetisyenler ısrarla 'yapmayın, çok yersiniz haa, cıss' deseler de evde kimse olmadığında yemeğimi televizyonun karşısında yiyorum ben, ne yani, 'yalnızım be yazık bana, ühühühüh' diye düşüneyim de psikolojim bozulsun daha mı iyi..
Yalnız ne izleyeceğini seçme aşamasında dikkatli olmak lazım, sinir bozucu bişeyler olunca hırsla yemek yiyebiliyor insan, sağlığa zararlı olanı bu.
Neyse, ben çok fena Mor ve Ötesi hayranıydım, çok geçmiş değil, Gül kendine diye bir albümleri vardı, tanışmamız öyle oldu, -ki kendisi halen elimdeki albümler arasında baştan sona zevkle dinlediğim sayılı yerli albümlerdendir- kartonetinde yazılı şu cümleyle gençlik heyecanımı harmanlayıp 'olay budur be!' demiştim; "Bu albüm dünyanın gidişatından endişe duyanlara adanmıştır..."
Bana yani:p O zamanlar hissettiklerim; farklıyım, duyarlıyım, anarşi dolaşıyor damarlarımda, gücüm de var, değişime inanıyorum, sadece bir ivme gerekiyor, falan filan. Sonra Şehir, Bırak zaman aksın, Yaz albümlerini de almıştım, neyse ki Ankara'daydım da eski albümlerini bulmakta zorlanmamıştım (Kızılay'da kayboldum orası ayrı). Diğer güzel yanı da bu abiler ben oradayken konsere de geldiler, kaçırır mıyım, gittim tabii, yalnız kahretsin ki kapıda grubun solisti Harun'u gördüm, arkadaşın tabiriyle 'şişe dibi gözlükleriyle', 'E okumuş adam tabii, haliyle..' diyip geçtim, halen hayrandım. Biraz da erken gitmiştik, en öndeydik, tam Harun'un karşısında duracaktım. Durdum da, ancak hayranlık grafiğimde hızlanarak azalan bir düşüş gerçekleşiyordu; şarkıları söylerken ağlayacak gibi bir ifade oluşuyordu Harun'un yüzünde, böyle boyun damarları patlayacakmış gibi, arada sırada da yarabbi şükür, ayyy, iyvreençç, evet.
Konser bittiğinde sıkılmıştım bu gruptan. Tıpkı şimdilerde şarkıları winamp'ın inisiyatifine bırakamamaktan, replikleri hatırlamamak için beynimi oyalamaktan, neşeyle yürüdüğüm yollardan koşar adımlarla kaçarken arkama bakmamak için gözlerimi sımsıkı kapatmaktan, kulaklarımı tıkamaktan, kelimelere takılıp paldır küldür yuvarlanırken, yanımdakilerin beni bir yandan kollarımdan tutup kaldırmalarından, diğer yandan da çekiştirip durmalarından sıkıldığım gibi.
Şimdiii, bunlar aklına nasıl geldi dersen; aynı surat ifadesini az evvel klipte yine gördüm solistte, 'deli' yi söylüyor, (klip de linkin park- somewhere i belong'un klibini çağrıştırdı bana nedense), ses tellerindeki acıyı hissettim yine. Eskisi kadar hayran değilim ama bir zamanlar hücrelerimi peşinden sürükleyen bu gruptan, klip olarak uyan, şarkı olarak da the faithful lover, gül kendine, daha mutlu olamam, re, cambaz, 23, beyaz gibi şarkılar yapmış bu gruptan, daha iyisini beklemeye hakkım vardır diye düşünüyorum.
Aslında düşünüyordum, dört numarayı dinleyinceye kadar. Bizim üzerine hayal inşa etmeye kıyamadığımız 'mucize'yi başlık diye alıyor, şarkı yapıyorsun ama, mucize mucize olalı böyle zulüm görmemiştir heralde.. Opera da değil ya, neyse.
Affet Harun abi, hata ettim. Beşinci olmandan geçtim, bu listede olman bile büyük handikap. Öncesinde fd de var mıydı acaba, bak, içime dert oldu şimdi..
Neyse Nil dinleyeyim biraz, bunlar bana ekstıra larç, ekstıra larç. Bir de okul bitince integralin adını dahi duymak istemiyorum canım günlüg, yemem ben artık bunları.
yazan: solar
Cuma gününden beri şenlik vardı okulda, bugün bitiyor çok şükür, çok şükür diyorum, artık ben de bittim çünkü:) Son gün olan bugün Nilüfer Hanımefendi için beklemeye takatim kalmadığından dolayı erkenden eve geldim hatta, yaşlandı artık solar:p Arkadaşlara 'siz beni bırakın devam edin' tadında bir konuşma yaptıktan sonra bu seneki şenlik sezonunu kapattım:) Seneye de görebilirsek ne ala..
En eğlenceli gün Şebnem Ferah'ı dinlediğim gün olabilirdi, şayet şu yandaki fotoğrafta gördüğünüz tek kanadı kapanmış uçan nesneye binmemiş olsa idim:) Laf aramızda(vöh be lafın arası mı kaldı artık), o kanadın kapanmasının tek sorumlusu benim, ağırdı ne yapayım kontrol edemedim:p Muhtemelen göremeyeceksiniz ama, bir yandan manzarayı izliyor, bir yandan da kanadı kontrol etmeye çalışıyordum. İki işi aynı anda yapamıyorum demek ben:)
Şimdi aklıma geldi, iyi ki düşmemişiz yahu..
Uçmanın sonrasında Okan Karacan'ı gördüm, o kadar sevimli biri ki, insanın içinden yanağından bir makas almak geliyor valla:)
Bugün de darbuka çalmayı öğrendim biraz, dum dum teketek dum teketek kadar:) 'Arkadaşlar hazır mıyız?' dan sonra '6 8'lik mi hocam?' diyebilirim artık:p
Ama ama, bütün bunlar bir yana, Fizik Hocam'ın bana olips verdiği an yok mu, sanırım o esnada yüzbin fite çıktım:)
Finaller geliyor bea, endıfaynılkantdovnn, dırırırım dırırıtrırım...
*Başlık Gülen Gözler'den.
yazan: solar
"cuma günleri valiz hazırlamak gibi.."
Şimdi nasıl bulaştı Pinhani hayatıma bilmiyorum, ama dalgalandığım günlerde durulmam için yetişti sanki.
Dedim ya, şarkılardan hayat felsefesi bulacak kadar basit.
"..pazar günleri elimdeki balık gibi.."
Arkada bu melodiler çalarken aynı cümleleri bilmem kaçıncı kez okuyup, kitabı tekrar kitaplıktan alıp yastığımın altına bıraktım. 'Acil durumda camı kırınız' gibi bir şey bazı kitaplar benim için. Yine okunup sevinmek için bekliyor ama sözcükleri dikkatle seçemiyorum bu defa, savurgan bir oda arkadaşı gibiyim Dostoyevski'ye zihnimin karışıklığında; cüret edip tutunabildiğim sayfaları var bana yine de, nakarat günlerin sonunu ne kadar güzel tasvir edebilmiş kelimeleri de;
"..kalabalığın arasında, herkes gibi evine doğru yürümektedir ama her nedense, buruşmuş gibi gözüken solgun yüzünde hayatından hoşnut, tuhaf bir ifade vardır. Bakır kırmızı güneşin, soğuk Petersburg ufuklarında yavaş yavaş batışını tatlı bir keyifle seyreder. Aslında seyreder demek yalan olur. Çünkü etrafında olup bitenlerden yarı haberdar, sağına soluna bakamayacak kadar yorgun veya kafasında bin türlü düşünce içinde dalgın bir adam gibi önündeki manzaraya anlamını çözemediği bir şaşkınlık içerisinde bakakalır. Hoşnuttur, çünkü ertesi güne kadar, istemeye istemeye yaptığı can sıkıcı işinden uzaklaşmıştır. Adeta akşam okuldan fırlayıp, evde oynayacağı oyunları, yapacağı muziplikleri düşünen ve bu sevinçle kabına sığmayan afacan bir çocuk gibidir. Ona şöyle bir baktığınızda, bu akşam saatinde sevincin, bu coşkunluğun onun hassas hayal yeteneğini harekete geçirip uyandırdığını göreceksiniz. Şimdi o derin düşüncelerinin içine dalmıştır.. "
(Dostoyevski/Beyaz Geceler/sf:26-27)
Bu kitabı da lüzumsuz kullananlar cezalandırılır; hayalperestlik büyüsüyle:)
Dedim ya; düşüncelerini anlatamayacak kadar karışık.
Bir cumartesidir başladı ama,
"..hiçbir cumartesi günüm bi türlü yetmedi.."
*başlık ve o diğer tırnak içindekiler Pinhani'nin "Haftanın sonu" adlı şarkısından çalıntı.